Pazartesi, Ekim 09, 2006

AFRİKA RÖNESANSI

AFRİKA RÖNESANSI
Yazan: Serhat ORAKÇI
Anlayış Dergisi
Sayı: 22 Mart 2005
http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=22&makaleid=4149

1926`dan beri Amerika`da her şubat ayı “Siyah Tarih Ayı” olarak kutlanır. Çocukluğunu maden ocağında geçirip doktora eğitimini Harvard`da tamamlayan ayni zamanda Amerikalı bir kölenin oğlu olan Dr. Carter G. Woodson önderliğinde önceleri “Zenci Tarih Haftası” olarak başlamıştır bu akım. Kendisine neden şubat ayını seçtikleri sorulduğunda Woodson işin içerisine biraz da mizah katarak “En kısa ay olduğu için.” diyerek anlamlı bir mesaj vermiştir. Aslında Şubat ayının seçilmesi Amerika`daki siyah hareketine önemli katkıda bulunan Abraham Lincoln ve Frederick Douglass`ın doğum günlerinin şubat ayına rastlamasındandır. Ne rastlandır ki Amerikan siyahi liderlerinden Malcolm X`in suikasta kurban gittiği tarih de (21 şubat) yine bu aya rastlamaktadır.

Afrika`nın kıta dışındaki zihinlerde yaptığı ilk cağrışımlar genellikle olumsuz olduğundan kıtada yasanan olumlu gelişmeler bu yüzden çoğu zaman gözden kaçmakta. Mesela özellikle son yıllarda İsveç ve Norveç Nobel Akademilerinin sık sık Afrika`yı taçlandırmalarına şahit olmaktayız. Son olarak, geride bıraktığımız 2004 yılında Nobel Barış ödülü sürdürülebilir kalkınma, demokrasi ve barışa katkılarından dolayı Kenyalı Profesör Wangari Maathai`ye verildi. Yine hatırlanacağı gibi ondan bir yıl önce yani 2003`de Güney Afrika`nın beyaz yazarlarından John M. Coetzee edebiyat dalında Nobel ödülüyle taçlandırılmıştı. Güney Afrika`nın halen başkanlığını yürüten siyahi lider Thabo Mbeki iktidara geldiğinde Avrupa tarihinden öykünerek “Afrika Rönesansı” adını verdiği, tüm Afrika kıtasını içine alan bir zihinsel kalkınma projesi başlatmıştı. Her ne kadar projenin içi tam manasıyla doldurulmamış olsa da bugün Afrika kıtasında ciddi bir zihinsel ve entellektüel kıpırdanma yaşanmakta. Ve son yıllarda Afrika`ya gelen Nobel ödülleri bunun önemli göstergelerinden biri.

1986 yılında Nijerya`lı yazar Wole Soyinka edebiyat alanında Nobel ödülü alan ilk Afrikalı yazar ünvanını alırken iki yıl sonra 1988`de Mısırlı yazar Necip Mahfuz (Naguip Mahfouz) yine edebiyat alanında Nobel ödülü almıştır. 1991 yılında Güney Afrikalı yazar Nadine Gordimer edebiyat dalında Nobel kazanan ilk Afrikalı kadın edebiyatçı ünvanına kavuşurken yıl 2003`e geldiğinde Güney Afrikalı yazar John M.Coetzee edebiyat alanında ödüle layık görülmüştür.

