Çarşamba, Eylül 01, 2010

Türkiye'yi Afrika Kanatlandırır

Türkiye’yi Afrika Kanatlandırır
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Eylül 2010

Doksanların sonunda Dış Ticaret Müşavirliği dergisinde yayınlanan bir makale ‘Afrika Umut mu?’ diye soruyordu. Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerini dış ticaret verileri üzerinden değerlendirilen yazıda Afrika ile ilişkilerin hastalık ve beladan başka birşey getirmeyeceği sonucuna varılıyordu. Aslında yaklaşım 90’lı yıllarda Türkiye’den Afrika’ya bakıldığında zihinlerimizde canlanan Afrika imgesi ile tutarlı bir bütünlük teşkil ediyordu. Özellikle televizyon yayınlarının aşıladığı bu imge son derece aciz, hastalıklı, çaresiz ve yardıma muhtaç en önemlisi de vahşi ve uzak durulması gereken yer olarak tasvir ediyordu Afrika’yı.

Çok geçmeden Nisan 2001’de şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabı çıktı. Türkiye’nin uluslararası konumunu değerlendiren Ahmet Hoca ise Türkiye’nin küresel ölçekte etkinlik kurması için başta Afrika olmak üzere yeterince ilgi kuramadığı bölgelere bakış açısını değiştirmek zorunda olduğunu savunuyordu. Afrika’ya Açılım fikrini savunan Davutoğlu’nun kitabındaki önemli tespitlerinden biri de şöyleydi: Geçmişte Balkanlar-Anadolu omurgası üzerinde yükselen Osmanlı, Kırım Hanlığını kuzey, Mısır’ı da Afrika kıta derinliği için stratejik kanatlar olarak kullanmıştır(syf. 206). Davutoğlu kitabında özetle Osmanlının Mısır üzerinden ekvator hattına kadar uzanan bir alanda etki alanı oluşturduğu Afrika ile ilişkilerimizi tekrar canlandırmamız gerektiğinin önemini vurguluyordu.

Ahmet Davutoğlu’nun kullandığı kanat metaforunu ödünç alarak günümüz Türkiyesi için kullanacak olursak Afrika’nın Türkiye’yi kanatlandırabileceğini rahatlıkla ileri sürebiliriz. Son on yılda ortaya çıkan tablo Afrika’nın Türk dış politikasında ve dış ticaretinde öneminin eskiye nazaran nispeten arttığı gösteriyor. Türkiye’nin Afrika algılamasında önemli bir zihni dönüşüm yaşanmakta.

Dönüşümünü anlamak adına Türkiye’nin bazı ekonomik göstergeleri incelendiğinde son yıllarda gelinen nokta daha net görülebilir. 2000 yılında Türkiye’nin Afrika’ya ihracatı 1,2 milyar dolar seviyesinde (toplam ihracat içindeki payı %4,9) ve Afrika’dan ithalatı ise 2,4 milyar dolar seviyesinde seyretmiş (toplam ithalat içindeki payı %4,9). Türkiye-Afrika toplam dış ticaret hacmi 3,6 milyar dolara ulaşırken aynı yıl dış ticaret dengesinde Türkiye 1,2 milyar dolar açık vermiş. 2009 yılında ise global krize rağmen Türkiye’nin Afrika ülkelerine ihracatının 10 milyar dolar sevyesini geçtiğini görüyoruz. Bu rakam Türkiye’nin 2009 toplam ihracatının %10’una tekabül ediyor. Aynı yıl içinde Afrika’dan yapılan ithalatın 6 milyar dolar seviyesinde seyrettiğini görüyoruz. Bu da Türkiye’nin 2009 toplam ithalatının %4’üne denk düşmekte. Böylelikle Türkiye ile Afrika ülkeleri arasındaki dış ticaret hacminin 2009 yılında 16 milyar dolar seviyesine ulaştığını ve en önemlisi de Türkiye’nin Afrika ile dış ticaret dengesinde artıya geçtiğini görüyoruz.

Ekonomik rakamlara ülkeler bazında baktığımızda ise dış ticaret işlemlerinin çok büyük kısmının sadece Mısır, Libya, Cezayir gibi Osmanlı mirası kuzey Afrika ülkeleri ile gerçekleştiğini görüyoruz. Bu açıdan değerlendirildiğinde aslında Türkiye Afrika’da hala derinlik kazanabilmiş değil. 2005 yılını Afrika Açılım yılı ilan eden Türkiye, özellikle Ekvator hattı, Güney Afrika ve Batı Afrika ülkelerine yeterince açılabilmiş ve kendini yeterince tanıtabilmiş değil. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’yi büyük bir Afrika potansiyeli beklemekte.

Son on yılda yaşanan iyileşmeyi iki taraflı değerlendirmek gerekir. Türkiye’nin Afrika’ya bakışı yıllar içinde revize olurken Afrika’nın Türkiye algısı da dönüşmekte. Bu dönüşümde kıtada yaşanan olumlu ekonomik, eğitim, kültürel vs. gelişmelerin payı bulunmakta. Dünyanın en genç nüfus yapısına sahip Afrika kıtasının tüm dünya yaşlanırken dinamizmini koruduğunu unutmamak gerekir. 2050’li yıllarda 2 milyar nüfusa ulaşması beklenen kıta genç nüfus potansiyelinden faydalanacakların başında geliyor. Hem artan nüfusu ile hem de artan dinamizmi ile Afrika’nın önümüzdeki on yıllarda her alanda daha etkin rol oynaması bekleniyor. Bu yüzden Afrika’nın Türkiye’yi kanatlandırabileceği iddiasına hiç şaşmamalı.

