Cumartesi, Aralık 27, 2008

Afrika'da Açlık

Afrika'da Kronik Açlığın Temel Sebepleri

Yazan: Osman Atalay
Düşünce Gündem, Sayı: 47, 2008


Afrika, 1980’li yıllarda kıtada yaşanan büyük kuraklık ve buna bağlı sebeplerden kaynaklanan toplu ölümlerle dünya kamuoyunun gündeminde yer almaya başladı. Bu yıllardan sonra da dönem dönem -bazen yoğun bir şekilde- kıtadaki kuraklık, açlık, bulaşıcı hastalıklara bağlı ölümlerle ilgili yayınlanan istatistikler, dünya kamuoyunda düzenli olarak yer buluyor. Kıtaya dair yayınlanan bu istatistiki veriler ile buradaki insani durumun her yıl daha da kötüye giden bir grafik izlediğine tanıklık ediyoruz.

BM, Dünya Bankası, IMF gibi kurumlar Afrika’ya yönelik yardım projelerini, programlarını ve Afrika’yı ıslah etme çalışmalarını ortalama üç ila dört yılda bir Afrika’da ya da Batı ülkelerinde düzenlenen konferanslarda dile getiriyorlar. Afrika’ya uzun yıllardır hem maddi hem de manevi, siyasi, kültürel ve ekonomik destekler verilmesine rağmen maalesef kıtada yaşanan sorunların çözümünde ilerleme sağlanamıyor. Kıtada kronikleşen açlık ve hastalıkların siyasi, ekonomik ve sağlık alanında yaşanan sıkıntıların bertaraf edilmesi konusunda ne yazık ki kayda değer bir iyileşme bir türlü sağlanamıyor.

Sahip olduğu yer altı ve yer üstü zenginlikleri, tarıma elverişli toprakları, tropikal iklimi ve çok büyük turizm potansiyeli düşünüldüğünde kıtadaki en temel sorunun, klişeleşmiş bir ifadeyle, sömürge devletleri ve onların yağmalama zihniyetleri olduğunu görüyoruz. Bugün Afrika’nın zengin maden yatakları güçlü Batılı şirketler tarafından işletiliyor ve elde edilen zenginlikten bölge insanı faydalanamıyor.

Diğer taraftan Afrika’da yaşanan tüm sorunların kaynağı olarak sömürge devletlerinin gösterilmesi, sorumluluklarını yerine getirmede başarısız olan bölge ülkelerinin idarecileri için bir kılıf görevi görüyor. Ülke kaynaklarını kullanmada başarısız olan ya da kendi çıkarlarını halkın çıkarlarının önünde gören idareciler, günah keçisi olarak Batılıları suçlamaktan geri durmuyorlar. Kıtada yaşanan insani problemlerin çözümü için herkesin üzerine düşen sorumluluğu alması gerekiyor. 1960’lı yıllarda Afrika ülkeleri kendi topraklarını ekiyor, kendi ihtiyaçlarını karşılayabildikleri gibi Avrupa’ya da gıda maddesi ihraç ediyorlardı.

Bugün aslında eğitim, uluslararası iletişim ve teknolojik imkanların çok kısıtlı olduğu ve küresel yapılanmanın tamamen dışında olan bir Afrika yok artık. Afrika, günümüzde Avrupa, Hindistan ve Amerika kıtası ile yakın ilişki içinde ve ülkeler arasında eski sömürge ilişkilerinden farklı bir yol izlenmekte. Ancak Afrika ülkeleri de küresel rüzgardan payını almakta, kapitalist sömürgeci sermaye, Afrika’nın çok yönlü potansiyelini dün olduğu gibi bugün de kullanmaya devam etmektedir.

Afrika halklarının kıtada yaşanan olumsuz koşullarla ilgili hiç mi günahı yok? Tabii ki asıl sorun Afrikalı devlet yöneticilerinin, Afrikalı akademisyenlerin, Afrikalı aydınların, eğitimini Afrika’nın dışında tamamlayan fakat ülkesine dönmeyen öğrencilerin, kabileci yönetim tarzı anlayışının… Yine, Afrika’nın kaynaklarının yabancı şirketlere satılması veya ortak işletilmesi, kıta halkının kendi kaynaklarını kullanamaması kıtada yaşanan açlığın ve yoksulluğun en temel sebeplerini oluşturmakta.

Yıllardır Dünya Bankası, IMF ve BM’den alınan yardımların yerli yerinde, programlı olarak kullanılmaması, sorunların kronikleşmesini beraberinde getirmiştir. Son yıllarda üst üste yapılan Afrika zirveleri Çin, Hindistan ve Türkiye’de Afrikalı üst düzey yöneticilerinin bir araya gelmeleri, daha ziyade ticari iş birliği kapsamında olmaktadır. Oysa bugün Afrika’daki asıl sorun hükümetlerde baş gösteren yolsuzluklardır. Bu yolsuzlukların önü alınmadığı takdirde Afrika’nın boğuştuğu temel sorunlar ne Dünya Bankası ne IMF ne de BM ve STK’lar tarafından sağlanan lokal yardımlar ile çözüme kavuşturulabilir. Afrikalı idarecilere ve onların kontrolüne bırakılan maddi desteklerin hiç biri, Afrika’nın problemlerini çözmeye muktedir değildir.

Afrika’nın yoksulluk ve geri kalmışlık kaderini ancak Afrika’nın kendi insanı değiştirebilir ama önce sorunların kaynağının doğru tespit edilmesi gerekiyor. Kıtada yaşanan yolsuzlukların temel sebebi, mevcut hükümetlerin yaklaşımları ve eğitim seviyesinin düşüklüğüdür. Kıtaya yardım götüren yabancı STK’ların yıllardır devam eden özverili çabalarının onda biri maalesef yerel idarecilerde görülmüyor.

Afrika'da Tarım Nasıl Yokediliyor?

Afrika'da Tarım Nasıl Yokediliyor?

Yazan: Prof. Dr. Walden Bello
Düşünce Gündem, Sayı: 45, 2008


Afrika’da tarımın bugün içinde bulunduğu durum, büyük şirketlerin çıkarlarına hizmet eden, doktrinlere sıkı sıkıya bağlı ekonomi modellerinin koca bir kıtanın üretim gücünü nasıl yok ettiğini anlamak açısından örnek bir vaka.

Dünyadaki biyoyakıt üretimi, günümüzde yaşanan gıda krizinin şüphesiz başlıca sebeplerinden biri. Tarım ürünlerinin gıda ihtiyacını karşılamak için değil de biyoyakıt üretimi için ayrılması, son yıllarda yaşanan gıda fiyatlarının hızla yükselmesini tetikleyen nedenlerin başında geliyor. Ancak öncelikli sebep, kendi gıda ihtiyacını karşılayabilen ekonomilerin gıda ithaline bağımlı hale dönüşmelerinde yatıyor. Bu noktada Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) en önemli aktörler olarak öne çıkıyor.

Latin Amerika, Asya ya da Afrika’da hep benzer bir durum söz konusu. Dünya Ticaret Örgütü Tarım Antlaşması’nın bu bölgelerde serbest piyasa ekonomilerini altüst etmesinin ardından, ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin devlet destekli tarım ürünleri, iç piyasaları işgal etti. IMF ve Dünya Bankası’nın yapısal düzenleme programlarının yıkıcı etkileri de kırsal alanlarda yapılan devlet yatırımlarını işe yaramaz hale getirdi ve bu durumdan çiftçi üreticiler büyük zarar gördü.Afrika’da tarımın bugün içinde bulunduğu durum, büyük şirketlerin çıkarlarına hizmet eden, doktrinlere sıkı sıkıya bağlı ekonomi modellerinin koca bir kıtanın üretim gücünü nasıl yok ettiğini anlamak açısından örnek bir vaka.

İhracattan ithalata 1960’larda, kolonilerin bağımsızlıklarını kazandıkları süreçte, Afrika ülkeleri sadece kendi gıda ihtiyaçlarını karşılamakla kalmıyor, 1966-70 yılları arasında yılda ortalama 1,3 milyon tona ulaşan ihracat rakamlarıyla da gıda ihracatı yapan ülkeler arasında yer alıyorlardı. Bugün ise Afrika kıtası, gıda ihtiyacının %25’ini ithal eder durumda. Son üç yılda Kuzeydoğu Afrika, Sahil, Orta ve Güney Afrika bölgelerinde görülen gıda krizlerine baktığımızda, açlık ve kıtlık sorununun tekrar gündeme oturduğunu görüyoruz.

Kıtada tarım alanında derin bir kriz yaşanıyor ve bu krizin iç savaşlar ve AIDS’in yayılması gibi pek çok önemli nedeni var. Ancak sorunun en önemli nedeni, birçok Afrika ülkesinde, hükümetlerin dış borçlarını ödeyebilmek için IMF ve Dünya Bankası’ndan yardım almalarının bedeli olarak, uygulamak durumunda kaldıkları “yapısal uyum programları” adı altında ülke içi kontrol ve destek mekanizmalarının aşamalı olarak zayıflatılması oldu.

Uygulanan yapısal düzenlemeler, Afrika ülkelerinde ekonomik büyüme ve refah seviyesinin artmasını sağlamak yerine, yatırımların, sosyal harcamaların, tüketimin, üretimin ve verimin azalmasına, bu durumun sonucu olarak da işsizliğin artmasıyla durgunluk ve gerilemeye sebep olan bir kısır döngüye yol açtı.

Gübre üzerinde uygulanan fiyat kontrolünün kaldırılmasıyla beraber, tarımsal kredi sistemlerinde de kısıntıya gidilmesi, yatırımların ve tarımdan elde edilen gelirlerin azalmasına yol açtı. Devletin tarım sektöründeki ağırlığını çekmesiyle piyasaların ve özel sektörün tarımı hareketlendirmesi beklentisi gerçekte karşılığını bulamadı. Dahası, özel sektör yatırımcıları, devlet desteğinin azaltılmasının daha büyük bir risk doğuracağına inandı. Ardı ardına, her ülkede neoliberal doktrinlerin öngörüleri tahminlerin tam tersine sonuç verdi: Devletin sahneden çekilmesi, özel sektör yatırımlarını ülkeye çekmekten ziyade kaçırmaya yol açtı. Bu tür politikalar uygulandığında özel girişimciler, devletin sektörden ağırlığını çekmesiyle oluşan otorite boşluğunu çoğunlukla fakir çiftçilerin aleyhine olacak şekilde doldurdu ve çiftçileri gıda güvenliği açısından daha korumasız, hükümetleri de düzensiz dış yardımlara daha bağımlı hale getirdi.

Dünya Bankası ve IMF, ülkelerin kendilerine olan borçlarını ödemelerini sağlamak için hükümetleri, mali kaynaklarını tarım ürünlerinin ihracatına ayırmaları yönünde teşvik etti. Ama Etiyopya’da 1980’lerin başında yaşanan kıtlıkta olduğu gibi, bu durum verimli toprakların ihraç edilecek tarım ürünlerine ayrılmasına ve ülkenin gıda tüketimini karşılamak için gerekli tarım ürünlerinin de daha verimsiz topraklarda yetiştirilmek zorunda bırakılmasına, dolayısıyla da ülkedeki gıda krizinin artmasına yol açtı. Ayrıca Dünya Bankası’nın, birçok hükümeti, tarım ürünlerinin ihracata yönelik üretimine odaklanılması yönünde teşvik etmesi, aşırı üretime ve ardından söz konusu ürünlerin uluslararası marketlerde değer kaybetmesine sebep oldu.

Diğer birçok bölgede olduğu gibi Afrika’da uygulanan yapısal düzenlemeler de, sadece yatırımların yetersiz kalmasına değil devlet işletmelerinin de tasfiye olmasına sebep oldu. Latin Amerika ve Asya ülkelerinde Dünya Bankası ve IMF daha çok ekonomilerin makro düzeyde yönetilmesini üstlendi ya da devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması yönünde tavsiyelerde bulundu. Bu düzenlemelerin uygulamaya geçirilmesiyle ilgili ayrıntılar ise devletlerin bürokrasilerine bırakıldı. Dünya Bankası ve IMF, daha güçsüz hükümetlerle muhatap oldukları Afrika’da, hükümetlere ne kadar devlet memurunun işten çıkartılması gerektiği, devlet desteklerinin ne derece azaltılması gerektiği ya da ülkenin tahıl rezervinin kime ne kadar satılması gerektiği gibi mikro düzeyde kararlar aldırdılar. Başka bir ifadeyle, Dünya Bankası ve IMF yetkilileri, devletin ekonomideki ağırlığını yok etmek için en ufak ayrıntılarda bile hükümetlerin ekonomi yönetimine müdahale ettiler.

Ticaretin rolü, Ticaretin liberalleştirilmesi, Avrupa Birliği ülkelerinden gelen devlet destekli ve düşük fiyatlı et ürünlerinin Batı ve Güney Afrika ülkelerine yığılmasının önünü açtı ve yerel üreticileri perişan etti. Buna ek olarak da, Dünya Ticaret Örgütü’nün Tarım Antlaşması’nın devlet desteğini meşrulaştırdığı ABD’li pamuk üreticilerinin ürünlerini uluslararası piyasalarda maliyetinin çok altında satmasıyla Batı ve Orta Afrikalı pamuk üreticileri iflasa sürüklendi. Tüm bu ticari düzenlemelerin etkilerini düşündüğümüzde, sonuç AB ve ABD’nin işine yarayacak haksız ticari uygulamalar oldu.Kısacası, karşı karşıya kalınan bu tablonun sonuçları hiç de rastlantı değil. 1986 yılında gerçekleşen Uruguay Round (Uruguay Turu) ticaret görüşmelerinde ABD’nin temsilcisi John Block “Gelişmekte olan ülkelerin gıda alanında kendi kendilerine yetebilmesi fikri, tarihsel olarak mazide kaldı. Bu ülkeler gıda ihtiyaçlarını, çoğunlukla daha düşük fiyatlara temin edebilecekleri Amerikan tarım ürünleriyle sağlayabilirler.” ifadesini kullanarak gerçek niyetlerini ifşa etmiş oldu.