Aslında Nobel ödüllerinin Afrika kıtasındaki tarihi çok daha gerilere gitmektedir. 1937 yılında Robert Cecil Nobel Barış ödülünü kazanırken fizyoloji ve tıp alanında yaptığı çalışmalardan dolayı 1899 Güney Afrika doğumlu bilim adamı Max Theiler 1951 yılında tıp alanında ödüle layık bulunmuştur. Yine 1960 yılında Güney Afrika`nın önemli kabilelerinden Zulu`ların mensubu olan ve gençliğinde Güney Afrika’nın 1994`teki ilk demokratik seçimlerinde iktidara gelecek olan ANC partisinin (African National Congress-Afrika Ulusal Kongresi) başkanlığını yapmış olan Albert John Lutuli Nobel Barış ödülü almaya hak kazanmıştır. 1978 yılında Mısır'ın başbakanlığını sürdüren Enver Sedat, İsrail Başbakanş Menachem Begin ile Orta Doğu’da barışın sağlanmasğ için Camp David`de iki ülke arasında imzaladıkları anlaşma neticesinde Nobel Barış ödülünü paylaşmıştır. 1979 Nobel Tıp ödülü bilgisayar destekli tomografi çalışmasıyla 1924 Güney Afrika doğumlu Allan M. Cormack`a gitmiştir.

Bu kadarla sınırlı değil. 1984`te Güney Afrikalı rahip Desmond Tutu Nobel Barış ödülünü alırken. 1993`te unutulmaz nobel seromonilerinden biri yaşanmıştır. Yirmi yedi yıl hapis cezasının ardından 1994`te Güney Afrika`nın ilk siyahi devlet başkanı olacak olan Nelson Mandela, o dönemin beyaz devlet başkanı De Klerk ile Nobel Barış ödülünü paylaşmıştır.

Güney Afrika`nın en büyük siyahi yerleşim alanlarından SOWETO`ya yaptığımız bir gezide rehberimiz önce bulunduğumuz Vilakazi sokağının bir başındaki Desmond Tutu`nun evini sonra da diğer ucundaki Nelson Mandela`nın evini işaret ederek iki Nobel ödülünü ağırlayan dünyadaki tek sokağın orası olduğunu söylemişti.

2001 Nobel Barış ödülü Birleşmiş Milletlerin 7. Genel sekreterliğini yapan Ganalı Kofi Annan`a gitmiştir. 2002 yılı Nobel Tıp ödülü üçe bölünmüş ve üçte biri genetik alanında yaptığı çalışmalardan dolayı Güney Afrika`lı bilim adamı Sydney Brenner`e verilmiştir.

Edebiyat Profesörü Ngugi Wa Thiong 2003 yılında, genç yaşta faili meçhule kurban giden öğrenci liderlerinden Steve Biko anısına yaptığı konuşmada ısrarla Afrika Rönesansının öncelikle kullanılan dil ile başlayacağını vurgulamıştır. En basitinden Doğu Afrika`daki Luo kabilesinin Namlolwe diyerek bahsettiği göl, artık Viktorya Gölü olarak bilinmektedir. Thiong`a göre sömürgeci devletler hatıralarını Afrikalı insanların bedenlerine dil ile kazımışlardır. Nguni James, Noliwe Margaret olmuştur. Halen sömürge dilleri özellikle İngilizce, Fransızca ve Portekizce Afrika kıtasında çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Sonuçta kıta içerisindeki entellektüel ve bilimsel üretimin yüzde doksanı bu dillerde verilmektedir. Ve Nobel ödülü alan yazalar eserlerini İngilizce yazmaktadır.

Afrika`da dil devrimi ne zaman gerçekleşir buna cevap vermek çok zor ama bu yönde çalışmalar sürmekte. Apartheid rejiminin-ırkçı beyaz azınlık iktidarı- 1994 ilk demokratik seçimlerinde yıkılmasından on sene sonra Güney Afrika`da sokak, cadde, semt, köprü, şehir isimleri değişmekte. James yerine Nguni, Margaret yerine Noliwe tabelaları asılmakta her gün. Hükümet paraların üzerindeki batı dillerini Afrika dilleriyle değiştirerek, Afrika dilleri üzerine çalışmalar yapan master öğrencilerine burslar vererek Afrika halkının yaralı bilinçlerini onarmaya çalışmaktadır.

Ve bakalım 2005 Nobel ödüllerinden Afrika`nın payına ne düşecek?