Türkiye’nin ekonomik göstergeleri, her geçen gün Afrika’da etkinliğini arttıran Çin ve Hindistan gibi küresel güçlerle kıyaslandığında ise görece düşük kalmakta. Buna rağmen global vizyonu gittikçe güçlenen Türkiye, Afrika’daki varlığını eskiye nazaran daha güçlü hissettirmekte. Sadece ekonomik faaliyetler değil Afrika’da açılan yeni Büyükelçilikler, TİKA ofisleri, THY seferleri ve Sivil Toplum Kuruluşlarının başarılı çalışmaları da şüphesiz bu etkinin oluşumunda ciddi rol oynamakta. Afrika’nın önümüzdeki dönemde artacak önemi düşünüldüğünde Türkiye’nin Afrika’da her alanda etkinleşmesi önemli hale geliyor. Tüm kıtayı kapsayan etkili bir Afrika Açılım vizyonu için Türkiye’nin özellikle kuzey Afrika hattını aşarak Afrika’nın derinliklerine inmesi gerekiyor.

Perşembe, Ağustos 26, 2010

Sudan'da Referandum

Sudan için Ayrılma-Birleşme-Çatışma Zamanı
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Ağustos 2010

Afrika’nın devasa ülkesi Sudan bölünmenin eşiğinde duruyor. Eğer işler planlandığı gibi gider de sürpriz bir gelişme olmazsa altı ay sonra Sudan’ın yarı-özerk Güney Sudan bölgesinde referandum var. Sudan’da yirmi yıl süren kuzey-güney iç savaşını sona erdiren, 2005 yılında tarafların kabül ettiği Kapsamlı Barış Anlaşması(CPA) gereği 2011 başında Güney Sudan halkı referandum ile kendi kaderini belirleyebilecek.

Ancak planlanan referanduma az bir zaman kala, merkezi kuzey yönetimi ile güney arasındaki ilişkilerin giderek gerildiği zaman zaman sözlü münakaşaların yaşandığı bugünlerde belirsizlik hala devam ediyor. Referandum planlanan zamanda yapılırsa sandıktan ne çıkacağı da bilinmemekle birlikte tarafların zıt fikirleri ortada. Merkezi kuzey yönetimi bölünme fikrine sıcak bakmadığını sıksık yinelerken güney yönetimi ayrılıkçı tutumunu sürdürmekte ısrarlı. Özellikle Güney Sudan’da medya ve etkili kiliseler üzerinden yürütülen propaganda ile ayrılık fikri destekleniyor. Referandumdan ‘evet’ çıkarsa 2011 yılında dünya haritalarına yeni bir devlet dahil olacak.

İki taraf arasında yaşanan tartışmalara Darfur’daki isyancı gruplar da dahil oldular. Darfur kanadını temsilen Adalet ve Eşitlik Hareketi (JEM) yazılı bir bildiri yayınlayarak referandum fikrini desteklediklerini Güney Sudan’ın ayrılmak istemesinin El Beşir rejiminden kaynaklandığını dile getirdi. JEM aslında son derece politik bir açıklama yaptı. Güney Sudan kanadına destek mahiyetindeki açıklamanın gerisinde aslında JEM’in kendi varlığını sürdüme çabası yatmakta. JEM yönetimi Güney Sudan ile yakın ilşkilerini hem sürdürmek hem de yeni ortamdan faydalanmak istiyor. Çad ve Libya’dan eskisi gibi lojistik destek alamayan JEM, Güney Sudan’ın bağımsızlığını kazanması durumunda yakın ilişkilerini kullanarak Güney Sudan’ı kendine askeri üst yapmanın hesapları içinde.

Son günlerde yaşanan gelişmeler aslında gösteriyor ki kamoyu nazarında merak edilen konu referandum sonucundan ziyade referandumun gerçekten yapılıp yapılamayacağı. Güney Sudan’da iktidarda bulunan Sudan Halkı Kurtuluş Hareketi(SPLM) referandumun iptali ya da ertelenmesi durumunda konuyu Güney Sudan parlemontosuna taşıyacaklarını ve referandum sonucu olmadan bağımsızlık ilan edebileceklerini bildirdi. Merkezi Hatum yönetimi ise en yetkili ağızlardan böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi durumunda bunun Güney Sudan için intihar niteliğinde olacağı mesajını verdi. Salva Kiir başkanlığındaki Güney Sudan yönetimi referandumu bir formalite olarak değerlendiriyor; sonuçta referandum olmadan da bağımsızlık ilan edebileceğini düşünüyor. Merkezi Hartum yönetimi ise Kapsamlı Barış Anlaşmasının da şartlarından olan sınırlar netleşmeden referanduma gitmek istemiyor.