Tarım alanında yapılan yapısal düzenlemelerin sosyal sonuçlarının dampinge götüreceğini öngörmek çok da zor değil. Günlük bir doların altında gelirle yaşayan Afrikalıların sayısı 1981-2001 yılları arasında iki katından fazla artış göstererek 313 milyona, yani tüm kıtanın %46’sına yükseldi. Bu durumda, gerçekleştirilen yapısal düzenlemelerin yoksulluğu yaratmasında, kıtanın tarımsal yapısını zayıflatmasında ve dışa bağımlılığı arttırmasında sahip olduğu rolü inkar etmek mümkün değil. Dünya Bankası’nın önde gelen Afrika ekonomistlerinden birisinin de itiraf ettiği gibi “Bu programların insani kayıplarının bu kadar büyük olabileceği ve ekonomik kazançlarının bu kadar yavaş olabileceği tahmin edilememişti.”

1980’lerde gerçekleştirilen yapısal düzenlemeler çiftçilere toprak, kredi, sigorta ve tarım destek organizasyonlarına erişim sağlayan kamu kuruluşlarını işlemez hale getirdi. Beklentiler ise, devletin ağırlığını çekmesiyle piyasaların özel sektör açısından serbestlik kazanacağı, özel sektörün de maliyetleri azaltacağı, kaliteyi arttıracağı ve gerileme eğilimlerini bertaraf edeceği yönündeydi. Bu beklentiler çoğunlukla gerçekleşmedi.

Özetle, biyoyakıt üretimi küresel gıda krizinin ortaya çıkmasına değil, sadece daha da artmasına sebep oldu. Ekonomilerin gıda alanında kendi kendine yetebilir olmasını teşvik etmek yerine, yerel küçük ölçekli tarımsal üreticileri yok ederek gıda ithalatını teşvik eden Dünya Bankası, IMF ve DTÖ’nün izlediği politikalar, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri her geçen yıl krize doğru biraz daha yaklaştırdı. Bugün artık söz konusu kuruluşlar ve izledikleri politikalar, Afrika genelinde ve güney yarımküre ülkeleri nezdinde oldukça itibar kaybetmiş durumda. Ancak sebep oldukları zararın şimdi tanık olduğumuzdan daha yıkıcı sonuçlar doğurmadan zaman içinde telafi edilip edilemeyeceğini ileride göreceğiz.


*Prof. Dr. Walden Bello, Filipinler Üniversitesi, Sosyoloji Profesörü, “Destroying African Agriculture”, Foreign Policy in Focus www.fpif.org, 3 Haziran 2008. Amine Tuna tarafından kısaltılarak Türkçeye çevrilmiştir.

Salı, Aralık 16, 2008

The Ottomans and Africa

THE EMERGING LINKS BETWEEN THE OTTOMAN EMPIRE AND SOUTH AFRICA

Serhat ORAKÇI
serhatorakci@gmail.com
Published in International Journal of Turkish Studies, Volume 14, Nos. 1-2 Fall (2008) pp. 47-59


Summary

Religious and political attempts of the Ottomans to establish contact with the southern region of Africa during the nineteenth century can be interpreted as part of the Ottoman Empire’s African foreign policy. In these efforts, first a Muslim Scholar, Abu Bakr Effendi, was sent to South Africa as a religious leader, and later official consuls of the Empire established important links between the Ottoman state and South Africa. Up to now, considerable attention has been focused on Abu Bakr Effendi’s life and his literary contributions to Arabic-Afrikaans literature, but, for lack of sources, almost nothing has been written about Mehmet Remzi Bey, the first Turkish diplomat stationed in South Africa, who lived there for two years with his family during the First World War. Nevertheless, interesting records from the South African National Archives shine some light on the diplomat’s tragic life and that of his family and on an exchange program between the Ottoman state and Britain for prisoners of war.

Key Words:
The Ottomans in Africa, The Ottoman Empire Foreign Policy, The Ottoman Africa Relations, Abu Bakr Effendi, Mehmet Remzi Bey

For full version of the article see International Journal of Turkish Studies, Volume 14, Nos. 1-2 Fall (2008) pp. 47-59

Nelson Mandela Biyografi

Zincirleri Olmayan Adam

Yazan: Serhat ORAKÇI
Bu yazı Mandela'nın "Long Walk to Freedom" kitabından derlenmiştir.

Nelson Rolihlahla Mandela, ya da halk deyişiyle “Madiba”, I. Dünya Savaşı’nın bittiği günlerde (1918) Güney Afrika'nın Transkei bölgesindeki Qunu kasabasında doğmuştur. Genç yaşta ölen babası Thembuland, kabile reisinin danışmanıdır. İlk eğitimini misyoner okulunda alan Mandela, daha sonra lise eğitimi için Healdtown’a gönderilmiştir. Buradan da sadece siyahların devam edebildiği Fort Hare’deki üniversiteye kaydolmuştur. Üniversite yılları Mandela’nın siyasetle tanıştığı yıllardır. Okulda öğrenci temsilciği için seçime girmiş daha sonra yönetimi boykot ederek seçimlerin iptalini istemiştir. Boykot sonrası ise üniversiteden atılarak tekrar kasabasına dönmek zorunda kalmıştır.



İçindeki okuma isteğini kaybetmeyen Mandela o zaman için rüya şehir olarak adlandırılan Johannesburg’a gitmeye karar vermiş ve maceralı bir yolculuk sonunda kendini ülkenin en büyük altın madeninde bekçi olarak bulmuştur. Köyünden kaçak olarak şehre geldiği anlaşılınca bu işten de atılmıştır. Hayatta tek başına ayakta durabilmek için her şeyi göze aldığı anda uzak bir tanıdığının yardımıyla bir avukatlık şirketinde çalışmaya başlamıştır. Bu yıllarda Witwatersrand Üniversitesi’ne kaydolarak hukuk eğitimi almaya başlamıştır. Yine çalıştığı şirkette kısa zamanda samimi olduğu Walter Sisulu sayesinde, ilk defa Afrika Ulusal Kongresi (African National Congress-ANC)’nden haberdar olmuştur. Ve bu organizasyonda görev alan Oliver Tambo, William Nkomo gibi isimlerle tanışmıştır. 60 kadar kişiden oluşan bu küçük organizasyonun 1948’e kadar amacı ise beyazların hakim olduğu sistem içinde siyahların haklarını korumak ve onlara daha iyi hayat şartları sağlamaktır.



Mandela ve arkadaşlarının yaptıkları ilk işlerden biri 1944 yılında ANC’nin gençlik teşkilatını kurmaktı. Bu teşkilat aracılığıyla ülke gençlerini bilinçlendirmeyi ve organizasyona katmayı hedeflemişlerdi. Mandela, gençlik teşkilatındaki başarılı çalışmalarının ardından, 1947’de bu teşkilata Genel Sekreter seçildi. Ama 1948 seçimleri ülke için bir felaketin başlangıcı oldu. Irkçı bir rejimin savunuculuğunu yapan Ulusal Parti, seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Apartheid sisteminin temelleri atılmış oldu. Bu sistemle siyahların sistem içindeki durumu daha da kötüleşecektir.



Apartheid rejiminin iş başına gelmesiyle ANC gençlik kolları Mandela önderliğinde bir program ortaya koymuş ve bu çerçevede siyahlar için vatandaşlık haklarından tam yararlanma ve parlamentoda temsil hakkını savunmuştur. Bu program ayrıca zorunlu ve ücretsiz temel eğitim, sağlık hizmetlerinden faydalanma, ticaret yapma hakkı ve toprak dağılımının tekrar ele alınması gibi konuları gündeme getirmiştir. ANC’nin tüm talepleri sistem tarafından anında reddedilmiştir. Bu süreçte sivil itaatsizlik olarak yorumlanan çeşitli protestolar ve yürüyüşler düzenlenmiştir. Çok kısa bir sürede aralarında Mandela’nın da bulunduğu ANC yöneticileri sistem tarafından hedef haline gelmiş ve çeşitli yasaklar uygulanmıştır. ANC kadrosundaki liderler mücadelenin ilk yıllarında her ne kadar Gandhi örneğinden esinlenerek şiddet içeren protesto ve sabotajlara sıcak bakmasalar da sonraları bu konuyu gündeme getirmişler ya da getirmek zorunda kalmışlardır.



ANC içinde günden güne lider konuma yükselen Mandela, bir yandan siyaset arenasında sisteme karşı manevralar geliştirirken diğer yandan da sınavlarını vererek avukatlık mesleğini icra etmeye başlamış ve Oliver Tambo ile ortak “Mandela ve Tambo” isminde bir büro açmıştır. Mandela o günleri hatırlarken şunları söylemektedir: “Ülkedeki tek siyah avukatlar biz değildik ama tek avukatlık bürosu bizdik… Afrikalılar için Mandela ve Tambo’nun ne anlama geldiğini kısa sürede anladım. Orası Afrikalıların gelip kendilerini canı gönülden dinleyen birini bulacakları, terslenmeyecekleri, aldatılmayacakları, kendilerinden birinin onları temsil edeceği bir yerdi. İlk başında avukat olmamın nedeni buydu. Yaptığım işler sık sık doğru kararı verdiğimi hissetmemi sağladı.”



Apartheid’in mimarları kısa bir süre içinde bir dizi yasa çıkartarak sosyal hayatı yeniden programlamaya başlamışlardır. Bu yasalar arasında “Yerleşim Yasası” olarak bilineni halkı renklerine göre toplu yaşamaya zorlarken, ”Bantu Eğitim Yasası” beyaz olmayanları yüksek eğitimden mahrum bırakmıştır. 50’lerin başında. Mandela, hükümet tarafından siyahlara dayatılan bu yasalara karşı direnişte önemli bir rol oynamıştır. “Asihambi!” (Gitmiyoruz!) ve “Sophiatown likhaya lam asihambi!” (Sophiatown evimiz; taşınmıyoruz!) sloganlarıyla ünlenen binlerce kişinin katıldığı yürüyüşler organize edilmiştir. Mandela ayrıca 1955 yılında ANC tarafından hazırlanan “Özgürlük Bildirisi”nin hazırlanmasında da önemli paya sahiptir.



Hükümet tarafından istenmeyen adam ilan edilen ANC liderleri 50’ler boyunca yasaklamalar ve tutuklamalara maruz kalmışlardır. Çeşitli yıldırma politikaları hükümet tarafından sistemli uygulanmıştır.



5 Aralık 1956 sabahı Mandela evinin kapısının hızlı hızlı vurulduğunu işiterek uyanır. Kapıyı açtığında karşısında ellerinde tutuklama emriyle bekleyen polisleri görür. Bu Mandela için 27 yıllık tutukluluk halinin başlangıcıdır. Hükümet, Mandela’yı vatana ihanetle suçlamaktadır. Mandela’nın o sabahla ilgili yorumu şöyledir: “İnsan doğru olanı yaptığına inansa bile çocuklarının gözü önünde tutuklanması hoş değil. Çocuklar durumun karmaşıklığından habersiz. Onlar basit şekilde babalarının beyazlar tarafından açıklama yapılamadan alınıp götürüldüğünü gördüler.”



Mandela o sabah kodese tıkıldığında yalnız olmadığını görür. Hükümet ANC liderlerine karşı bir temizliğe girişmiş ve partinin tüm önde gelenlerini vatana ihanet suçundan içeri almıştır. “Vatana ihanet davası” olarak ünlenen duruşmalar 1961 yılına kadar sürmüş ve sonunda Mandela ve arkadaşlarının serbest bırakılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu beş yıllık dönemde, Mandela ve arkadaşlarının yürüttüğü özgürlük mücadelesi büyük önem kazanmış ve büyük bir halk desteği bu mücadelenin gerisinde odaklanmıştır. Mandela siyah halk için önemli bir lider konumuna yükselmiştir.



Şiddet ve baskı uygulayan bir rejime karşı Gandhi felsefesiyle mücadele edilemeyeceğini karar veren Mandela, partisine silahlı bir yeraltı örgütünün kurulmasını önermiştir. Uzun tartışmalardan sonra parti ileri gelenleri ikiye bölünmüş ama çoğunluğun desteğiyle Umkhonto we Sizwe kurulmuştur. ANC’nin silahlı yeraltı faaliyetleri yürüten kolu olarak bilinen örgütün tüm kuruluş aşamalarını Mandela üstlenmiş ve yasadışı yollardan diğer Afrika ülkelerine ziyaretlerde bulunmuştur. İlk defa Güney Afrika dışına çıkan Mandela, dışarıda bu örgüt için maddi yardım toplamış ve ayrıca silahlı eğitim almıştır. Umkhonto we Sizwe, sivil halkı hedef almayan ama hükümetin başını ağrıtacak türden sabotajlar planlayarak elektrik santralleri gibi yerlere bombalı saldırılar düzenlemiştir. ANC’ye katılan gençler örgüt bünyesinde askeri eğitim almaları için komşu ülkelere gönderilmiştir. Bu dönem Mandela’nın kılıktan kılığa girdiği, karısını ve çocuklarını çok nadir gördüğü, herkesten saklandığı bir dönem olmuştur.