Nelson Mandela - Winnie Mandela

MADİBA VE KARISI
Yazan: Serhat ORAKÇI
Anlayış Dergisi
Sayı: 4 Eylül 2003
http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=4&makaleid=2989


Madiba’nın seksen beşinci yaş günü geçtiğimiz günlerde kutlandı. Başta Bill Clinton olmak üzere birçok ünlünün katıldığı Johannesburg’daki kutlamalar üç gün sürdü. Madiba adına şehrin zengin beyaz ve fakir siyah mahallelerini birleştiren bir köprü açıldı. Uzun süren siyah-beyaz parçalanmasından sonra anlamlı bir hediye. Madiba, ortalama yaşam süresi kırk beş yıl olan bir ülkede seksen beşine merdiven dayararak hapiste geçirdiği yirmi yedi buçuk yılı telâfi ediyor âdeta.

Madiba bu ülkede önemli bir kişilik. Ünü Güney Afrika’yla sınırlı değil sadece. Londra’da, New York’ta caddeler açılmış adına. Doğum gününde elli bini aşkın kutlama mesajı almış bir dev. Onun için az bile. Siyahi ırkın babası, kurtarıcısı. Tanrının lütfu… Onun ikinci İsa olduğunu iddia edenler bile var.

Apartheid rejimi tarafindan 1964’te idam cezasına çarptırılmış daha sonra cezası müebbet hapse çevrilmiş. Robben Adasına gönderilmiş diğer siyasi tutuklular gibi. Cape Town açıklarındaki ada eskiden beri birçok amaca hizmet etmiş. Genellikle de toplumda istenmeyen, bulunması toplum için potansiyel tehlike taşıdığına inanılan tipler adaya taşınmış. Önceleri cüzamlılar ve zihinsel problemliler için hastahaneymiş. İkinci dünya savaşı yıllarında askeri üst olarak kullanılmış. Irkçı aryımcılığın baskın olduğu yıllarda siyasi mahkumları misafir etmiş. Şimdilerde ise bir müze. ANC (African National Congress-Afrikan Ulusal Kongresi)yöneticileri adada buluşmuşlar. Aynı kaderi paylaşmışlar. Soğuk suyla banyo yapıp; beş, on metre karelik küçük hücrelerde zamana meydan okumuşlar. Ama özgürlük adına besledikleri ümitleri hiç yitirmemişler. Mücadeleyi içeriden sürdürmüşler. Mektupları sansürlenmiş; karılarını, çocuklarını altı ayda bir görmüşler. Gün boyu ada üzerindeki taş ocağında çalıştırılmışlar. Kimileri gözlerini yitirmiş. Genç girdikleri hücrelerden yaşlı birer bilge olarak çıkmışlar. Çıkmamışlar, âdeta duvarları aşındırırcasına, ülkenin üzerine çöken beyaz karanlığı tırnaklarıyla kazımışlar.

46664 numaralı tutuklu olarak Madiba yirmi yedi yılı aşkın hapis cezasının on sekiz yılını Robben Adasında tüketmiş. Rejim, sağlıksız koşullar altında kireç ocağında çalıştırsa da o ve arkadaşları zamanlarının kalan kısmını bilime ve sanata ayırmışlar. Ada üzerindeki küçük hapishaneyi üniversiteye dönüştürmüşler. Akademik tartışmaların, seminerlerin yanında yarışmalar, müsabakalar düzenlemişler. Dışarıda neler olup bittiğine dair duyduklarını birbirleriyle paylaşmışlar. Zaman altmışları geride bıraktığında hippiler, uzun saç merak konusuymuş. Sonra pop kültürü… Madiba ve arkadaşları dünyadan soyutlanmış hayatlarını yıllarca devam ettirmişler. Kimileri mektuplar karalamış, kimileri biyogrofiler. Hep bir gün çıkıp, ırk ayrımcılığına dayalı Apartheid rejimine son vermenin hayalleriyle süslenmiş küçük ada.