Referandum tartışmalarının tıkandığı nokta daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi dönüp dolaşıp sınır belirsizliğine dayandı. Referandum planına karşın kuzey-güney sınır ayrımı hala net değil ve zengin petrol rezervlerine sahip ihtilaflı bölgeler bulunmakta. İki tarafta bu bölgeler üzerinde hak iddia etmekte ve petrol gelirlerinden vazgeçmemekte. Son yedi yılda Sudan’da yaşanan ekonomik canlanmanın ana faktörünün petrol olduğu düşünüldüğünde iki taraf da tutumunda haksız sayılmaz. Ortaya çıkan tabloda görünen o ki eğer Sudan bölünürse petrolü ele geçiren taraf ekonomik canlılığını sürdürürken kaybeden taraf alternatif kaynaklara (yabancı yardımlar da dahil) yönelmek zorunda kalacak.

2005 Kapsamlı Barış Anlaşması öncesinde kuzey-güney arasında yirmi yıl süren Sudan iç savaşının yaraları bile henüz tam manasıyla sarılamamışken Sudan önemli bir dönüm noktasının eşiğinde tekrar. Sudan’da dile getirilen Güney Sudan referandum tartışmaları üç farklı senaryonun etrafında şekilleniyor. Kuzey ile Güney Sudan arasında gerçekleşmesi beklenen muhtemel senaryolar Ayrılma-Birleşme-Çatışma perspektiflerinden ele alınıyor. Sudan’da taraflar ya ayrılacak ya birleşecek ya da çatışacak. Önümüzdeki altı ay içinde öyle ya da böyle Sudan’da yaşayan 40 milyon nüfusun kaderi değişecek. Peşinden özellikle Doğu ve Orta Afrika’da kabul görmüş politik, ekonomik, kültürel ve dinsel dinamikler değişime uğrayacak.

Pazartesi, Temmuz 26, 2010

Batı Darfur Gezi Notları

Batı Darfur Gezi Notları
Serhat Orakçı

Dünya Bülteni, Tammuz 2010

Sudan’ın başkenti Hartum’dan küçük uçaklar kalkıyor Batı Darfur’a. Geneli Rus yapımı eski uçaklar bunlar. Batı Darfur Eyaletinin başkenti El Cenine’ye gidiş-geliş bileti 400 dolar civarında. Sudan’da kişibaşına düşen milli gelirin yıllık ortalama 1000 dolar civarında olduğu düşünülürse bu fiyat oldukça pahalı.


El Cenine Sudan-Çad sınırına sıkışmış bir şehir. Nüfusu göçmenlerle birlikle 1.5 milyon civarında. El Cenine şehri etrafında çok sayıda mülteci kampı bulunmakta. Bu kamplarda Darfur krizi yüzünden köylerini yahut kasabalarını terketmiş insanlar barınıyor. Bazı mülteci kamplarında 10-15 bin kişi barınıyor. Buralara toplanmış insanlar dışarıdan gelen yarımlarla hayatlarını emaneten sürdürmekte. El Cenine Darfur’daki diğer bölgelere göre daha az yardım alıyor. Gerek güvenlik gerekse ulaşım sıkıntıları STK’ların bölgede çalışmasını zorlaştırıyor. Yardımlar kesintiye uğradığında ise açlık ve benzeri sorunlar başgösteriyor. İstihdam oranının çok düşük olduğu bölgede fakirlik seviyesi oldukça yüksek. Ticari ve tarımsal faaliyetler de güvenlik nedeniyle kısıtlanmış durumda.



El Cenine şehri Sudan’ın batı sınırındaki en son yerleşim birimi. Çad’a giden bir nehir yatağı ile çevrelenmiş şehirde iki katlı bina görmek imkansız neredeyse. Şehrin merkezinde bir meydan ve bu meydanda ufak dükkanlar ve seyyar satılar mevcut. Tahıl pazarı, hayvan pazarı gün içindeki kalabalık yerler. Saat beşten sonra ise meydan boşalıyor. Akşam karanlığı çöktüğünde ise üç beş açık dükkanın dışında sokaklarda kimse kalmıyor. El Cenine’de akşamları sokağıa çıkmak sakıncalı hele de yabancılar için. Son zamanlarda bölgede çalışan bazı yabancılar Sudan Ulusal Ordusu ile çatışan isyancılar tarafından fidye için kaçırılmış. Bu yüzden geceleri sokakta gezinmek riskli.



Şehrin 10-15km. dışında güvenlik sorunu daha da artıyor. Bu yüzden askeri koruma olmadan bölgede dolaşmak mümkün değil. Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler Darfur Barış Misyonu (UNAMIS) bölgede sivilleri korumaya çalışıyor. Ağır silah taşıyan askeri araçlar şehrin içinden konvoy halinde geçiyor. Bu manzaraya alışan halk askerlere pek aldırış etmeden işine gücüne bakıyor. Buna rağmen halk cancavit ismi verilen silahlı milislerden korkuyor. At sırtında gezinen cancavitlerin yüzleri kapalı olduğu için sadece gözleri görünüyor. Sırtlarında her daim tüfek taşıyan bu atlı milisler Sudan Ulusal Ordusu ile işbirliği yaparak isyancı gruplara karşı savaşıyor. Ordunun zayıf olduğu bölgelerde bu milisler kontrolü elinde tutuyor.