1962`nin ortalarinda hükümetin yoğun çalışması sonucu Mandela, Rivonia’da bir arkadaşının evinde yakalanmış ve tutuklanmıştır. ANC’nin üst düzey yöneticileri Umkhonto we Sizwe’nin örgütlediği sabotajlar dolayısıyla suçlanmış ve tutuklanmıştır. ANC üst düzey yöneticilerinin yargılandığı “Rivonia Davası” olarak bilinen duruşmada Mandela sabotaj ve kamu mallarına zarar vermekten suçlanarak beş yıla mahkum edilmiş daha sonra bu ceza ömür boyu hapse çevrilmiştir. Mandela ve arkadaşları Cape Town şehri açıklarında bulunan Robben Adası’ndaki hapishaneye gönderilmiştir. ANC üst düzey yöneticilerinin ağır hapishane ortamında beraber kaldığı bu yıllar hakkında en kapsamlı bilgilere yine Mandela’nın biyografisinde rastlıyoruz. Mandela, kitabında ne tür sıkıntılar içinde özgürlük mücadelesini yürüttüklerini uzun uzun anlatmakta. Ömür boyu hapse çarptırılmış bir grup insanın hapiste bile amaçlarından vazgeçmeden kendilerini geliştirmeyi ve özgürlük mücadelesine katkıda bulunmayı amaçlamaları oldukça çarpıcıdır. Mandela ve arkadaşları dünyadan soyutlanmış bir hapishaneyi minik bir akademiye dönüştürmüşlerdir. Bildiklerini birbirlerine anlatan bu insanlar kireç taşı kırarken felsefe, tarih ve politika çalışmışlardır.



Robben Adası’ndaki uzun yılların sonrasında Mandela, 1984 Nisan’ında Cape Town’daki Pollsmoor Hapishanesi’ne transfer edilmiştir. Aralık 1988’de de Paarl kasabası yakınlarında bulunan Victor Verster Hapishanesi’ne nakliye edilmiştir. Bu yıllarda Mandela Apartheid rejiminin koruyucuları ile masaya oturmaya başlamış ve herkesin eşit hakka sahip olduğu demokratik bir ortamda seçimlerin yapılmasını talep etmiştir. Hükümet şiddet içeren suçların durdurulması karşılığında Mandela’ya özgürlük vaadinde bulunmuş, o ise bu şartı “Mahkumlar anlaşma yapamaz; sadece özgür birey yapabilir.” diyerek şartlı tahliye teklifini reddetmiştir. Uzun yıllar süren görüşmeler sonunda Mandela 1990 Şubat’ında 71 yaşında iken şartsız olarak serbest bırakılmış ve eşi Winnie ile yıllardır kahramanını bekleyen halkı selamlamıştır.



Mandela’nın hayatındaki önemli gelişmelerden biri de 1993 yılında dönemin siyasetçilerinden de Klerk ile ortaklaşa Nobel Barış Ödülü’nü almasıdır. Bir yıl sonra ise ülkenin ilk demokratik seçimleri yapılmış ve Mandela’nın partisi bu seçimde birinci parti olmuştur. Seçim sonrası Mandela, ülkenin ilk siyahi başkanı sıfatıyla ülkesinin başına geçmiştir. Bu görevi 1999’a kadar yürüterek apartheid gibi bir rejimden demokrasiye yumuşak geçişi sağlamıştır. Siyasetten emekli olmasının ardından kurduğu “Nelson Mandela Çocuk Vakfı” bünyesinde ülkenin önemli bir sorunu haline gelen AIDS ile mücadeleye başlamıştır. Halen bu görevi yürüten Mandela değişik ülkelerde konferans ve panellere katılarak ülkesinin sorunlarına çözüm aramaktadır.

Pazartesi, Aralık 15, 2008

Güney Afrika Sineması

FİLİM TSOTSI

Yazan: Serhat ORAKÇI


Güney Afrika’da bu günlerde hep bu film konuşuluyor. Nedeni ise filmin ‘2006 En İyi Yabancı Film’ dalında Oscar ödülü alması. Film kısaca Güney Afrika’nın fakir siyahi mahallelerinden birinde ailesinden kopuk büyüyen Tsotsi’nin hikayesini anlatıyor. Aslında daha doğru bir deyişle bir gangsterin başına gelen trajik bir olay sonrasında yeniden dirilişini anlatıyor. Zaten ‘tsotsi’ bir isim değil, Güney Afrika’nın sadece siyah mahallelerinde kullanılan bir lakap. En yalın anlamıyla Sesotho dilinde ‘gangster’ demek.

Güney Afrika’lı yazar Athol Fugart’ın 1980’de yayınlanan ‘Tsotsi’ isimli romanından sahneye uyarlanan film şimdiden, Güney Afrika sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biri olarak kabul görüyor. Yurt dışında gösterildiği her ülkeden ödülle dönen filmin 2006 En İyi Yabancı Film Oscar ödülü alması da büyük bir sürpriz değil aslında.

Filmin hikayesi kaba hatlarıyla şöyle gelişiyor: Tsotsi kendi kurduğu dört kişilik çetenin lideridir. Kendisine soru sorulmasını sevmez. Sorulan her soruyu sadece sert bakışıyla yanıtlar. Asıl adını bile bilmemektedir. Hayat onun için sadece kavgadan ibarettir. Suç bataklığında olduğunun bile farkında değildir. Günlerini para çalarak, adam şişleyerek geçirmektedir. Şehrin kalabalık caddelerinde ve metrosunda çetesiyle birlikte organize suçlar işlemektedir. Tsotsi için gelecek ve geçmiş yoktur. Bunun farkında olan kahraman ara ara gözünün önüne gelen çocukluğuna dair hatırladığı kırıntıları hiçe sayarak yaşar. Çocukluğunda babasından ve HIV+ annesinden kaçıp sokaklara sığınmıştır. Uzun bir toprak patikada, yağmur altında koşarak evden kaçtığı o geceyi hafızasından bir türlü silmeyi başaramaz. Geçmişine dair her şeyi unutan Tsotsi o geceki nefes nefese koşuşunu unutamaz.

Tsotsi çete elemanlarından Boston’a ağır bir dayak attığı gece kendini şehrin zengin bir semtinde aylak aylak dolanırken bulur. Gecenin geç bir vakti arabasını parkeden bir kadını farkettiğinde ise düşündüğü tek şey BMW marka arabayı ne pahasına olursa olsun çalmaktır. Tsotsi hayatını ebediyen değiştirecek arabanın sahibine doğrulttuğu silahı acımasızca ateşlerken bir an olsun duraksamaz. Yaralanan kadının çığlıklarını geride bırakarak ortadan kaybolur. Çaldığı BMW arabanın arka koltuğundan yükselen bebek çığlığını duyduğunda ise ıssız bir otoyolda tek başına hızla ilerlemektedir. Acı bir fren sesi paramparça eder zifiri karanlığa gömülmüş geceyi. Tsotsi’nin hayatı değişecektir artık. İçindeki insancıl duygular bir bebeğin çığlığıyla dirilecektir yeniden.

Güney Afrika’nın bugün yüz yüze olduğu acil çözüm bekleyen sosyal problemlerin başında ‘yüksek suç oranı’ ve ‘yüksek AIDS oranı’ gelmekte. Durum böyle olunca beyaz perdeye yansıyan ürünler de sık sık ülkenin sosyal problemlerini konu edinmekte. AIDS’e karşı mücadele veren bir kadının yaşamının konu edildiği ‘YESTERDAY’ adlı film ile 2005 yılında en iyi yabancı film dalında Oscar’ı kaçıran Güney Afrika, geçen yıl kaçırdığı fırsatı bu yıl ‘TSOTSI’ ile telafi etti. Değişik kamera hareketlerinin ve muhteşem Afrika müziklerinin eşlik ettiği Gavin Hood imzalı film, Athol Fugart’ın ifadesiyle beyaz perdeye en iyi aktarılan roman uyarlamalarından biri. Hikayenin orijinaline sadık kalan Hood filmi 80’lerin Güney Afrika’sında çekmek yerine günümüz Güney Afrika’sında çekmeyi tercih etmiş. Her ne kadar genç yönetmen bu yolu filmin çekim maliyetlerini düşürmek için benimsemiş olsa da bir bakıma oldukça isabetli bir karar vermiş. Çünkü ülke gündemini meşgul eden ‘yüksek suç oranı’ 1980’lerle kıyaslandığında şu an kat ve kat daha yüksek. Bu durum da izleyicinin filme olan ilgisini daha da canlı tutmakta.

Son olarak, filmi izlemeyen sinema severlere öncelikle Athol Fugart’ın aynı adı taşıyan romanını okumalarını tavsiye ederim. İyi seyirler.

Cumartesi, Aralık 13, 2008

Afrika Haber - Sudan'da Yeni Dönem

Umdurman Olayları


Serhat Orakçı
Hartum / Sudan - Mayıs 2008
İnternational PressMedya



Olaylar ilk olarak cumartesi günü öğleden sonra başkent yakınlarındaki Umdurman'da patlak verdi. JEM kuvvetleri ile Sudan Ordusu arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Yüz elli kadar askeri araçla şehre ulaşan JEM kuvvetleri, Hartum'daki başkanlık sarayına ulaşamadan Umdurman'da durduruldu. Çatışmanın bilançosu net değil. Evlerin büyük hasar gördüğü, bazı sivillerin öldüğü ve yaralandığı bilinmekte. Birkaç saat süren çatışmanın hemen ardından açıklama yapan Sudan Hükümeti olayın bastırıldığını açıkladı. Aynı açıklamayı Hartum, Bahri ve Umdurman'da pazar sabah 6'ya kadar sokağa çıkma yasağı takip etti. JEM kuvvetlerinin büyük kısmı imha edilirken, JEM'in lideri Halil Ibrahim'in kırk araçlık bir konvoyla geri çekildiğini öğrendik. Çatışma esnasında bazı JEM yanlılarının halka karışarak evlere saklandığını ileri süren hükümet, bölgede geniş çaplı arama başlattı. Sokağa çıkma yasağı önce pazar sabah saat 6'dan 10'a kadar, daha sonra ise süresiz uzatıldı. Cumartesi gecesi kentte tam anlamıyla olağan üstü hal vardı. Sokaklarda sadece askeri araçlar devriye gezeken, gece Uluslararası Hartum Havalimanı da kapatıldı. Aynı gece Hartum'a inmesi gereken Türk Hava Yolları uçağının da inmekten vazgeçerek Hartum'u teğet geçtiğini ve direk Etiopya'ya gittiği bilgisini aldık.

İSYANCILAR HERKESİ ŞAŞIRTTI

Bu saldırı ile Darfur'daki en güçlü direniş grubu olan Adalet ve Eşitlik Partisi ile Sudan Ordusu arasındaki çatışmalar ilk kez Hartum'a kadar taşınmış oldu. 2003 yılından beri Darfur'da Sudan Ordusu ile çatışan JEM daha önce hiç böyle bir girişimde bulunmamıştı. Çad sınırından yola çıkarak çöl üzerinden 600 kilometrelik mesafeyi iki yüz kadar askeri araçla üç günde geçip Umdurman'a ulaşan JEM bu girişimi ile herkesi şaşırtmayı başardı; fakat yönetimi ele geçirmeyi başaramadı. Başkent Hartum'daki başkanlık sarayına sadece birkaç kilometrelik mesafede Sudan Ordusu tarafından püskürtülen JEM'in bazı önemli isimleri çatışma esnasında ölürken, isyancıların lideri Halil Ibrahim sağ kalan askerleri ile geri çekilerek çölde izini kaybettirmeyi başardı. Sudan Hükümeti, JEM lideri Halil Ibrahim'i ele geçirmekte kararlı gözüküyor. Halil Ibrahim'in başı için biçilen rakam şimdilik 120.000 dolar.

HARTUM'DA KONTROLLER ARTTI
JEM'in ihtilal girişiminin ardından Hartum'da yoğun güvenlik tedbirleri alındı. Özellikle Umdurman'ı Hartum'a bağlayan Nil nehri üzerindeki köprülere ve Uluslar arası Hartum Havalimanı çevresine askeri araçlar konuşlandı. Ana caddelerde ve hatta ara sokaklarda sık sık araç ve kimlik kontrolleri yapılıyor. Havalimanına giriş ve çıkışlar durduruldu. Uçak seferleri iptal edildi. Piste inen tek uçak Etiopya üzerinden gelen Türk Hava Yolları uçağı oldu. Gecikmeli inen THY uçağı Hartum'daki büyük çoğunluğu Türklerden oluşan yirmi kadar yolcuyu alarak tekrar havalandı. Pazar akşama doğru Ulusal Sudan Televizyonun'da tehlikenin geçtiği ve sokağa çıkma yasağının bittiği açıklandı. Aynı gün içerisinde askeri üniforması ile halkın karşısına çıkan Başkan Ömer El-Beşir, Umdurman'daki saldırıyı Çad'ın desteklediğini söyleyerek, Sudan'ın Çad'la olan tüm diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. Fakat Çad yönetimi böyle bir ilişki olmadığını bildirerek bu iddiayı yalanlamakta gecikmedi.

TURABİ NİÇİN TUTUKLANDI?

Hartum'da meydana gelen bir başka gelişme de İslami Hareketin liderlerinden Hasan El-Turabi evinde gözaltına alınması. Oğlunun yaptığı açıklamaya göre Turabi de Umdurman'daki olayları planlayan JEM lideri Halil Ibrahim'i desteklediği iddiasıyla gözaltına alındı. Her ne kadar Hasan el-Turabi şimdiki Sudan Başkanı Ömer El-Beşir'e 1989 darbesinde eşlik ettiyse de, daha sonra Beşir ile arası açılarak hapse girmişti. Politikaya girmemek şartı ile şartlı serbest bırakılan Turabi, hükümeti her fırsatta sert bir dille eleştirmesiyle bilinmekte. Turabi gözaltına alınmasının ardından JEM ve Hartum'daki darbe girişimiyle ilişkisi olmadığını dile getirdi. Turabi taraftarları gözaltı olayını proteste etmekte gecikmedi.Çoğunluğunu üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bir grup Turabi taraftarı, Hartum şehir merkezinde toplanarak olayı protesto etti. Protesto esnasında asker ile protestocular arasında çatışma çıktı. Turabi'nin 12 saatlik sorgulamanın ardından akşama doğru serbest bırakıldığı açıklandı. JEM liderlerinin Cumartesi saldırısından sonra yaptıkları açıklamalar dikkate alındığında bugüne kadar Darfur'da yaşananlardan çok az etkilenen başkent Hartum'un ilerleyen günlerde bu tarz saldırılara tekrar sahne olacağı anlaşılmakta. Artık Darfur'daki çatışmalar Darfur'un dışına taşınmış durumda. Böylelikle Darfur ve Hartum yeni bir döneme girmiş bulunmakta.