Sistem küçük tanrılar üretiyormuş ama fark etmemiş. Madiba’nın resmini yayınlamak, taşımak hatta resmine bakmak bile yasakmış. Kimse ondan bahsedemezmiş. Zihinlerde şekillenen bir dev olmuş. Neye benzediğini bilenlerin sayısı bir elin parmakaları kadarmış. Sadece ismi varmış ortalıkta. Her zihinde bambaşka Madibalar şekillenmiş. Şiirler yazılmış, şarkılar bestelenmiş adına. Kuşaktan kuşağa aktarılmış hikâye. Babalar çocuklarına hapisteki devlerden bahsetmişler. Çocuklar hep bir Madiba olmanın hayalini kurmuşlar. Sistem beyaz olmayanları kentlerin dışına itmiş daima. Yüreğinde Madiba’yı gizleyen siyahi halk şehirlerin dışındaki siyahi gettolarda, küçük teneke evlerde yaşama terk edilmiş. Ya sonra?

Joburg’un taşı toprağı altın. Hikâye aynı. Aileler parçalanmaya başlamış. Erkekler karılarını, çocukları arkalarında bırakarak şehre gitmişler. Altın ve elmas madenlerinde, yerin yüzlerce metre altında çalışıp evlerine para göndermişler. Çocuklar büyümüş. Onlar da babalarının izlerini takip etmişler. Geride kalan analar şehirde yitirdikleri çocukları, kocaları için şehrin yolunu tutmuşlar. Analar ne evlatlarını bulabilmişler, ne de kocalarını. Joburg iş demekmiş, aş demekmiş aynı zamanda parçalanmış bir aile.

Hapishane duvarlarının ötesinde bırakılan çocuklar ve bir kadın. Özlem dolu Madiba çocuklarına babalık yapamamanın, karısına kocalık yapamanın acısını taşımış yüreğinde. Karısının hatalarını olgulukla karşılamış; aldatıldığı dedikodularını bile. Dışarıdaki hayatın adadakinden çok daha zor olduğunu, karısının kendisinden daha çok ıstırap çektiğini vurgulamış her seferinde. Karısı Winnie, Madiba’yla görüşebilen tek kişiymiş o dönemde. Önce Soweto’dan dışarı çıkması yasaklanmış. Sonra hapse atılmış. Son olarak sürgüne gönderilmiş çocuklarıyla. Fakir siyahi halk, kocası hapisten bir türlü dönmeyen bu kadını bağrını basmış, ‘ulusun annesi’ demiş ona.

Yıkılmaya mahkum her insan yapımı sistem gibi Apartheid de zamanı geldiğinde geride acılı analar, yetim çocuklar, silik ve ezilmiş zihinler bırakarak tarihe karışmış. Beyaz olmayanlar özgürlüklerine kavuşmuş. Madiba uzun süren tutukluluk yıllarından sonra 94’teki ilk demokratik seçimlerde başkan seçilmiş. Diğer ANC üyeleri hükümet içinde çeşitli görevlere getirilmişler.

Bir çok ayrıntı Madiba’nın büyüklüğü gerisinde gizli kalmış. Su yüzüne çıkmamış. Eleştiri bile yapılmamış. Madiba’yı eleştiren mamur bir yazı bulmak oldukça zor gerçekten. Madiba büyük bir misyonu başarıyla tamamlamış biri ama özel hayatında aynı başarıyı görmek zor. Bu elbette uzun süre tutuklu kalmanın getirdiği bir sonuç. Babalık duygusunu tadamamış, çocuklarını doya doya kucaklayamamış bir baba. Karısını otuz dört yıllık evlilik hayatında nadiren görmüş bir koca. Kendi sözleri şöyle: “Kocaları hapiste olmasa bile özgürlük savasçılarının karıları dul gibidir.”