El Cenine şehrinin dışında yerleşim oldukça dağınık. Beş-on hanenin kümelendiği çok sayıda ufak köy var. Bu köylerde derme çatma evler sazlıktan, çalı çırpıdan yapılmış. İsyancı gruplar ile Sudan Ordusu arasında gerçekleşen silahlı çatışmalar yüzünden çoğunluğu bir ailenin ya da kabilenin yaşadığı bu ufak yerleşim birimleri büyük risk altında. Bu yüzden insanlar köylerini terkederek şehirlerin etrafındaki mülteci kamplarına sığınıyor. El Cenine nüfusunun neredeyse yarısı mülteci statüsünde. Bu mülteciler güvenlik nedeniyle geldikleri yerlere geri dönmek istemediklerinden bu kamplarda yaşamlarını zor şartlar altında devam ettiriyor. Bu kamplarda bina yapmak hükümet tarafından yasaklanmış. O yüzden kamplarda bina yok sadece dermeçatma kulubeler var. Hükümet El Cenine şehrinin yerlileri tarafından yabancı olarak algılanan mültecileri geldikleri gerlere geri göndermek istiyor ama bu göründüğünden oldukça zor bir iş.



Limon, Mandalina, Portakal ve Mango yetişen bölge tarıma elverişli olmasına rağmen neredeyse hiçbir tarımsal faaliyet yok. Gerek güvenlik sorunu gerekse teknolojik altyapı yokluğu bu potansiyelin kullanılmasının önündeki engeller. Aynı şekilde sanayi üretimide yok denecek düzeyde. Bu yüzden bölgenin ihtiyaçları Hartum ya da Çad’dan karşılanıyor. Hartum-El Cenine arasında 10-15 günde gidip gelen kamyonlar şehrin ihtiyaçlarını getiriyor. Benzer bir şekilde Çad’dan da bazı ürünler gelmekte. Şehir merkezinden Çad’a taksi dolmuşlar gidip gelmekte. Her saferinde beş kişi götüren bu taksilerin kişi başı fiyatı 2 dolar civarında.



Şehir su şebekesi olmadığından suya ulaşım kısıtlı bu yüzden şehirde su taşıyan eşekleri sıkça görmek mümkün. Su taşıma işini çocuklar üstlenmiş. Bir eşek yükü su 2 cüneyh ediyor. Eşeklerin sırtlarında sağlı sollu tulumlar var. Bu tulumlar özel bir deriden yapılıyor ve eşeğin fiyatından daha pahalı. Eşeklerle eve getirilen su varillere transfer ediliyor. Daha sonra ev-içi kullanımı ve banyo tuvalet kullanımı için farklı kaplara aktarılıyor. Eşeğin dengesini bozmamak için bu tulumlar sağlı sollu azar azar boşaltılıyor. Bu şekilde sağ ve sol her zaman dengede kalabiliyor. Su satıcıları bu işte ustalaştığı için suyu hızlı bir şekilde transfer edebiliyor.



Özellikle mülteci kamplarında sağlık koşulları çok yetersiz. Su kaynaklarının kısıtlı olması kamplardaki hijyen şartlarını olumsuz etkiliyor. El Cenine şehir merkezinde bulunan hastanelerin imkanları da kısıtlı. Bu yüzden ciddi operasyon gereken hastaların mutlaka Niyala ya da Hartum’a gitmesi gerekiyor. Gelir seviyesinin çok düşük olduğu bölgede bu imkana sahip insan sayısı sınırlı.



Batı Darfur’da ve Darfur’un diğer bölgelerinde yaşamın normale dönmesi için uzun bir zamana ihtiyaç var sanki. İnsanların emaneten yaşadığı koşulların değişmesi ticari, tarımsal faaliyetlerin yanında eğitim ve sağlık şartlarının da iyileşmesine bağlı. Şimdilik geleneksel toplumlara özgü güçlü kabile ve aile bağları insanları bu kriz topraklarında ayakta tutuyor. Bu güçlü bağlar sayesinde kenetlenen Darfur halkı sosyal ve psikolojik gerginliklere yol açan zorlu şartlara direniyor. Barışın gelmesi, çatışmaların bitmesi ve halkın huzura kavuşması krizin içindeki tüm tarafarın özveride bulunmasını gerektiriyor.

Salı, Temmuz 06, 2010

Dünya Kupası Dışında Güney Afrika

DÜNYA KUPASI DIŞINDA GÜNEY AFRİKA
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Temmuz 2010

Efsanevi lider Nelson Mandela’nın ülkesi Güney Afrika bugünlerde Afrika’da düzenlenen dünya kupası ve vuvuzela ile gündemimize girdi. Her ne kadar Türkiye kupaya katılamasa da Türk futbolseverler kupayı yakından takip ediyor. Bugünlerde futbol gündemiyle hayatımıza giren Güney Afrika bizler için pek bilinmeyen başka bir öneme sahip aslında.