Afrika Gezi - Seyahat

Madagaskar'da Bayram Sevinci
Yazan Serhat Orakçı

Yolculuğumuzun ilk kısmını oluşturan dört saatlik uçuş sonrası, Dubai transit yolcu terminaline ulaştık. Normal programa göre kalkmayıp gecikme yapan ikinci uçuş için, beş saat kadar beklemek zorunda kaldık. Sabahın ilk ışıkları ile kalkan uçağımız öğlen saatlerinde Maritius havalimanına iniş yaptı. Madagaskar’a gidecek olan uçağın aksam saatlerine denk gelmesini fırsat bilerek, havalimanından ayrılıp şehrin sokaklarında gezintiye çıktık. İstanbul’da karlı bir havanın ardından sıcak bir yaz gününün neşesine bıraktık kendimizi.


Afrika kıtasının doğu açıklarında, Hint Okyanusunun ortasında küçük bir ada olan Maritius, özellikle Avrupalı turistlerin akın ettiği bir tatil beldesi. Şehrin temiz ve tertipli caddelerinden bunu anlamak mümkün. Diğer Afrika ülkelerindeki sakinliği burada da gözlemleyebiliyorsunuz. İnsanlar telaşsız ve rahatlık içinde. Ülkeye turizmin getirdiği refah seviyesi, hemen göze çarpmakta.


Küçük havalimanında tanıştığımız Samire ismindeki taksi şoförü ile anlaşıp hemen yola koyulduk. Kendimizi tanıtıp, yolculuk amacımızı söyleyince Samire’nin yüzünde bir memnuniyet belirdi. Sanki teşekkür etme isteği duydu bizlere. Müslüman olup olmadığını sorduğumuzda, gururlu bir edayla “Müslüman” olduğunu söyledi. Bize olan minnettarlığını, yaptığı indirimle ifade etmek istediğini söyledi. Biz de bu küçük jesti kabul ettik.
Cuma Mescidinde, Müslümanlarla…

Yarım saatlik bir araba yolculuğu sonrasında Maritius’un merkezi Port Louise’e vardık. Adadan başka bir yere gitmemiş tecrübeli şoförümüz Samire, şehir merkezini tanıtarak bize rehberlik yaptı. Çarsı-pazar adımlarken, orta büyüklükte bir camiyle karşılaştık. İsmi; Cuma Mescidiydi. Avluda oturan bir kaç yaşlı dindaşımızın garip bakışları arasında içeri süzüldük ki içlerinden biri Müslüman olup olmadığımızı, sordu. “Evet” deyince, bütün kapılar bonkörce ardına kadar açıldı. Camiyi gezdirip, bize cami hakkında bilgi verdiler. Şükür namazı için alnımızı secdeye koyduk. Camii cemaati ile kısa kısa sohbet ederek, onlara ziyaret sebeplerimizi sıraladık. Seneye Maritius’a gelme sözü vererek kontak adreslerini ve numaralarını kaydedip oradan ayrıldık.


Cuma Mescidinin hemen yanındaki “China Town” gözümüze çarptı. Tüm dünya ülkelerinin maruz kaldığı Çin istilası, burada da karsımıza çıkınca fazla şaşırmadık. Çin malları satan dükkan vitrinlerini seyrederek yola devam ettik. Uçak saatimiz yaklaştıkça, keşke biraz daha vaktimiz olsaydı demeye başladık. Doğal güzelliklere, insanların güzelliği karışmış bu ülkede. Kendimizi hiç yabancı hissetmedik. Yolculuğumuzun son kısmını oluşturacak Madagaskar uçağı için havalimanının yolunu tuttuğumuzda, hava kararmaya başlamıştı. Sonrasında Madagaskar havayollarına ait eski bir uçakta bulduk kendimizi. İki saatlik bir yolculuk olmasına rağmen oldukça yorgun düşmüştük. Batmakta olan güneşin kızıllığı arasında havalanarak, Madagaskar’a yöneldik.


Manzara aynı: çıplak ayakla gezinen insanlar ve fakirlik


Madakaskar’ın başkenti Antananarivo’ya indiğimizde, akşam olup karanlık çoktan çökmüştü. Basit bir havaalanına giriş yaptık. Vize ve pasaport kontrolü için sıraya girdimizde bizi karşılamaya gelen arkadaşlar kolumuza girdiler. Giydiğimiz ay-yıldızlı tişört sayesinde bizi bulmaları zor olmadı. Kontrol sonrasında, buradaki arkadaşların arasına girip ayaküstü kendileriyle tanıştık. Yüzlerde memnun bir ifade vardı. Valizlerimizi alıp, eski model bir Mercedes`e yerleştirdiler ve hemen sonrasında yola koyulduk. Başkent Tananarivo’nun sokak lambalarından yoksun karanlık caddelerinde, ilerleye başladık. Gece, ıssız başkent sokaklarında uzunca bir yolculuk yaparak, o günlük son durağımız olan Shalimar adındaki mütevazi Hint oteline vardık. Ve Madagaskar’da geçirilen temkinli bir gece... Sabahın ilk ışıklarıyla tekrar yollara duştuk. şehir aydınlandıkça ülkeye dair düşünceler yeşeriyordu zihnimizde. Ve maalesef diğer Afrika ülkelerinde karşılaşılan genel manzara, burada da hakimdi: Çıplak ayakla gezinen insanlar ve fakirlik.


İnsanlar sanki bir dayanak bulmanın mutluluğu içindeydi
Kurban kesiminin yapılacağı şehir Tamatave, başkentten uçakla bir saatlik mesafede. Hint Okyanusunun kenarına kurulu küçük şehir, sakin bir havadaydı. Sanki ne köylülüğünden vazgeçmiş, ne de şehirli olabilmiş. Arada kalmış bir yer... Vardığımız gün orada bayramın başladığını öğrendik. Ve hemen vakit kaybetmeden kurban kesiminin yapılacağı ilk camiye gittik.


Hep oralarda olacağımıza söz verdik


Mangarivotra ismi verilen küçük bir camiye ulaştığımızda, toplanmış halkı bizi beklerken bulduk. Çoluk çocuk, genç ihtiyar bir grup Müslümanın yüzlerinde " Hoş geldiniz" babında anlamlı bir gülümseme belirdi. Biz de hemen karşılığını verdik, el sıkışıp kucaklaştık. Orada olmaktan duyduğumuz minnettarlığı dile getirip, hep oralarda olacağımıza söz verdik. İnsanlar sanki bir dayanak bulmanın mutluluğu içindeydi. Uzaklarda yaşayan akrabalarına kavuşmuş olmanın sevinci içindeydi.


Yüzlerden gülümseme eksik olmadı


Vakit kaybetmeden kurbanların kesimine başladık. Gençlerin özverili yardımıyla kısa bir sürede kesimi sorunsuz hallettik. Bu arada fotoğraf çekimi yapıp, çocuklara bayrak ve balon dağıttık. Yüzlerden gülümseme eksik olmadı. Havanın sıcak olmasına rağmen güneş altında beklemekten kimse sıkılmadı. Havanın sıcaklığını da göz önünde bulundurarak kesim işleminin hemen ardından dağıtıma geçtik. İHH amblemi taşıyan torbalara göz kararı koyduğumuz etleri, sırayla dağıttık. Gene burada da bir sıkıntı çıkmadı. Halk gayet sakin bir şekilde sırasını bekledi. Sırası gelenler etlerini alıp teşekkürlerini sundular. Biz de biraz olsun yüzleri güldürmenin mutluluğunu tattık.


Bunca sıkıntının içinde hala gülebilen insanlar görmek…


Bayramın ikinci günü sabahın ilk saatlerinde tekrar yola koyulduk. Şehir merkezinde kurulu halk pazarının hemen yakınında bir camiye geldiğimizde, bir gün öncesine benzer bir manzarayla karsılaştık. Kalabalık bir insan grubu bizi beklemekteydi. İnsanların arasına karışıp, bayramlarını kutladık. Dostluk mesajları verip, onlara burada bulunma nedenimizi anlattık. İnsanlara dertleri, sıkıntıları olup olmadığını sorduk. Elimizden gelen her türlü yardıma açık olduğumuzu ifade ettik. Yüzler gene gülüyordu. Sebepsiz bir mutluluk hakimdi. Bunca sıkıntının içinde hala gülebilen insanlarla karsılaşmak bizi de oldukça şaşırtıyordu. Ne var ki küçük şeylerden mutlu olma noktasında hünerli bir insan topluluğu vardı karşımızda.


Tencerelere düşen bir lokma etin düşündürdükleri…


Önceden satın alınan kurbanlıkları caminin geniş avlusunda müsait bir yere çekerek işe koyulduk. Gençler el birliği yaparak dört elle sarıldılar kesim işine. Çok kısa bir sürede beş büyük baş ve kırk küçükbaş hayvanın kesimi tamamlandı. Her zaman olduğu gibi renkli görüntüler ortaya cıktı. Ve biz elimizden geldiğince bu görüntüleri fotoğraflamaya çalıştık. Kesimi takiben dağıtım işlemine geçip, mümkün olduğunca çok kişinin bu hayır işinden faydalanmasını hedefledik. Vakit ilerledikçe insanlar taşıdıkları İHH amblemli torbalarla pazara karıştılar. Sonra gözden kaybolup evlerine vardılar. İnsanlar belki de yolda, uzun bir süreden sonra ilk defa çocuklarına güzel bir yemek hazırlayacak olmanın hayalini kurdular. Orasını ancak Allah bilir...


Öğleden sonra şehrin başka bir bölgesindeydik. Başka bir camiye misafir olup, burada kurban kesimi gerçekleştirdik. Burada da genel manzara değişmedi. Önceden alınan kurbanlar, camii cemaatinin cömert yardımlarıyla kısa sürede kesilip, burada hazır bulunan insanlara dağıtıldı.


İnsanlar sevinç içerisinde evlerinin yolunu tuttular


Beril Ruj bölgesi, kurban kesiminin yapıldığı son yerdi. Bu bölgede çok olmasa da simgesel olarak on küçükbaş hayvan kurban edilip, yetmişin üzerinde insana dağıtıldı. Beril Ruj’da bulunan küçük medreseyi de ziyaret etmeyi ihmal etmedik. Zor şartlar altında İslami eğitim yapan çocuklarla konuşup dertleştik. Medresenin acil ihtiyaçları için bir miktar para yardımında bulunup, oradan ayrıldık.


Kurban bahane, esas olan kardeşlik…


İki gün kaldığımız Tamamate’da dört değişik bölgede kurban kesimi gerçekleştirdik. Zaman zaman zorlu anlar yaşasak da, halkın bonkör yardımlarıyla sorunlarımızı giderdik. Halkın büyük çoğunluğu zor şartlar altında yaşam mücadelesi verse de, burada insanların yüzü gülmekte. Gittiğimiz yerlerde büyük bir hoşgörüyle karşılandık. Türklerin bölgeye gelmekte geç kaldığı sık sık vurgulandığında üzülsek de, her vesileyle orada olacağımızın sözünü verdik onlara. Dört değişik bölgede on beş büyükbaş hayvan ve elli küçükbaş hayvan kesip, bin dört yüzden fazla insana dağıtım gerçekleştirdik.


Ellerimizde küçük ama anlamlı bir hediyeyle döndük…


Tamatave’de geçen iki günün ardından, tekrar başkent Antananarive’ye döndük. Burada bulunan az sayıdaki camiyi gezerek, buradaki Müslümanlarla bayramlaştık. Türkiye’den geldiğimizi öğrenenler bize büyük bir ilgi ve alaka gösterdiler. Yine burada bulunan Emniyet Müdürlüğünü ziyaret ederek, ileriki dönemlerde başbakan olmasına kesin gözüyle bakılan Emniyet Müdürü ile tanıştık. Hoş bir sohbetin ardından, kendisine İHH’yı tanıtıp, kurumun amaç ve faaliyetlerinden bahsettik. Bu ziyaretin anısına, Emniyet Müdürlüğü’nün amblemini taşıyan bir plaketi armağan olarak kabul etmemiz istendi. Biz de seve seve bu küçük ama anlamlı hediyeyi kabul ettik.


Sömürgecilik döneminin bıraktığı yaralar, hala kapanmış değil ülkede


Madagaskar adası zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olsa da, diğer Afrika ülkeleriyle ortak kaderi paylaşıyor. Sömürgecilik döneminin bıraktığı yaralar, hala kapanmış değil ülkede. Burada halkın büyük çoğunluğu fakir. Madagaskar halkının ciddi manada yardıma ihtiyacı var. Nüfusun %10’unun oluşturan Müslümanlar için durum biraz daha kötü sayılır. Sefalete bir de devletle yaşanan sorunlar eklenmekte. Mevcut başbakanın Müslümanlarla ilişkileri olumlu gelişmiyor. Müslümanlar İslami faaliyetlerde oldukça temkinli bir yaklaşım içindeler. Bunun yanında camilerin ve okulların maddi yardıma ihtiyacı var. Öğretmenlerinin maaşlarını ödemekte zorlanan okullara rast geldik. Yerde halısı olmayan camilere girdik. Bütün bunlar oldukça düşündürücüydü bizim için. Burada üniversiteye devam eden gençlerle tanışıp, sohbet ettik. Hepsinin amaçları bir noktada birleşiyor: Okuyup ülkesine faydalı olmak. En büyük temennimiz elbette bu insanların öğrenimlerini bitirip ülkelerinin geleceğine yön vermeleri. Yine temennimiz Madagaskar halkının sefaletin önüne geçip, bir an önce refaha kavuşması.