Winnie de ilk siyahi hükümette görev almış ama daha sonra ortaya çıkan yolsuzluk ve cinayet suçlamalarının ardından görevinden alınmış. Madiba uzun süredir ağır aksak giden bu evliliğe 1996 yılında resmi olarak son vermiş. Madiba: “Hapishaneden döndüğümden beri bir kere olsun, ben uyanıkken yatak odamıza girmedi. Çok yalnızdım…” Winnie hakkındaki suçlamalar gerçekten ağır: Sigorta şirketi ve banka dolandırma, cinayete karışma , adam kaçırma.

Özgürlükten sonra ne gelir? Bu önemli sorunun cevabı uzun yıllar özgürlük adına mücadele verilmiş bu toprakların geleceği. Mücadelenin başlangıcı Flemenk Doğu Hint Şirketinin(VOC) 1652’de Ümit Burnuna kalıcı olarak yerleşmesine kadar götürülebilir. Mücadele yılları boyunca bir çok şahsiyet yer almış sahnede. Bunlardan biri de Mohandas K. Gandhi. Güney Afrika’daki Hindistan kökenli nüfusun başını çekmiş. Sömürüye karşı vereceği uzun sürecek mücadelesine bu topraklarda başlamış. Çıraklık dönemini Güney Afrika’da geçirmiş diyebiliriz. İmam Harun Cape Town’da Malay kökenli zümrenin lideri seçilmiş. O da müslümanlar adına elinden geleni yapmış. Göz altında ölmüş. Steve Biko öğrenci lideriymiş. Cesedi bir hastane bahçesinde bulunmuş; meçhul ölümünden sonra. Madiba ve arkadaşları(Ahmed M. Kathrada, Walter Sisulu, Eddie Daniels…)hayatlarının önemli bir bölümünü hapishanede geçirmişler. Bir çok insan canını vermiş özgürlük mücadelesinde. Şimdi özgür ve demokratik bir Güney Afrika var. Büyük ideal 1994’teki ilk demokratik seçimlerde gerçekleşmiş. Ama sanki o tarihten sonra insanlar büyük bir boşluğa düşmüşler. İdealsizleşmişler. Hayaller, plânlar kişisel çıkarlara kadar düşmüş. Bir çok devlet yöneticisi hakkındaki yolsuzluk iddiaları gazete sutunlarını dolduruyor. Acıdır ki bu insanlar bir zamanların özgürlük savaşçıları olarak biliniyor.

Madiba şimdilerde kendisini AIDS’le mücadeleye adamış. Kurduğu Nelson Mandela Vakfı çatısı altında faaliyetlerini sürdürüyor. Eski karısı Winnie hakkındaki soruşturmalar devam ediyor. Dosyalar kabarık. Suçlamalar ağır. Madiba siyahi ırka yol gösterici olmuş, özgürlüğe giden yolda önemli bir köşe taşı. Onun birçok adı var: Nelson Mandela, Madiba, İkinci İsa, Rolihlahla…


11/08/2003
Joburg

Afrika - Adi Suçlar - Şiddet Kültürü

ŞİDDET KÜLTÜRÜ
Yazan: Serhat ORAKÇI
Düşünce Gündem Dergisi, Sayı: 33, 2007

Tshepang adlı bebek 27 Ekim 2001 tarihinde tecavüze uğradığında sadece 9 aylıktı.

Güney Afrika’da tecavüz kurbanlarının büyük çoğunluğu 12 ve altı yaş grubu kız çocuklarından oluşmakta. Güney Afrika Polis Teşkilatının son verilerine göre tecavüz ve tecavüze yeltenme gibi rapor edilmiş suçların %41’i direk çocukları hedef almakta. Bebekleri hedef alan tecavüzler ise ülkede ortaya çıkan yeni bir fenomen.