İstanbul’dan direk uçuşla 8-10 saatlik bir mesafede bulunan Güney Afrika, Afrika kıtasının en zengin ülkesi durumundadır. Coğrafi olarak Afrika kıtasının en güney ucunda Hint ve Atlas okyanuslarının kesişiminde bulunmaktadır. Afrikalıların, beyaz Avrupalıların yanında Malay ve Hint kökenli müslüman toplulukların yaşadığı 49 milyon nüfuslu Güney Afrika’nın büyük bölümü hiristiyandır. Zengin altın ve elmas madenlerine sahip ülkenin iki önemli şehri Johannesburg ve Cape Town’dır. Henüz pek bilinmese de her iki şehirde de Türk siyasi tarihini ilgilendiren iki önemli şahısın mezarı bulunmaktadır. Güney Afrika’nın hayatımıza girdiği bu günlerde bu iki şahıs hakkında bilgi vermek yerinde olacaktır sanırım.

Avrupalı denizcilerin Ümit Burnunu keşfetmeleri ile sömürgecilik hareketlerinin başladığı Güney Afrika önce Hollanda peşinden de İngeltere’nin sömürüsü altına girmiştir. O dönemlerde ‘Cape Colony’ alarak adlandırılan Cape Town ve civarındaki şehirler Avrupalı göçmenlere ve farklı sömürge topraklarından getirilen esir ve kölelere ev sahipliği yapmıştır. Güney Afrika’nın İslam’la tanışmasıda bu döneme denk gelmektedir. Java adalarından getirilen tutsak esirler arasında Hollanda’nın hoşlanmadığı baskı altında tutmak istediği dini liderler de bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi Java adasında Hollanda’ya karşı ayaklanmış Şeyh Yusuf (Tuan Guru) olarak bilinmektedir. Güney Afrika müslümanları tarafından saygıyla anılan Şeyh Yusuf hafızasından ilk Kur’an-ı Kerimi kaleme almıştır. Bu Kur’an halen Cape Town’daki Malay mahallesinde Bookap müzesinde sergilenmektedir.

Hollanda sömürü döneminde Cape Kolonisindeki farklı dinlerin canlanmasına izin verilmemiş esir ve kölelerin geçmişleriyle ve dinleriyle bağları zayıflatılmıştır. Koloni içinde yaşayan müslüman topluluklarda aynı muameleye tabi tutulmuş özgür ibadet hakkı olmadığından gizli ibadet kültürü yerleşmiştir. Bu dönemde müslümanlar İslami kaynaklardan iyice uzaklaşmış ve İslam dışı kültürel ritüeller din adına sergilenir hale gelmiştir. Müslümanlar açık ibadet hakkını ve cami yapma iznini ancak İngiliz sömürge döneminde elde edebilmiştir.

Osmanlı Alimi Ebu Bekir Efendi
16 Nisan 1862 tarihinde Cape Town’da yaşayan müslümanlar gerçek İslam anlayışından uzaklaştıkları gerekçesi ile ilginç bir talepte bulunarak kendilerini İslami eğitim verecek bir alim istemişlerdir. İngiltere Kraliçesi’ne ulaşan talep Londra’da elçilik görevi yürüten Musurus Paşa’ya bildirilmiş ve onun aracılığıyla Cape Town müslümanlarının talebinden Sultan Abdulaziz haberdar edilmiştir. Ahmet Cevdet Paşa ve Hariciye Nazırı Ali Paşa tarafından gerekli tetkikler yapılarak bu coğrafyaya bir alim gönderilmesine karar verilmiş ve bazı adaylar arasından Ebu Bekir Efendi olarak bilinen zat seçilmiştir. 1 Ekim 1862 tarihinde önce Paris’e sonra Londra’ya oradan da 40 günlük deniz yolu ile Cape Town’a giden Ebu Bekir Efendi ve beraberindeki yeğeni Ömer Lütfi Efendi Cape Town’da müslümanlar tarafından coşkuyla karşılanmıştır. O tarihte yapılan bu atama çevredeki müslüman toplulukları merkeze yakınlaştırmış ve onların hilafete bağlılığını sağlamıştır. Ancak bu bağlılık daha sonra I. Dünya Savaşı yıllarında bir tehdi olarak algılanmış ve İngiltere siyaset yapımcıları tarafından korkuyla karşılanmıştır.

Ebu Bekir Efendi Cape Town’a gelmesinin ardından ilk iş olarak bir okul açmış ve burada kız ve erkek çocuklarına İslami eğitim vermiştir. Cuma günleri halka seslenmiş, civardaki başka vilayetleri ziyaret ederek müslümanların dertlerini dinlemiştir. Mozambik ve Maritius adasını ziyaret ederek buralar hakkında edindiği izlenimleri İstanbul’daki Mecmua-ı Fünun gazetesinde yayınlamıştır. Önemli katkılarından biri o dönemde kullanılan Afrikansça dilinde arap alfabesiyle yazmış olduğu Beyanuddin kitabıdır. Ebu Bekir Efendi’nin bu ilginç çalışması üzerine batılı akademisyenler tarafından çalışmalar yapılmıştır. Bazı kaynaklarda Ebu Bekir Efendi’nin şafi bir topluluğa hanefi mezhebini yaymak için gönderildiği iddia edilerek olay çarpıtılmak istenmiştir. Ebu Bekir Efendi Güney Afrika’da evlenerek oraya yerlemiş ve ölene kadar hayatını bu coğrafyada geçirmiştir. Efendi soyismi ile tanınan ailenin fertleri halen Güney Afrika’nın değişik şehirlerinde yaşamaktadır. Ebu Bekir Efendi’nin Atlas okyanusuna bakan bakımsız mezarı Signal Hill olarak bilinen tepelikteki küçük bir mezarlıkta bulunmaktadır.