Afrika - Sudan İzlenimleri

Afro-Arap Bir Sentez: Sudan
Yazan: Ser­hat Orak­çı
Bilim ve Sanat Vakfı, Bülten, 67, 2008

Su­dan’a ayak bas­ma­dan ön­ce, ora­da bu­ra­da is­mi­ni sık­ça duy­du­ğum ama hak­kın­da te­fer­ru­at­lı bil­gi sa­hi­bi ol­ma­dı­ğım sı­ra­dan bir Af­ri­ka ül­ke­siy­di gö­züm­de. Ulus­la­ra­ra­sı med­ya­da sık­lık­la “Dar­fur kri­zi” ile anıl­ma­sı, zih­nim­de de­vam­lı kar­ga­şa­nın ya­şan­dı­ğı bir at­mos­fer can­lan­dır­ma­ma se­bep­ti sa­nı­rım. Sı­cak bir ik­lim ku­şa­ğın­da ol­ma­sı ise, gö­züm­de can­la­nan bu kar­ga­şa­yı da­ha da de­rin­leş­ti­ri­yor­du. Ka­vu­ru­cu sı­cak al­tın­da ka­bi­le­le­rin bir­bir­le­riy­le sa­vaş­tı­ğı­nı dü­şü­nü­yor­dum. İs­ter is­te­mez bi­raz ür­kü­yor­dum. Ney­se ki ül­ke­ye ayak bas­tı­ğım­da işin öy­le ol­ma­dı­ğı­nı gör­düm.

Ye­ni bir coğ­raf­ya­da ge­çi­ri­len ilk ge­ce… Bö­lük pör­çük bir uy­ku. Gö­zü­mü her açı­şım­da da­ha sa­bah ol­ma­mış. Ku­la­ğı­ma ça­lı­nan ses­ler, gel­di­ğim yer­de alı­şık ol­du­ğum­dan fark­lı. Bir­kaç ara­ba­nın yol­dan ge­çi­şi. Is­sız ve ür­kü­tü­cü. Şeh­rin se­si fark­lı. Ge­ce kuş­la­rı­nın ötü­şü fark­lı. Ka­fa­mın üs­tün­de uğul­da­yan bir kli­ma. Oda­nın ta­va­nın­da çıl­gın­ca dans eden bir per­va­ne. Gün­düz­den ısı­nan oda du­var­la­rı hâ­lâ ra­hat­la­ma­mış. Bu­nal­tı­cı bir ha­va…

Sa­ba­hın ilk ışık­la­rı ile kız­gın gü­neş yük­sel­me­ye baş­lı­yor. Sa­ba­hın kö­rü ol­ma­sı­na rağ­men sı­cak­lık his­se­di­li­yor. Mus­luk­tan akan su­lar gü­neş­le bir­lik­te kı­zış­ma­ya baş­lı­yor. Sa­at öğ­le­ye yak­laş­tı­ğın­da mus­luk­tan akan su­ya el değ­mek müm­kün de­ğil. Sı­ca­ğa rağ­men şe­hir so­kak­la­rın­da adım­la­yan in­san­lar. O sı­ca­ğın al­tın­da kü­çük tez­gâh­la­rın­da sa­tış bek­le­yen es­naf­lar. Üzer­le­rin­de UN ya­zı­lı lüks jip­le­rin ara­sın­da te­laş­la do­la­na­rak tra­fik­te­ki araç­la­ra su sat­ma­ya ça­lı­şan ço­cuk­lar. Tam or­ta­ma alış­tı­ğı­mı dü­şün­me­ye baş­la­mış­ken, bir­den ay­lar­dan Şu­bat ol­du­ğu­nu ha­tır­lı­yo­rum. Mev­sim da­ha kış. Yaz yak­la­şı­yor.

Su­dan’a da­ir ya­zıl­mış bir­çok ya­zı­da şu ifa­de­ye rast­la­dım: “Af­ri­ka kı­ta­sı­nın en bü­yük ül­ke­si.” Bu doğ­ru. Su­dan, bu­lun­du­ğu kı­ta içe­ri­sin­de yü­zöl­çü­mü açı­sın­dan en bü­yük top­ra­ğa sa­hip. Tür­ki­ye’nin iki üç ka­tı bü­yük­lük­te bir ül­ke. Ama Su­dan’ı di­ğer Af­ri­ka ül­ke­le­rin­den da­ha ay­rı kı­lan özel­lik bel­ki de bir ge­çiş ül­ke­si ol­ma­sı. En ka­ba hat­la­rı ile ül­ke Arap dün­ya­sın­dan Af­ri­ka dün­ya­sı­na ge­çiş özel­li­ği ta­şır­ken, ay­nı za­man­da Müs­lü­man bir ik­lim­den Hı­ris­ti­yan bir ik­li­me ge­çi­şi de sim­ge­le­mek­te. Bir kuş gi­bi Mı­sır’dan Su­dan top­rak­la­rı­na, ora­dan da kı­ta­nın da­ha aşa­ğı­la­rı­na sü­zü­le­bil­sek, uç­suz bu­cak­sız Nil Neh­ri’nin ya­nın­da bu ge­çi­şi sim­ge­le­yen özel­lik­le­ri de gö­rür­dük sa­nı­rım. Çöl ik­li­min­den ek­va­tor­yal ik­li­me ge­çiş; Arap kül­tü­rün­den Af­ri­ka kül­tü­rü­ne ge­çiş; ca­mi­ler­den ki­li­se­le­re ge­çiş bu ül­ke­nin bir ucun­dan di­ğer ucu­na uzan­mak­ta. Bu özel­lik Su­dan’a di­ğer Af­ri­ka ül­ke­le­rin­de de sık­ça rast­la­nan bir mi­ras bı­rak­mış: çok kül­tür­lü­lük. Hem ka­bi­le­sel, hem de din­sel ma­na­da bir renk­li­lik gö­ze he­men çarp­mak­ta.

Ül­ke­nin baş­ken­ti Har­tum, tam da bah­set­ti­ğim bu ge­çiş nok­ta­sı­nın mer­ke­zin­de bu­lun­mak­ta. Ugan­da’dan çı­kan Be­yaz Nil ve Etop­ya’dan çı­kan Ma­vi Nil ne­hir­le­ri­nin bir­bi­ri­ne ka­vuş­tu­ğu “Ni­leyn” di­ye bah­se­di­len nok­ta­da yer al­mak­ta. Har­tum, ay­nı za­man­da ge­le­nek­sel ya­şam­dan mo­dern ya­şa­ma ge­çi­şi de sim­ge­le­mek­te. Özel­lik­le son yıl­lar­da ül­ke­de çı­kar­tıl­ma­ya baş­la­nan pet­rol ile baş­kent Har­tum’u “Af­ri­ka’nın Du­ba­i’si” yap­ma ha­ya­li de gün­de­me gel­miş. Baş­ken­tin Nil’i çev­re­le­yen be­re­ket­li top­rak­la­rın­da yük­se­len gök­de­len­ler ve ih­ti­şam­lı bi­na­lar bu de­ği­şi­min en bü­yük ha­ber­ci­si. Em­lak fi­yat­la­rı­nın ta­van yap­tı­ğı bu hav­za­da lüks otel­ler ve iş mer­kez­le­ri hız­la yük­sel­mek­te.

Su­dan var­lık için­de yok­luk çe­ken bir ül­ke. İn­san is­ter is­te­mez Hin­dis­tan’dan İn­gi­liz­ler ta­ra­fın­dan par­ça­la­nıp ge­ti­ri­le­rek Nil’in üze­ri­ne di­ki­len es­ki de­mir köp­rü­den aşa­ğı­da akıp gi­den İs­tan­bul bo­ğa­zı ge­niş­li­ğin­de­ki uç­suz bu­cak­sız neh­rin ses­siz se­da­sız su­la­rı­na ba­kar­ken böy­le dü­şü­nü­yor. Bu bi­le baş­lı ba­şı­na bü­yük bir ni­met bir ül­ke için. Su sı­kın­tı­sı­nın ya­şan­dı­ğı Sah­ra Hav­za­sı’nda böy­le bir su kay­na­ğı­na sa­hip ol­mak en az pet­rol ku­yu­la­rı­na sa­hip ol­mak ka­dar önem­li ol­ma­lı. İş ge­lip yi­ne Ba­tı’nın tek­ni­ğin­de tı­ka­nı­yor; bu su­yu de­ğer­len­dir­me­de, top­ra­ğa ak­tar­ma­da kul­la­nı­la­cak alet ede­vat­lar­da ki­lit­le­ni­yor. Kay­nak var ama tek­nik yok! Böy­le bir kay­na­ğa rağ­men ül­ke su sı­kın­tı­sı çe­ki­yor. Sö­mür­ge­ci İn­gi­liz­ler­den kal­ma alt­ya­pı ile ida­re edi­len ül­ke­de su eşek­le­rin çek­ti­ği tan­ker­ler­le ta­şı­nı­yor. Bu man­za­ra kar­şı­sın­da ben de ül­ke­yi ge­zen di­ğer ya­ban­cı­lar gi­bi ha­yıf­la­nı­yo­rum. Ola­yı ol­du­ğu gi­bi ka­bul­len­mek var­ken, bu neh­rin üze­ri­ne kaç ba­raj ku­ru­la­bi­le­ce­ği­ni he­sap­lı­yo­rum. Son­ra da ken­di ken­di­me kı­zı­yo­rum.

Baş­ken­tin tam gö­be­ğin­de di­ğer­le­rin­den mi­ma­rî ola­rak fark­lı bir ca­mi be­li­ri­yor. İn­ce el iş­çi­li­ği dı­şa­rı­dan bi­le he­men fark edi­le­bi­li­yor ve ca­mi­nin ya­kın­la­rın­da Os­man­lı pa­şa­la­rı­na ait tür­be­ler be­li­ri­yor. Tür­ki­ye’den ol­duk­ça uzak­ta ol­ma­ma rağ­men hâ­lâ Os­man­lı top­rak­la­rın­da ol­du­ğu­mu id­rak edi­yo­rum. Os­man­lı’nın yap­tır­dı­ğı ca­mi­ler­de iba­det et­me şan­sı bu­lu­yo­rum. Os­man­lı mi­ra­sı de­nen şey bu ol­sa ge­rek. Da­ha ca­mi­nin av­lu­sun­day­ken yer­li hal­kın “De­de­le­ri­niz…” di­ye baş­la­yan cüm­le­le­ri ile mu­ha­tap olu­yo­rum. Ko­nuş­ma­lar­dan an­la­şı­lan, de­de­le­rim ki­mi­le­ri­ne gö­re sö­mür­ge­ci, ki­mi­le­ri­ne gö­re ise kur­ta­rı­cı. İn­sa­nın du­rup bak­tı­ğı ye­re gö­re gö­rü­şü de fark­lı­la­şı­yor.

Ulus­la­ra­ra­sı kriz­ler­le is­mi­ni sık­ça duy­du­ğum, kat­li­am vs. id­di­ala­rı ile çal­ka­la­nan Dar­fur böl­ge­si­ne uzak de­ği­lim; bur­nu­mun di­bin­de. Baş­kent Har­tum’dan uçak­la iki sa­at­lik me­sa­fe­de. Ama baş­kent­te bir tu­haf­lık var… Bu­ra­da­ki­ler san­ki Dar­fur’u hiç duy­ma­mış gi­bi; kim­se­nin Dar­fur’dan bah­set­ti­ği yok. Kı­sa soh­bet­le­rim­de Su­dan­lı­la­ra sor­du­ğum­da ise, ağız­bir­li­ği et­miş­çe­si­ne Dar­fur’da so­run ol­ma­dı­ğın­dan, Ba­tı’nın ko­nu­yu bi­le­rek gün­dem­de tut­tu­ğun­dan bah­se­di­yor­lar. Tat­min edi­ci gel­mi­yor. Şa­şır­ma­mak müm­kün de­ğil. Baş­kent­te her­kes du­rum­dan hoş­nut gö­rü­nü­yor. Av­ru­pa ve Ame­ri­ka’nın id­di­a et­ti­ği kat­li­am­lar­dan kim­se ha­ber­dar de­ğil; bu du­ru­mu an­la­mak ol­duk­ça güç. Dar­fur san­ki ken­di ka­de­ri­ne terk edil­miş uzak­ta bir yer.