Güney Afrika’da ki en büyük siyahi yerleşim birimi SOWETO’da mahkemeye yansıyan cinsel şiddet içerikli suçların %70’i çocuk davalarından oluşmaktadır. En taze olaylardan biri yine aynı bölgede yaşanan 3 aylık bebeği hedef alan tecavüzdür. 11 yaşında bir kız çocuğunun başına gelen şu olay aslında yaşanan başka olaylara çok benzemekte. Habere göre, fakir bir muhitte yaşayan kız çocuğu evine gitmek için yakınlardaki bir semtten geçerken tecavüze uğramıştır. Tecavüzcü, 11 yaşındaki kıza bir kova su vererek yıkanmasını söylemiş sonra da cebinden çıkarttığı 2 Rand'i (yaklaşık 50 Yeni Kuruş) vererek kızı tekrar sokağa salmıştır. Bu olaydaki en çarpıcı unsur ise tecavüzü işleyen kişiye bunu niye yaptığı olayı görenler tarafından sorulduğunda, tecavüzcünün “kadınların çok pahalı” olmasından yakınmasıdır.


Bu türden tecavüz haberleri aslında Güney Afrika’daki günlük gazete sayfalarından eksik olmamaktadır. Sosyologlara göre insan haklarını hiçe sayan şiddet içerikli suçların temelinde Aparheid rejiminden devralınan şiddete maruz kalmış bir topluluk olması yatmakta. Bu görüşe göre, bugün tecavüze maruz kalan kız çocukları ve bebekler, özellikle ailelerin parçalanmasıyla sonuçlanan bir çok Apartheid politikasının ürünüdür. Ülkenin ahlaki temellerini derinden sarsan şiddet yüklü olaylar aynı zamanda toplumun ve bireylerin ne kadar yozlaştığının da bir göstergesi. Lara Foot Newton ve Gerhard Marx’ın bebek tecavüzlerinden etkilenerek birlikte sahneye aktardığı kısa film ‘And There In the Dust’ bu konuda atılmış cesur adımlardan biri. Tecavüze uğrayan bir bebeği ufalanmış ekmekle sembolize edildiği filmde verilen mesaj aslında çok anlamlıdır: “Ufalanan ekmek kırıntılarını toplayıp ekmek haline getirmek artık imkansızdır.”

AIDS virüsü taşıyan erkekler arasındaki aslı astarı olmayan garip bir söylenti bahsettiğimiz çocuk ve bebek tecavüzlerinin bir kısmında rol oynamakta. Batıl bir inanışa göre, bakire bir kadınla girilen cinsel ilişki insanı HIV virüsünden arındırmaktadır. Halk arasında ağızdan ağıza dolaşan ve çıkış kaynağı tam olarak belli olmayan bu mit, bu tür olayların altındaki sebeplerden biri olarak gösterilmekte. Her ne kadar kulağa saçma gelse de bu tür inanışlarla deva bulacağına inanan insan sayısı az değil. Aslında bulaşıcı hastalıklardan bakire biriyle girilen cinsel ilişki yoluyla kurtulma, kökleri Avrupa’ya kadar uzanan eski bir inanıştır. Bunun temel nedeni ise cehaletten başka bir şey değildir.

Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet Güney Afrika’daki çözüm bekleyen ciddi sorunlar arasında. Nisan 2003 ile Mart 2004 arasında Güney Afrika Polis Teşkilatına 52,733 tecavüz vakıası rapor edilmiştir. Hükümet 2004 yılında uygulama koyduğu ‘Cinsel Suçlar Yasası’ ile bu konuda önemli bir adım atmış olsa da özellikle tecavüz kurbanları günden güne artmaktadır. Halkın dörtte birinin HIV+ olduğu ülkede tecavüz kurbanları çoğunlukla AIDS virüsü kapmaktadır. Hükümet özellikle tecavüz vakıalarında şiddete maruz kalan kişilere nasıl davranılması gerektiği konusunda polisleri eğitmekte. Ve yine yüksek rakamlara ulaşan tecavüz davalarına bakmak için bu konuda uzmanlaşmış mahkemeler kurmakta.