İlk Türk Diplomat Mehmet Remzi Bey
Güney Afrika denildiğinde Mehmet Remzi Bey’i de zikretmek gerekmektedir. Johannesburg şehir merkezinde Wits üniversitesi kampüsünün hemen ön tarafındaki Braamfontein mezarlığında ay yıldızlı bir mezar taşı ile karşılaştığımda çok şaşırmıştım. Bir yüzü İngilizce diger yüzü Osmanlıca mezar taşında şöyle yazılıydı: “Ahh! Mezarımın başında duran sen ölümüme şaşırma! Geçmişte ben de senin gibiydim. Yarın sen de benim gibi olacaksın.” Osmanlı Konsolosu Mehmet Remzi Bey’e ait mezar taşında ölüm yılı 14 Nisan 1916 yazılıydı. Kendisi Osmanlı İmparatorluğunun Güney Afrika`ya gönderdiği ilk Turk diplomat olarak kayıtlara geçmiştir.

Mehmet Remzi Bey hakkında bilgimiz daha sınırlı olmasına rağmen 2004-2006 yıllarında Güney Afrika Ulusal Arşivlerinde yaptığım incelemeler sırasında rastladığım M. Remzi Bey`e ilişkin belgeler hem Osmanlı Devleti`nin Güney Afrika`yla ilişkilerine hem de Mehmet Remzi Bey`in hayatına biraz olsun ışık tutmakta. Detaylı bir makele hazırlamaya yetecek sayıdaki bu arşiv belgeleri aslında uzak diyarlardaki bir diplomatın trajik hayat hikayesini anlatmakta.

Güney Afrika’da zengin elmas ve altın madenlerinin keşfedildiği yıllarda Osmanlı yönetimi Johannesbur şehrinde bir konsolosluk açmış ve Cape Town’da uzun süredir hizmet veren konsolosluğunu buraya bağlamıştır. Lakin 1914 yılına kadar Türk asıllı diplomat atanmamış Alman, Belçikalı, Ermeni yahut İngiliz asıllı konsoloslar bu görevleri yürütmüştür. Bu rağmen Güney Afrika’da yaşayan müslüman cemaatler farklı zamanlarda İstanbul’a gönderdikleri mektuplarında Türk asıllı bir diplomatın gelmesini istemiştir. Bu istek ancak 1914’de Mehmet Remzi Bey’in Johannesburg konsolosluğuna atanması ile gerçekleşmiştir.

Osmanlı Hariciye Nezareti tarafından 21 Nisan 1914`de Johannesburg baş konsolosluğuna atanan Mehmet Remzi Bey’in Güney Afrika’daki diplomatik hayatı oldukça kısadır aslında. Daha öncesinde Tahran’da resmi görevde bulunan M. Remzi Bey Rus asıllı eşi Helena ve erkek çocukları ile I. Dünya Savaşı arefesinde Johannesburg’a vardığında tren itasyonunda kalabalık bir grupla karşılanmıştır. Mehmet Remzi Bey’in Kanada’da yaşayan torunu Misha Low’a Türk makamları tarafından verilen arşiv belgelerinde bulunan gazete küpürlerine göre Park istasyonunda düzenlenen kalabalık karşılama törenine Güney Afrika’daki müslüman cemaatler katılmıştır. 28 Agustos 1914 tarihli Güney Afrika Hükümet Gazetesinde yayınlanan bir yazıyla Remzi Bey`in konsolosluk görevine başladığı resmen ilan edilmiştir.

Ancak kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşı patlak vermiş ve İngiltere ile Osmanlı İmparatoluğu farklı cephelerde karşı karşıya gelmiştir. İngiltere hükümeti Güney Afrika dahil tüm sömürgelerindeki Osmanlı konsolosluklarının ivedilikle kapatılmasına karar vermiştir. M. Remzi Bey Güney Afrika hükümetine gönderdiği 7 Kasım 1914 tarihli yazıyla Osmanlı`nın İngiltere Başkonsolosundan aldığı talimat üzerine Osmanlı Devletinin Johannesburg`daki çıkarlarını Amerika Konsolosluğuna devretmiş, birkaç gün içerisinde karısı ve küçük çocuğuyla Cape Town üzerinden İstanbul`a gitmek istediğini bildirmiştir. Yetkili makamlara talebini hatırlatnak için üstüste telgraflar çekmiş ama her seferinde “...mümkün olan en kısa zaman içerisinde cevap verilecektir.” yatını almıştır. 13 Kasım 1914’te İngiltere’nin isteği üzerine Osmanlı tebasının Güney Afrika’dan çıkışına izin verilmediği bildirilmiş böylece nereye varacağı belli olmayan bir süreç başlamıştır.