Baş­ken­tin beş on ki­lo­met­re dı­şın­da ise iş­ler de­ği­şi­yor. Pet­rol ge­li­riy­le in­şa edi­len gös­te­riş­li bi­na­la­rın ye­ri­ni der­me çat­ma ev­ler ve yo­lu ol­ma­yan en­ge­be­li so­kak­lar alı­yor. Baş­kent­ten uzak­laş­tık­ça fa­kir­lik da­ha da ar­tı­yor. Kır­sal ke­sim­ler­de ya­şam da­ha me­şak­kat­li. Alt­ya­pı yok. Eği­tim ve sağ­lık hiz­met­le­ri çok ye­ter­siz. İş­siz­lik ve has­ta­lık oran­la­rı yük­sek. Çev­re te­miz­li­ği yok de­ne­cek de­re­ce­de. Bü­tün bu olum­suz­luk­la­rın üs­tü­ne bir de sı­cak ek­len­di­ğin­de du­rum da­ha da tra­jik ha­le ge­li­yor.
Bü­tün bu olum­suz­lu­ğa rağ­men, Su­dan­lı­lar ta­vır­la­rın­da ve ina­nış­la­rın­da iç­ten, po­zi­tif ve gu­rur­lu. Di­ğer coğ­raf­ya­lar­da­ki Müs­lü­man­la­ra ör­nek teş­kil ede­cek ka­dar ma­ne­vi­yat­la­rı­na önem ver­mek­te­ler. Özel­lik­le na­maz­la­rı vak­tin­de ve ca­mi­de kıl­ma­ya bü­yük özen gös­te­ri­yor­lar. Baş­ka yer­ler­de na­dir rast­la­na­cak sün­net­le­ri ha­yat­la­rı­nın ru­ti­ni ha­li­ne ge­tir­miş­ler. Tüm olum­suz­luk­lar kar­şı­sın­da sa­bır gös­ter­mek­te ve ne olur­sa ol­sun mut­lu gö­rün­mek­te­ler. Ül­ke­de fa­kir­lik cid­di bo­yut­la­ra var­ma­sı­na rağ­men hır­sız­lık ora­nı çok dü­şük. Ço­ğu Af­ri­ka ül­ke­si­nin ter­si­ne, gü­ven­lik ya­ban­cı­lar için bi­le ol­duk­ça iyi. Af­ri­ka’da­ki ço­ğu ül­ke­nin ter­si­ne, AIDS ve te­ca­vüz va­ka­la­rı­nın ora­nı da çok dü­şük. Böy­le ni­te­lik­li bir in­san top­lu­lu­ğu­nu gör­dü­ğüm­de ül­ke hak­kın­da­ki tüm olum­suz­luk­la­rı unu­tu­yo­rum ve Su­dan’ın ge­le­ce­ği için umut­la­nı­yo­rum. So­kak­lar­da ya­lı­na­yak ge­zen ço­cuk­la­rın, iş­siz güç­süz bek­le­şen fa­kir in­san­la­rın du­ru­mu­nun iyi­le­şe­ce­ği­ne; has­ta­ne­ler­de­ki im­kân­sız­lık­la­rın, okul­lar­da­ki tüm so­run­la­rın gü­nü gel­di­ğin­de bir şe­kil­de hal­lo­la­ca­ğı­na ina­nı­yo­rum.

Pazartesi, Aralık 18, 2006

AFRİKA DİNİ LİDERLER TOPLANTISI

İSTANBUL-AFRİKA HATTINDA HAREKETLİLİK: AFRİKA DİNİ LİDERLER TOPLANTISI

Yazan: Faik DENİZ & Serhat ORAKÇI
Bilim ve Sanat Vakfı, Bülten, 62, 2006


İstanbul, geçtiğimiz günlerde renkli ve aynı zamanda oldukça önemli bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Afrika kıtasının değişik kültür merkezlerinden kalkıp İstanbul’a gelen katılımcılar rengârenk geleneksel kıyafetler içindeydi. İçerikten habersiz bir insanın kolaylıkla yanılarak kıyafet balosu sanabileceği toplantıda Afrika kıtasının değişik ülkelerinden gelen Müslüman liderler ağırlandı. Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği toplantı Burkina Faso, Çad, Kamerun, Madagaskar, Ruanda, Güney Afrika, Mali, Kenya, Kongo ve daha birçok ülkeden gelen temsilcilerin katılımıyla gerçekleşti. Üç gün süren toplantılar boyunca ‘Küreselleşme sürecinde dini kimlik’, ‘Afrika İslam ülkeleri arasında işbirliği’, ‘Dini eğitim ve öğretim alanında fırsatlar’ ve ‘Kültürel mirasın korunmasındaki temel yaklaşım ve tutumlar’ gibi değişik konu başlıkları ele alındı. Geldikleri ülkelerde en üst düzey İslami otorite kabul edilen temsilciler ülkelerindeki bilgi ve tecrübe aktarımını esas alan ve zaman zaman da duygusallaşan, sımsıcak konuşmalar yaptılar. Genel dostluk mesajları içeren konuşmalarda İslam’ın kendi ülkelerindeki serüvenini, geldiği son noktayı, Müslümanlar olarak yaşadıkları sıkıntıları ve Türkiye’den beklentilerini dile getirdiler. Afrika-Osmanlı ortak tarihi geçmiş göz önüne alındığında bir ilki gerçekleştiren toplantının ilk açılış töreninin Dolmabahçe Sarayı’nın Has Bahçeye bakan gösterişli Medhal salonunda yapılması ise Türkiye’nin Afrikalı Müslümanlarla kurmak istediği ilişkileri Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilendirmesi açısından iyi düşünülmüş simgesel bir jest olarak kabul etmek mümkün.

Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile ilişkilerinin seyrinde ‘Osmanlı mirasının’ önemli bir yere sahip olduğunu ortaya koymakta. Tarihçilerimiz Osmanlı İmparatorluğunun Afrika’ya yönelik geliştirdiği dış politikayı araştırdıkça tarihimizin bilinmeyen yönleri su üstüne çıkmakta. Afrika’daki Osmanlı mirasının sadece kıtanın kuzeyindeki Cezayir, Tunus, Mısır gibi ülkelerle sınırlı olmadığı Orta ve Güney Afrika coğrafyasında bile bu mirasa rastlandığı bugün bilinmekte. Toplantıda konuşan liderlerin bu mirasa sık sık atıfta bulunmaları aslında Osmanlı’nın bu kültürlerle ne tür bir ilişki içinde olduğunun güzel bir özeti mahiyetindeydi. Üç gün süren toplantılar boyunca Afrika’lı Müslüman liderler her fırsatta Osmanlı’ya duydukları sevgi ve minneti dile getirdiler.

Her ne kadar Başbakan ve Dışişleri Bakanı böyle önemli bir toplantıya mazeret göstererek katılamadılarsa da Afrika Müslüman Liderleri Toplantısının önemli konukları vardı. İslam Konferansı Örgütü(İKÖ) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Devlet Bakanları Mehmet Aydın ve Beşir Atalay gibi isimler konuşmacılar arasındaydı. Türkiye’yi temsilen yaptıkları konuşmalarda önemli dostluk mesajları verdiler. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ev sahibi statüsüyle üç gün süren toplantılar boyunca hep misafirlerle beraberdi ve yer yer ikili görüşmeler yaptı. Hatta Enerji Bakanı Hilmi Güler de ‘Geçiyordum uğradım…’ diyerek ortaya çıkıp küçük bir konuşmayla toplantıyı renklendiren simalardandı. Dolmabahçe’deki açılışta Afrika kıtasını temsilen konuşan kişi Afrika İslam Konseyi Başkanı Hasan Abubekir Hüseyin’di. Coşkun konuşmasıyla ayakta alkışlanan Hüseyin, İstanbul merkezli bir genel sekreterliğin derhal kurulmasını ve Afrika kentlerinde temsilcilikler açılmasını teklif etti. Bizce, bir ilk olması açısından büyük öneme sahip bu toplantının belki de en büyük eksiği Kuzey Afrika’da lider konumdaki Mısır ile Orta Afrika’da etkili bir güce sahip Nijerya’dan hiç katılımcının olmamasıydı.



1.5 milyara yaklaşan nufusu ile Afrika, bir yandan sömürgeci güçlerin iki-üç asırdır dayattığı siyasi ve sosyal kimlikten kurtulmaya çalışırken, bir yandan da yeni sosyal ve siyasal kimliğini belirleme uğraşındadır. Daha mecrasını bulmamış bu muğlâk ve çetin arayıştan, sömürgeci dönemde olduğu gibi kendilerine has ne varsa kaybedip varacakları yeni bir kimliği tasvip etmeyecekleri muhakkak. Bununla beraber kendi kimliklerini yok saymayacak fakat onu zenginleştirecek yeni kimliklere acık olacaklardır. Hâlihazırdaki Afrika’nın hassas olduğu bu mevzuyu, toplantıda bir konuşma yapan Prof Bakari’nin şu ifadesi çok güzel özetlemektedir: ‘ kimlik kaybetmeksizin yeni kimlikler elde etmek’. Dolayısıyla Afrika ile kurulacak bütün ilişkilerde eşitlik ilkesine samimi vurgu yapılmalı, üstünlük aşağılık hatta gerekirse liderlik gibi kavramlardan uzak durmaya özen gösterilmelidir.

Afrika’nın bu kimlik değişimi sürecinde yeni aktörler devreye girerken (Çin gibi), eski sömürgeci aktörler de yeni tebdil-i kıyafetlerle bu boşluğu doldurma peşindedirler. Türkiye ve diğer İslam ülkelerinin bu kara coğrafyanın insanlarına, bilhassa kendilerine karşı sorumlu olduğumuz Müslümanlarına, yeni bir trajik serüvenin yaşatılmaması ve stratejik dengelerin kendilerinden yana kurulması için etkin ve onurlu aynı zamanda kurumsal yapılarla desteklenen ilişkiler ağı kurmalıdırlar.


Toplantıda pek dile getirilmese de, Afrika da birçok yerde bizzat müşahede etme olanağı bulduğumuz bir noktaya işaret etmek istiyoruz. Afrika Müslümanları çok değişik topluluklardan müteşekkildir. Özellikle Sab-Sahara da siyah müslümanları yanı sıra, başta Hintli Müslümanlar olmak üzere birçok farklı etnik yapıdan Müslüman vardır. Afrika problemleri olarak sayılan açlık, sefalet ve kıtlık, Hintli ya da diğer Müslüman gurupların problemi değil, bilakis yerli siyahların pençeleştiği problemlerdir. Dolayısıyla bunlarla mücadelede, öncelikli olarak işbirliği yapılması, muhatap alınarak kurumsal yapılar ve organizasyonlara sahip olunmaları sağlanması gereken bu yerli zenci Müslüman guruplar olmalıdır. Aksi takdirde problemlerin çözümü ağırlaşacak ve asıl Afrika bir kez daha ihmal edilmiş olacaktır.

Toplantının dini liderler seviyesinde yapılması, kanımızca, çok önem arz etmektedir. Teatisi yapılan fikirlerin ve alınan kararların Afrika’da tabana (halkta) yayılması ve onda mâkes bulması çok daha kuvvetle muhtemeldir. Bu açılımın köklü ve kalıcı olabilmesi için de kurumsallaşmış bir yapıda devamlılığı esas alan bir açılım olması ve bu doğrultuda desteğin devam etmesi çok önemlidir.

Netice olarak, Afrika Müslüman Liderler Toplantısından şu ortak görüşler çıktı denebilir. Öncelikle Türkiye’nin, Afrika’nın ve diğer Müslüman ülkelerin küreselleşmenin yol açtığı sorunlarla mücadelede ortak bir duruşu benimsemesi. Dini eğitim konularında geliştirilebilecek çok yönlü ilişkilerin zemininin şimdiden oluşturulması için çalışmaların bir an önce başlatılması. Sivil yardım kuruluşlarının Afrika ülkelerine bir plan dahilinde kanalize edilmesi. Kıtadaki Osmanlı eserlerinin tespit edilmesi, gerekli onarımın yapılması ve bu eserlerin tanıtılması için fon oluşturulması. Bu tür toplantıların periyodik olarak devam ettirilmesi. Kamuoyunun Afrika konusunda bilinçlendirilmesi. Ve Türkiye ile Afrika ülkeleri arasında öğrenci değişim programlarının desteklenmesi. Toplantıların bitiminde Ali Bardakoğlu tarafından okunan on altı maddelik sonuç bildirgesinde özellikle şu maddeye vurgular yapıldı: “Bugün Afrika’da açlık, sefalet, kıtlık, ırkçılık, ölümcül hastalıklar, cehalet, inanç özgürlüğünün kısıtlanması gibi sorunlar ülkeden ülkeye değişmekle beraber, kendini en geniş problemler olarak hissettirmektedir. Ayrıca insanların sosyal ve ekonomik sorunları dinsel amaçlar uğruna istismar edilmektedir. Bu tür sorunlara karşı insanlara çözüm yollarının genel ilkelerini sunan İslam’ın Afrika kıtasındaki durumu, bütün Müslümanların ve dini kurumların haberdar olması gereken bir konudur.” Tüm toplantılar boyunca en az bu madde kadar kabul gören başka bir önemli görüş daha vardı. O da İslam dininin Afrika’ya girişinin İslam’ın yayılışının ilk yıllarına, Habeşistan göçüne, kadar gittiği ve bin beş yüz yıldır İslam’ın Afrika’da yayıldığı gerçeğinden hareketle bu mirasa hep beraber sahip çıkılması gerektiği idi. Son olarak, Afrika liderlerinin bütün konuşmalarında her alanda ‘Türkiye ile işbirliği’ isteklerini ortak bir söylem haline getirdiklerini de belirtmekte fayda var.

Çarşamba, Kasım 08, 2006

Afrika - Tanzanya'dan Notlar


AFRİKA'NIN GERCEĞİ: CÖMERTÇE PAYLAŞILAN FAKİRLİK

Yazan: Asuman KALUFYA


Tanzanya'da toplumun görünen iki yüzü var. Birinci yüzün yansıttıkları, toplumun yüzde doksanını kapsayan fakirliğin getirdiği sefalet manzaraları. İkinci yüz, çoğunlukla diğer etnik grupların oluşturduğu insani yaşam standartlarını yansıtan manzara. Yerli siyahların aksine, Hint, Arap ve Batı kökenlilerin insani standartlara uygun evleri, okulları, hastaneleri var. Düzenli bir işleri ve gelirleri var. Bu iki manzaranın ortaya koyduğu sonuç ise net, orta tabaka yok. Zengin çok zengin, fakirin ise hiçbirşeyi yok. Yerli halkın içine girip, onların hayatlarıyla azıcık hemdem oldumu insan, yüzüne çarpan gerçekler ruhunu şok etmeye, zihnini allak bullak etmeye yeter. Zira bazen fakirliğin boyutları o kadar derinleşir ki, adım attığınız her yerde, üstüne gitmeye çalıştığınız her meselede sefaletin binbir boyutuyla karşılaşırsınız. Fakirliğin beraberinde getirdiği sefalet, sonunda felaketler zincirine dönüşerek devam eder gider. İçinde yaşadığım insanların bu durumunu defalarca müşahade ettim. Gördüğüm, bildiğim, hemdem olduğum insanların fakirlikği sefaleti. Felaket zincirine bağlanmış yaşamlarının ruhi dengemi alt üst ettiği zamanlar çok oldu.