BBC’de yayınlanan bir haberde Güney Afrika’nın en büyük şehri Johannesburg ‘Dünya Tecavüz Merkezi’ olarak adlandırılmakta. Yine aynı habere göre şiddet içerikli cinsel suç oranı şehirde artmaya devam etmekte. CIET Afrika tarafından yapılan bir araştırma sonucuna göre araştırmaya katılan 4,000 kadından üçte biri geçmiş yıllarda tecavüze uğradıklarını belirtmiştir. İlginç bir istatistiğe göre ise Güney Afrika’da doğan bir kadının tecavüze uğrama olasılığı okuma öğrenme olasılığından daha yüksek. Kız çocuklarının dörtte biri 16 yaşına basmadan tecavüze maruz kalmakta. Her ne kadar tecavüz vakıalarına tepkiler ve alınan önlemler geçen yıllara göre artmış olsa da rapor edilmeyen vakıalarının yüksekliği dikkat çekicidir.

Ülkedeki yüksek suç oranını sadece bir faktör yardımıyla açıklamak elbette mümkün değildir. Konu üzerindeki çalışmalar bir çok faktörün konu üzerinde önemli rol oynadığına işaret etmektedir. Ülkenin özellikle 1994’ten sonra bir geçiş dönemi yaşaması ve bu dönemde başta adalet sistemi olmak üzere bir çok alanda yeni kanunların yürürlüğe konularak suçlar için öngörülen cezaların hafifletilmesi önemlidir. Bir diğer önemli faktör ise ülkenin devraldığı şiddet yüklü politik geçmiş ve zamanla oluşan ‘Şiddet Kültürü’dür. Apartheid rejiminin yol açtığı ayrılıkçı rejim ve ırkların toplu yaşamını öngören yapı sonuçta aile yaşamının parçalanmasına yol açmış, ebeveynlerin çocuklar üzerindeki kontrolünü azaltarak aile biriminin temellerini kökten sarsmıştır. Yine aynı dönemde iş için kırsaldan şehre göçler artmış, sonuçta aileler kırsal-şehir arasında sıkışmıştır. ‘Şiddet Kültürü’ teorilerine göre Apartheid ev içinde ve dışında şiddeti çözüm olarak gören bir anlayışın tohumlarını atmıştır. Bu anlayışa göre ise şiddet, bireyin evde, işte ve sosyal çevresinde karşılaştığı sorunları baş etmek için başvurduğu bir çözüm yoludur.

Ülkede tecavüz vakıalarının bu kadar yaygın olmasının bir diğer nedeni ise adalet sistemindeki yetersizliğin halk arasında güvensizlik oluşturmasıdır. 2001 yılında rapor edilen 50,000 tecavüz olayından sadece 5,000’i tutuklamayla sonuçlanmıştır. Bu ise tüm tecavüz vakıaların ancak %10’u yapmaktadır. Bu durumda suçluların büyük kısmı ne mahkeme salonu ne de hücre yüzü görmektedir. Bu tabloya rağmen umutlar hala tükenmemiştir. İnançlı bireyler, Güney Afrika’nın mücadeleci bir ulus olduğuna ve eğer Apartheid rejimini devirdiyse, aynı ulusun kadınları ve çocukları hedef alan şiddet kültürünü de eninde sonunda yeneceğine inanmaktadırlar.

Açık olan aslında şu ki, ülke geçmişinin oluşumunda büyük rol oynayan şiddet kültürü, toplum sağlığını ve ülkedeki insan hakları gelişimini bugün çok ciddi oranda tehdit etmektedir. Ortada cevap bekleyen çok sayıda soru bulunmaktadır. Baskıcı ve zorba bir rejimin sağlıklı düşünebilen, inisiyatif kullanabilen, sağduyulu bireyler yetiştirmediği ise apaçık ortadadır.