Savaşın ilerleyen günlerinde İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasında esir mübadelelerini içeren görüşmeler başlamıştır. M. Remzi Bey ile birlikte İngiliz sömürgelerindeki diğer tutsak Türk diplomatlar da bu mübadelelere dahil edilmiştir. Amerika’nın aracılık yaptığı görüşmelerde Türkiye`de bulunan İngiliz Konsolosların serbest bırakılması şartıyla İngiliz sömürgelerindeki Turk diplomatların serbest bırakılması kararlaştırılır. Daha sonra bu plan değişmiş ve yeni bir istek üzerine Osmanlı yönetimi Amara`daki yirmi beş Osmanlı memuru ile Bombay, Johannesburg, Malta ve Manchester`deki dört konsolosun iadesi karşılığında Osmanlı sınırlarında bulunan bütün İngiliz kadınların ve on beş yaş altı çocukların iade etmeyi kabul etmiştir.

1916 yılının Ocak ayında aynı pazarlık sürerken Johannesburg`da tutsak muamelesine tabi tutulan Mehmet Remzi Bey ani beyin kanaması nedeniyle hayata veda etmiştir. Eşi Helena cesedin İstanbul’a gönderilmesini talep etmiş ama savaş yıllarının zorlu şartları Mehmet Remzi Bey’in cesedinin İstanbul’a getirilmesine mani olmuştur. M. Remzi Bey’in ani ölümünün ardından eşi Helena çocuğuyla birlikte Cape Town’a yerleşmiş, burada yeniden evlenerek iş hayatına atılmıştır. Son dönemde irtibat kurabildiğim Remzi Bey’in torunlarından Güney Afrika’nın East London şehrinde ikamet eden Helene Remzi-Bey Stevens büyükannesi Helena’nın o yıllarda ikinci çocukları Fazile’ye hamile olduğunu eşi M.Remzi Bey’in ölümü ile Johannesburg’da çocuklarıyla bir başına çaresiz kaldığını belirtti. Ayrıca o yıllarda yaşanan ağır trajediden aile içinde özellikle bahsedilmekten kaçınıldığını söyledi. M. Remzi Bey’in ölümüne ilişkin Güney Afrikalı bir doktorun tuttuğu belgeye rağmen öldürülmüş olduğu yönünde bir iddianın da varolduğunu bildirdi.

Dünya kupası ve vuvuzela ile tanıdığımız Güney Afrika ile tanışıklığımız eskilere 19.yy’a gitmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun buradaki müslümanlarla ilişki kurması ve onlara sahip çıkması Güney Afrika müslümanlarının İstanbul’a bağlılık duygularını geliştirmiştir. Bu duygu bugün bile bu coğrafyada devamlılığını sürdürmektedir.

Cuma, Haziran 25, 2010

AFRİKA'DA LİDERLİK SORUNU

Afrika’da Liderlik Sorunu
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Haziran 2010

Afrika’nın en büyük açmazlarından biri belki de ‘liderlik sorunu’ ya da hali hazırdaki liderlerin alternatifsiz oluşu. Afrika’da yaşanan sorunlara ülke liderleri perspektifinden bakıldığında, bir çok Afrika ülkesinde hala 70’lerde ve 80’lerde iş başına gelmiş, dünyadaki değişime ayak direyen yöneticilerin yönetimde olduğu dikkat çekmekte. Bu liderlere 1967’de başa geçen Gabon Devlet Başkanı El-Hac Ömer Bongo Ondimba, 1969’da başa geçen Libya Devlet Başkanı Kaddafi, 1987’den beri Zimbabve’yi yöneten Robert Mugabe ve 1982’de başa gelen Kamerun Devlet başkanı M. Paul Biya örnek verilebilir. Geçtiğimiz yıl hayata veda eden Gine Devlet Başkanı Lansana Conte’de 1984’den beri ülkesini yönetmekte idi.

Soğuk savaş döneminin etkili olduğu siyasi bir ortamda devlet başkanı olmuş bu ülke liderlerini ‘Eski Kuşak Yönetciler’ olarak adlandırabiliriz. İş başına geliş şekilleri ve yönetim ilkeleri birbirine benzeyen bu liderlerin en önemli özelliği bulundukları çevrede alternatifsiz olmaları. Bir diğer özellikleri ise kendilerine muhalefet eden grupların güçlenmesine asla izin vermeyen bir yönetim anlaşıyla ülkelerini idare etmeleri ve düyadaki değişimi önemsememeleri. Geçtiğimiz yıl Gine’de gerçekleşen askeri darbe aslında bu bağlamda irdelenebilir. Hatırlanacağı gibi 24 yıl Gine’yi yöneten Lansana Conte’nin ölümünün ardından daha 24 saat bile geçmeden bir grup asker yeniden darbe yaparak idareyi ele aldığını açıkladı. Kan dökülmeden gerçekleşen darbe askeri darbelere alışık halk nazarında da çok çabuk kabul gördü. Lansana Conte’nin yönetimde bulunduğu süre zarfında kendine alternatif olacak bir yönetim kadrosu bırakmaması ülkeyi ani bir krizin içine düşürdü. Gine’nin içine düştüğü ‘alternatifsizlik krizine’ daha önce birçok Afrika ülkesi de düştü ve düşmeye devam edecek.