Örneğin Kinondoni semti, Darüs Selam'ın en fakir bölgelerinden biri. Burada yaşyan çok yakınlarım var. İnsanların öbeklendiği daracık sokaklar taş, çukur, çamur, toz ve her türlü pislikle kaplı. Bu sokaklarda karşılaşan iki arabanın yanyana geçmesi şoförlerinin maharetine bağlı. Evler üst üste, yanyana yığılmış karton kutular gibi; eğer bunlara ev denirse. Üç beş ailenin ortaklaşa kullandığı tuvalet niyetine çakılmış tahta veya teneke kabin yeralır evlerin aralarında bir yerlerde. Etrafa yayılmış pis kokulu çöpler arasında cılız tavuklar, civcivler eşelenir. Duvar diplerinde yere oturmuş kadınlar, erkekler, çoğu işsiz güçsüz sadece vakit geçirir. Oyuncağı, salıncağı, kaydırağı olmayan toz, toprak ve çöplerle oynayan çıplak ayaklı, üstü başı kirli, elbiseleri yırtık çocuklar etrafa yayılmış. Her köşe başında mangallarda kızartılan balık, patates, kasava, muz etrafın tozuna, pisine, çöpüne aldırılmadan yenir ve satılır. Afrikalıların vazgeçemeyecekleri tek şey müzik ve dans, Kinondoni'de de yaşamın vazgeçilmezi. İçiçe, sırt sırta kondurulmuş evlerden, derme çatma dükkanlardan en yüksek tondan haykıran yerli rap müziği eşliğinde çılgınca dans eder gençler. Dans ederken de adeta müziğin ve dansın ritminde kendilerini kaybederler. Onları izliyorum... Sanki tüm dünya onları seyrediyormuşcasına yaptıkları işi, yani dansı büyük bir coşkuyla icra ediyorlar. Figürleri sonsuz bir özgüven ve itinayla yerine oturtuyorlar. Takla atmalar, tek ayak üstünde dönmeler, saltolar, sanki onları fakir ve sefil mahallelerinden alıp meşhur diskoların ışıklı, şaşalı pistlerine götürüyor. İşi ve aşı olmayan bu gençler, Michael Jakson ve muadili siyah şarkıcı ve dansçıları her daim dinleye, izleye ve bir gün bu fakirlikten kurtulup onlar gibi olabilme hayaliyle o figürleri öylesine talim etmiş ve benimsemişler ki. Onlar için dünyada belki daha önemli bir şey yok. Sokak ortasında, insanlar arasında, toza toprağa bulanarak, vücutlarının her kıvrımını hareket ettirerek icra ettikleri bu işi, hayatlarının tek gayesi, tek ciddi meselesi gibi algılıyorlar. Michael Jakson ve pek çok ünlü zenci de fakir gettolardan çıkıp sivrilmemişler miydi? Böylece zengin olup fakirlik zincirlerinden kurtulmamışlar mıydı? Neden kendileri de olmasındı? İşte hayatlarını kurtarmanın, fakirliğin zincirlerini kırıp zenginliğe koşmanın yolu. Zira fakirlikten zenginliğe koşmada okul ve eğitim yolu, onurlu bir iş kurma yolu, onurlu bir kazanç elde etme yolu, hemen hepsi kapanmış onlar için. Kinondoni'nin gençleri için.


Okul, eğitim, onurlu bir iş ve iyi bir gelir elde etme yolları kapanmış. Kinondoni insanı için felaketler zincirine takılma ihtimali çok yüksek. Nitekim gün geçmiyor ki, orada bir kavga, bıçaklama, yaralama, yan kesicilik, cinsel taciz, fuhuş olayı duyulmasın. Her köşe başında derme çatma bir bar ve 50-100 şilinge doldurulan kadehler. AIDS, alkolizm, çocuk yaşta fuhuş... Kimse yadırgamıyor, ayılamıyor, çekinmiyor ve gizlemiyor.


Kinondoni'de müslüman da var hıristiyan da. Ama fakirlik ve çaresizlik aynı olunca dini değerlerin anlamı buharlaşıp yok oluyor. Geleneksel olarak müslümanlığına bağlı kalmaya çalışanlarda da en azından ihlas ve saffet neredeyse tamamen tükenmiş.


Belki birçoklarımız bilmez temiz bir toplum içinde yaşamanın kıymetini. Dini ve manevi değerleri ışığında, inancını hayatına taşıyabilmenin, onurlu bir hayat yaşamanın değerini. Oysa öylesine zordur ki, pislik içinde temiz kalabilmek. Çamurlu bir yolda, çamura batmadan yürüyebilmek neredeyse imkansızdır. Hiç yoksa çamur sıçrar paçalarına insanın. İşte Kinondoni'de ve Tanzanya'nın daha bir çok yerlerinde, çamura batmadan yoluna devam etme mücadelesi veren, temiz kalabilmek için adeta debelenen müslümanlar yok mudur? Var ve daima da olacaktır. Ama ne kadar çabalarsa çabalasın çamur bir yerden ona da sıçrıyor. Pislikten kaçabilmenin yolu yok, fakirlik ve sefalet zincirinden kurtulmadıktan sonra. Evet gerçekten başka yolu yok. Bunu ne yazık ki, ruhum alt üst olarak defalarca gördüm. Pisliğe bulaşmadan temiz kalabilmek, çamurda yürüyüp ayaklarını çamurdan koruyabilmek ve böylece hayat yolculuğunu başarıyla tamamlayabilmek dünyanın en zor işidir. Pek çokları bunu bilmez. Dolayısıyla yaşadıkları temiz hayatın ve temiz toplumun da kıymetini bilmez.


Dünyanın başka başka yerlerinde de fakirliğe düçar olanlar vardır elbette. Ama o fakirlik derinleşip sefalete dönüşmeden bir toplumsal destek, bir mümin kardeşin kardeşine yardım eli veya bir sosyal dayanışma ya da bir sosyal devlet desteği ulaşır. Belki de fakirliğe son verecek çözümler üretilir. Eğer bunlardan hiçbiri olmazsa Afrika'daki vahim durumlar, sefalet ve felaket manzaraları hasıl olur. Nitekim Tanzanya'da olduğu gibi pek çok Afrika ülkesinde fakirliğin önünü kesecek idari çözümler üretilmediği gibi, fakirlere yardım eli uzatacak sosyal ve siyasi kurumlar da yok. Halkın çoğu zaten fakir. Cömertçe paylaştıkları tek şey, fakirlik. Paylaşacak daha fazla şeyleri yok. Zaten bir tas olan aşı, lokma lokma paylaşıyorlar. İki göz kibrit kutusu evi 10-12 nüfus paylaşıyor. 3-5 evin halkı küçücük bir teneke kabini tuvalet, banyo ihtiyacı için paylaşıyor. Bir çeşmeyi 10-15 evin halkı paylaşıyor, ya da bir su kuyusu tüm mahalle veya köy halkının ortak ve tek su kaynağı oluyor. Adı okul olan tek sınıflı bir kulübeyi ilkokul çağı her yaştan 40-50 çocuk paylaşıyor. Öğrenci yurtlarında tek kişilik bir yatak 2, hatta 3 öğrenci tarafından paylaşılıyor. Varsa elbise, ayakkabı, çanta vs. herkes birbiriyle paylaşıyor.


Aslında paylaşımın en büyüğünü, en hadsizini gördüm burada. Onlar yoklukta, kılıta, azlıkta paylaşanlar. Ellerinde ne varsa tümünü taksim edenler. Bollukta, çoklukta paylaşmak kolay. Biz hep kolay olan infakı yaşadık. Oysa zor olan, onları yaptığı gibi yokken verebilmek, azken paylaşabilmek. Bir şekeri 3-5 çocuğun sırayla yaladığını gördüm. Bir bisküviyi ön dişlerini itinayla kullanarak, diğerinin ıssırık hakkına tecavüz etmeden koparma becerisini gösteren halka olmuş çocuklar gördüm. Bir çift terliğin teki kendi ayağında, diğeri başka çocuğun ayağında tek tek kullanıldığını gördüm. Bir tas mısır unu bulamacını sağ ellerinin parmak uçlarıyla minik minik koparıp yiyerek 8-10 kişinin doyduğunu gördüm. Donatılmış masalardan aç kalkanların aksine onlar her zaman az yiyip tok olmak zorunda olanlar. Hesapsızca tüketip yine de gözü, gönlü doymayanların aksine onlar tüketmeden doymak zorunda olanlar. Her şeyin fazlasıyla sahibi olup yine de mutlu olamayanların aksine, onlar hiçbir şeyi olmayan mutlular. Bolluk içinde yokluktan yakınıp şükrü diline ve gönlüne getiremeyenlerin aksine, onlar yokluk içinde şükredebilenler. Ve sahip olduğu zenginlikleri başkalarıyla paylaşamayanların aksine, onlar sahip oldukları herşeyi pervasızca paylaşanlar. Onlar fakirlik ve sefalet zincirleriyle başetmek zorunda olan mahsun kullar.

Asuman Kalufya
16.05.2006
Darus'Selam
Köy Çocukları

Salı, Kasım 07, 2006

GÜNEY AFRİKA MÜSLÜMANLARINA DAİR

GÜNEY AFRİKA MÜSLÜMANLARINA DAİR
Yazan: Faik DENİZ

Müslümanların Güney Afrika serüveni 1648 de başlar. Bu tarihten sonra, bilhassa 1700’lerden sonra, Hollandalılar ve İngilizler, Malezya ve Hindistan’dan birçok kişiyi değişik işlerde kullanmak amacıyla, köle olarak, bu ülkeye getirmişlerdir. Çok azda olsa bir kısmının işadamı olarak geldiğini not etmekte fayda var. Getirilmesinden Murat ihtiyaç duyulan iş-gücünü sağlamakla beraber siyah ırk ile kolonyalist beyaz ırk arasına tampon, ara, bir ırk yerleştirmekti. Buna nüfusu kendilerinden çok fazla olan siyahlarla beraber olmanın muhtemel tehlikesine karşı öngörülmüş bir tedbir de diyebiliriz. Bugün hala, gecen bunca zamana rağmen, Malay ve Hintlilerin bu iki aşırı uç arasında tampon olma vazifesi gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz

Güney Afrika Müslümanlarının yaklaşık 350 yıllık kölelik ve baskı döneminde ‘islami değerler’ onların en büyük dayanak ve direnç noktası olmuştur. Siyasal ve kültürel olarak dıştan çetin bir kuşatmaya maruz kalan Güney Afrika müslümanları, dinin iç dinamikleriyle tamemen yozlaşmaktan ve asimile olmaktan korunmuşlardır.

Hintliler ve Malaylar da genelde Müslüman olmayan Siyahların maruz kaldığı benzer baskı ve kolonyal bir süreçten geçmiştir. 150 yıl boyunca (1654-1840) müslümanların mescid inşa etmelerine, islami öğretmelerine ve herhangi bir şekilde dini amaçlı toplanmaarına izin verilmemiştir. Kanunen yasaklanmıştır. Böyle yapanları, mal varlıklarını ellerinden almak, ülkeden çıkarmak ya da ölüm cezasına çarptırmak suretiyle cezalandırdırmışlardır. Milliyetçi Partinin (National Party) 1948’ de başlattığı ‘Apartheid’ de yanı ırk esasına dayanan, beyaz ırkın üstün, siyah ve diğer tonlarının aşağılık ve düşük sayıldığı ayrımcı sistemde, Musulümanlar da Siyahlar gibi belli gettolarda yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Bütün bunlara rağmen Hint ve Malay müslümanları değerlerini kaybedip tümüyle parçalanmamışlardır. Aksine bu dışsal baskı, içsel olarak bütünleşmerine sebeb olmuştur.

Siyahlar, Hintlilerin ve Malayların aksine, tümüyle değerlerini kaybeden neye nasıl niçin inandığı belli olmayan garip bir millet olmasında, onların Hintliler ve Malaylar gibi onları da motive edecek sağlam içsel değerlerden yoksun oluşlarına bağlamak mümkündür. Siyahların sosyal, siyasi ve bireysel duruşlarını belirleyecek ciddi zihni ve manevi güç kaynaklarından yoksun oluşları, onları sömürgeci ve kapitalist saldırılar karşısında kırılgan yapmıştır. Çünkü var olan değerleri sömürgeci-Avrupai etkiler karşında erimiştir. Siyahlar kültürü ve değerleriyle kırılmaya uğramış mecralarını kaybetmişlerdir. Bugünlerde toparlanma emareleri görülsede bunun ciddi bir toparlanma olduğunu söylemek çok zor.

1994 devriminden sonra bu ülkenin büyük pazarı herkese açıldığı gibi siyahlarada açılmıştır, fakat siyahların şahsi girişimciliğin eksikliği sebebiyle olsa gerek şimdilik bu piyasada çok etkin olduğu söylenemez. Burada normal bir toplumla karşı kaşıya değiliz, yüzyıllardan beri devam eden sömürgeçiliğin ortaya çıkardığı öz-güvenden yoksun pasifleştirilmiş bir toplumla karşı karşıyayız. Bununla bereaber siyah nüfusunun yüzde çoğunun Eidse musallat olduğu gerçeği vahim bir tablo ortaya çıkarıyor.

Siyahlar hala bunu önlemek için ciddi bir kararlılık gösterememişlerdir. Siyahların tek umudu tıbbın bulacağı bir ilaç. Halihazırda önerdikleri tek çare: kondom. Müslümanların önerisi ise aile kurumunun güçlenderilmesi. Pek net olmayan bu ortamda siyahların en belirgin eğilimlerinin, kapitalistleşme ve kültürel olarak hıristiyanaşma olduğu söylenebilir.

Hintli müslümanların Afrika’ya geldiklerinde yaptıkları ilk icraat yerleştikleri yere küçük bir mescid açmak olmuştur. Hemen akabinden çocuklarını eğitecekleri medrese tesis etmişlerdir. Mevlana dedikleri hocalarını da Pakistan ve Hindistandan getirtmişlerdir. Böylece Hint- İslam düşüncesi burada devam etmiştir. Bu medreseler zamanla kendi hocalarını yetiştirmeye başlamıssada Hindistan ile bağlarını sürekli korumuşlardır. Bu iki kurum hintli müslümanların geleneksel düşünce dünyasını oluşturan ve şekillendiren en önemli iki kurum olmuştur. Modern ilimlerin öğretilmesi gerekliliğinden hareketle 1980 sonra medreselerin hariçinde İslami Okullar ( Müslim Schools) açmışlardır. Bu okullar hem dini hemde islami ilimlerin okutulduğu okullarıdir. Yeni okulların açılması medresenin önem ve hayatiyetine helal getirmemiştir. Toplumun önderlerinin( Mevlanaların) hemen hemen çoğunun hala medreselerden yetişmiş ve yetişiyor olması bunun delilidir. Düşünce bakımından farklı eğilim ya da yöntemlerinin olduğunu söylemek çok zor çünkü her iki kurumunun aynı sivil toplum kuruluşu ( tebliğ cemaatı) tarafınfan organize ediliyor. Ama her iki kurumun birbirinden farklı misyonları eda ettiği muhakkak.

Medrese ekolü dini düşüncenin toplum içerisinde güçlü birşekilde varolmasını sağlamakla birlikte bir kaç proplemi beraberinde getirdiği söylenebilir.

1. İhtiyaç fazlası mevlana yetiştirmesi: yetişen mevlanaların istihdam dileceği cami ve medreseler sınırlıdır. Yıllar süren eğitimin ardından mezun olan mevlanaların daha sonra ticarete atıldıkları görülmüştür. En trajik olanı buralardan mezun olan siyah muslumların durumudur. Bunlar ne kendi medreselerini oluşturabiliyorlar nede kolay kolay ticarete atılabiliyorlar. Bütün medrese ve dini okulların Hintliler tarafından oluşturulup kontrol edilmesi bu kurumlarda siyahların iş bulma imkânı çok sınırlandırıyor.

Bu potansiyelin daha farklı alana kanalize edilerek faydalanılması gerekir. Yönlendirme ya da daha aktif faydalanması projesi sadece Güney Afrika düşünülerek değil bütün Afrika ve ihtiyaçları düşünülerek istihdam edilmeleri gerekmektedir. Afrikanın değişik bölgelerinde kurumlamlar açılark mezun olanlar oralarda istihdam edilmelidir.

2. Orta afrikadan güney afrikaya kadar bütün ülkelerde müslümanların nüfus bakımından azınlık olduğunu düşündüğümüzde bunlara sadece medreseyi eğitim ocağı olarak sunmak müslüman azınlıklara büyük zarar verdiği muhakkaktir. Sadece medrese eğitiminin olduğu yerlerde müslüman azınlıklar ülkenin siyasal, sosyal ve kültürel ağından soyutlanarak kendi içine kapanik, hatta kendi ihtiyaçlarına dahi cevap veremez duruma gelmişlerdir. Güney afrika hariç sadece medresenin eğitim kurumu olduğu siyah ülkelerde müslüman doctor, müslüman mühendis, müslüman öğretmen, müslüman politikacı görmek adeta imkânsızlaşmıştır. Dolayısıyla müslümanlar hem sayısal olarak azalmış hemde ülke içinde etkilerini büyük ölçüde yitirmişlerdirdir. Çünkü modern eğitim veren okullar misyonerlere ait oluğundan o okullara giden müslüman çocuklar zamanla hıristiyanlaşmışlardır. Mozambik bunun için güzel bir örnek sayılabilir.

3. Bazı müslüman ülkeler siyah müslümanlara ilahiyat fakültelerinde okumak üzere burs veriyorlar. Takdire sayan bir davranış. Ünüversiteyi bitirdikten sonra kendi ülkesine dönen siyah öğrenciler nerde istihdam olunacakalar? Medreselerde mi? Kaç medrese var ki? Ekonomic özgürlüğünü kazanamamış, sıkıntılarla pençeleşen toplum ve önün bireyinden dine hizmet etmesini beklemek çok idalist ya da gerçekçi olmayan bir beklentidir. Emek verilmiş bu müslümanlar, toplum çarkları arsında ezilip kayboluyorlar. Dolayısıyla müslüman ülkelerin burslarını tahsis ederken yeniden düşünmesi gerek. İlahiyat için burs ayırdıkları gibi tip, mühendislik, sosyal ve siyasal bilimler için de Afrika öğrencilerine burs vermelidirler. Eğer böyle yaparlarsa müslüman siyah öğrenciler, ükelerine gittiklerinde rahat iş bulabilir toplumlarına her yönden katkıda buludukları gibi ilahiyat mezunu ogrencilere de hizmet edebilmeleri için gerekli desteği sağlamış olacaklardır.

4. Medrese modelinden ziyade hem dini hemde modern ilimlerin okutulduğu okullar afrika sathında geliştirilmelidir. Dini ilimler o öğrencilerin manevi hayatını tanzim ettiği gibi kendi kimlik ve benliklerinide muhafaza etmesini sağlayacaktir. Bunu söylerken medreseye toptan ret etmeyi doğru bulmuyoruz. Medresenin ifa edeceği diğer kurumların ifa etmekte zorlanacakları fonksiyonarı vardır. Dolayışyla medrese de toplumun ihtiyaç duyduğu kadarıyla kadar korunmalıdır.

Güney afrika müslümanları siyasetle yakın ilişkileri olmuştur. Güney afrika tarihinde siyasete atılan ilk kişi Osmanlı’nin 1873’te oraya göndediği Ebubekir Efendinin oğlu Ahmet (Achmet) olmuştur (1894). Bu İngilizleri çok tedirgin etmiş seçimlere aday olmaması için kanun değişikliği dahi yapmışlardır. Sömürgeci ve Apartheid dönemlerinde birçok Müslüman ‘Afrika Ulusal Congresi’ (ANC) çatısı altında önün değişik kademelerinde özgürlük mücadelesine katılmışlardır. Müslüman çoğu parasal yardım ile Siyahların bu organizasyonuna destek vermiştir. Bu yüzden birçok müslüman hapse atılmış, sürgüne gönderilmiş ve canlarını vermişlerdir. İmam Abdullah Harun bunlardan biridir. Bütün bu ortak çabalar netice vermiş Mandela 27 yıllık hapisten sonra çıkmış ve Apartheid 1994’te yıkılmıştır. Müslümanlar ilk defa oy kullanma hakkı elde etmiş ve bu ülkenin bütün vatandaşlık haklarına sahip eşit yurttaşları olmuşlardır.

400 yılldır beklenen özgürlük gelmiş, Siyahi, Hindlisi, Malayı, Beyazı ve renklisi ve renksizi özgür olmuştur. Dünyanın en özgürlükçü anayasasını oluşturulmuş, insanlar arasındaki fiziki engeller kaldırılmıştır. Fakat şuuraltlarına çizilmiş sınırların 94’ ten bu yana ortadan kalktığını söylemek çok zor. Siyahların ve Hintlilerin siyasal özgürlükleri, şuuraltlarının yıllardır maruz kaldığı baskı zincirini kıramamıştır. Onlar hala beyazlar karşısında psikolojik eziklik hissettikleri kesin. Bu özgürlüğün de kazanılması için en az bir kuşağın değişmesi gerek.

Beyaz, Siyaha ve Hintliye ‘ben’ sizden üstünüm demiş öyle muamele etmiştir. Maalesef Hintliler de Siyaha donmuş, belki alenen söylemesede davranışlarıya, üstünlüğünü ima etmiştir. Bu davranışlarının siyahlar için kaba ve incitici olduğu döylenebilir. Müslümanın zihni dünyasında olmaması gereken ırkçılığın Hintli Müslümanlar sırayet etmesinde iki neden sayılabilir. Evvela onları yargılarken olayın yanlışlığı veya doğruluğundan ziyade onları anlamaya çalışmak daha doğru olsa gerek (anlamaya çalışmanın bir yönüyle hak verme olarak telakki edilebilme ihtimaline binaen bu çabanın ustu örtülü bir şekilde de olsa bu yanlısı meşrulaştırma gayreti olmadığını belirtmek isterim). Apartheid döneminde toplum ırklara bölünerek hakları ırklarına göre tanzim edilmiştir. Değer ve ırk kavramı adeta bütünleşmişti. Beyaz herzaman iyi siyah herzaman kötüydü. Bu çirkin düşüncenin Hintli Müslümanlar arasında neşvu-nema bulmasına sebep olduğunu söylenebilir. İkinci bir sebep te kast siteminin hala bugün Hint kültüründe hayatiyetini sürdürüyor olmasıdır. Kast sistemi de toplumu belli hiyaresiye göre dörde böler ve birini diğerine üstün tutar. İşin ilginç tarafı Hindistandaki cast sisteminde üst sınıfın ten renkleri alt sınıf castlara nazaran daha açık olduğu biliniyor. Kendini siyahtan daha açık tenli gören Hintlilerin siyahları aşağı ırk görmesinde bunun meşrulaştirici bir rol oynayabileceği söylenebilir.

Güney Afrika’da İslamiyet Hintlilerle özdeşleşmiştir. Bundan dolayı Siyahlar, uzun bir sure, islamiyeti sadece Hintlilerin din olarak telakkı etmişlerdir. Hintli olmayan bir müslüman gördüklerinde şaşırdıkları defaatle müsahade etmişimdir. Hintlilerin islamiyet gibi bir değeri sadece kendilerine mahsus kılma eğilimleri ve siyahlara davranış biçimleri iki millet arasına belli bir mesafe koymuştur. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde İslamin neden Güney Afrika Siyahları arasında yayılmadığını anlayabiliriz.

1994’ten sonra her türlü rahatlığa kavuşan müslümanlar şimdilerde değişik proplemler ile karşı karşıya kalmışlardır. Daha önce devletin belirlediği bölgede kalmak zorunda olan müslümanlar devrimden sonra istedikleri yere taşınmışlardır. Bir başka deyişle dış etkilere kapalı bir ortamdan dış etkilere açık hale geldiler. Bu durumdan en çok gençlerinin etkilendiği söylenebilir. Bir yönüyle ciddi bir kimlik kirizi yaşadıkları söylenebilir: Geleneksel Hint-Müslüman kimliği ile seküler kimlik arasında bir kimlik kirizi.

Baskı döneminin şartlarında doğan gelişen islami cemaatler ve onların metodlarının gençleri yeni dönemde tümüyle tatmin ettiği söylenemez. Yeni dönemde toplumun müslüman öderlerinin yeni şartları iyi okuyup tahlil etmesi gerekir. Yetişen yeni kuşağın özellikle üç mühim husus arasında sağlam bir denge kurmaları gerekmektedir.

1. kendileriyle içinden çıktıkları toplumaları arasında keskin bir kırılmaya mahal vermeyecek sağlam bir duruş sahibi olmaları gerekir.(müslüman toplumun kendi içinde kuracağı ilişkiye işaret eder)
2. bunu yaparken beraber yaşamak zorunda oldukları diğer milletlerle olgun ve onurlu olduğu kadar her türlü nefret duygusundan arınmış bir ilişki kurmalıdırlar.
3. herikisini de yapabilmek içinde kendilerini toplumda saygıdeğer kılacak kabiliyetlerle donanmış olmaları gerekir. Çünkü kabiliyet ve yetenek de bir güçtür.

Bunu başarmak için her bir ferdin ‘zaman’, ‘kabiliyet’ ve ‘topluma hizmet’ arasında arasında sağlıklı bir denge gözetmesi gerekir. Bu aslında insanın vaktini nasıl tanzim etmesi gerektiğine işaret eder. Vaktinin tümünü sadece kendine yâda herksein kendine göre tanımladığı topluma hizmete ayırma dengesizliğinden, zamanın daha tutarlı dengeli bir şekilde hem kendine hemde topluma ayırma başarısıdır. Kendine zaman ayırmaktan kasıt belli kalitede yetenek ve vasfı elde etmek için harcanması gereken çabaya işaret eder. Bu caba toplumu hedefleyen bireyi ihmal etmeyen bir planlamadır.

Son olarak bir kaç noktayı değinerek bu yazıyı bitirmek istiyorum. Müslümanlar bütün nüfusun sadece % 3 ünü oluşturmalarına rağmen toplumda büyük ölçüde hissedilen ağırlıkları var. Ulusal düzeyde bir gazeteleri yok ama haftalık yayınlanan ve ücretsiz dağıtılan gazete dergi karışımı bir kaç yayınları var. Ulusal çapta yayın yapan iki radyoları mevcut: Radio İslam ve Channel İslam. İngilizce yayın hayatına yeni başlayan bu yönüyle de ilk ve tek olan bir televiziyon kanalına sahipler: iTV. ‘Gift of Givers’, ‘The Al-İmdaad Foundation’ ve ‘The Crescent of Hope’ gibi uluslararası arenada hatırı sayılan bir kaç insani yardım kuruluşunuda başarıyla organize ettikleri söylenebilir.