Darbeye karşı diğer Afrikalı liderlerden gelen tepkiler de ez az Gine’de yaşananlar kadar ilginçti. Kendileri de darbe ile iş başına geçmiş bazı liderler Gine’deki darbecileri hemen tanırken Batı tarzı demokrasiyi benimsemiş Afrika Birliği darbeyi demokrasi zaafiyeti olarak değerlendirip Gine’nin birliğe üyeliğini askıya aldı. Afrika Birliği bünyesinde kurulan ticari komisyonlar da Gine’nin komisyonlardaki aktivitelerini durdurma kararı aldı. Ama mesela Libya Devlet Başkanı Kaddafi ve Senegal Devlet Başkanı Abduley Ware hiç vakit kaybetmeden Gine’deki darbeci yeni lider Camara’nın desteklenmesi gerektiğini savundular.

Bütün dünyada yeni kuşak dinamik liderlerin iş başına geçtiği düşünüldüğünde Soğuk Savaş dönemi siyaset psikolojisi ile ülke idare etmeye çabalayan Eski Kuşak Afrikalı Liderler yerlerini genç ve dinamik kadrolara bıraktıkça Afrika’nın kara talihinin değişeceği mutlak. Soğuk savaş döneminde iki kutuptan birini diğerine tercih eden Afrikalı liderlerin soğuk savaşın sona ermesine rağmen halen bu siyasi mantıkla hareket etmeyi sürdürdüklerini görmekteyiz. O dönemde Amerika’ya karşı Rusya kozunu yahut tam tersini oynayan devlet başkanları şimdilerde Rusya yerine yeni küresel aktör Çin’i politik tercihlerine angaje etmekte. 2000’li yılların başından beri dünyada değişmekte olan güç dengelerini ve dahası değişen yönetim anlayışını iyi okuyamayan bu eski kuşak liderler şimdilerde ya tamamen Çin’den yana ya da tamamen Amerika’dan yana tavır sergileyerek ülkelerindeki doğal kaynakların sömürülmesine göz yummakta. Aynı zihniyet, işin daha da kötüsü sırf yönetimde kalabilmek adına ülkelerinin geleceğini küresel güçlerin insiyatifine terketmekte hiçbir beis görmemekte.

İyi bir lider ülkesinin geleceği için nerede bırakması gerektiğini de bilmelidir muhakkak. Bu konuda Nelson Mandela tüm Afrika’lı liderlere güzel bir ders vermiştir. Her türlü yasayı kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek yerine, buna imkanı varken, ve halk nazarında ölene kadar Güney Afrika’yı yönetebilecekken o bu işi kendinden sonra gelen genç kuşaklara bırakmayı yeğlemiştir. Ve bu sayede Nelson Mandela Afrika halklarının nazarında büyük bir saygınlık kazanmış ve Afrika’nın efsanevi lideri olmuştur. Hiç şüphesiz Afrika ülkelerindeki lider profili olumlu yönde değiştikçe, kendine güvenen ve yolsuzluktan uzak kadrolar iş başına geldikçe kıtanın makus talihi de olumlu yönde değişecek ve kıtanın doğal zenginlikleri kıta halkının yararına hizmet edecektir.

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Güney Sudan-Juba Gezi Notları

Güney Sudan-Juba Gezi Notları

Serhat Orakçı

Dünya Bülteni, Haziran 2010

Şehrin göbeğinde iki katlı pembe bir malikane gösteriyor Ali. “Burası Salva Kiir’in yeri” diyor. Bahsettiği kişi kovboy şapkasını başından çıkartmayan Güney Sudan Devlet Başkanı ve aynı zamanda Sudan Devlet Başkan Yardımcılığını yürüten Salva Kiir Mayardit. Pembe malikanenin hemen on metre ilerisinde üç beş kuzu otluyor ve kulubemsi evlerden çıkan kadınlar tel örgülere çamaşır seriyor. Araba ilerledikçe yol üstünde farklı tabelelar gözüme çarpıyor: UNDP, WHO, Unicef, New York Hotel, Welcome Juba...



Fazla değil yedi ay sonra Referandum var Güneyde. İsterse Sudan’dan tamamen ayrılıp bağımsız bir devlet olduğunu ilan edecek. Bu göründüğü kadar kolay olmayabilir. Güney Sudan’ın başkenti Juba büyük ama hala çok cılız. Şehirde üç katlı bina görmek bile neredeyse imkansız. Şehrin iki üç kilometre dışında kabile yaşamı başlıyor. Katetmesi gereken çok yol var gibime geliyor.


Şehir nüfusunun 1 milyonun üstünde olduğunu öğrendiğimde pek şaşırmadım. Oysa daha beş sene önce 200 bin nüfuslu bir yermiş Juba. Dışardan devamlı göç alıyor ve aldıkça genişliyor. Uganda, Kenya, Etiyopya ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile karayolu bağlantısı ve aynı zamanda günlük uçak seferleri var. Sadece Afrikalılar değil Pakistan, Hindistan’dan gelenleri bile görmek mümkün. Şehir merkezindeki Konyo Konyo çarşısı oldukça hareketli. Yan yana sıralanmış küçücük dükkanlarda ananastan cep telefonu kadar herşey satılıyor. Ama fiyatlar dudak uçuklatıyor. Hartum’da 5 Cüneyhe aldığım seyyar şarj cihazı için 20 Cüneyh istiyor satıcı. Hayret içinde kaldığımı görünce “Eeee burası Juba” diyor sırıtarak.

Sudan’ın başkenti Hartum’da alışık olduğum yan gelip yatma, sıcaktan ayılıp bayılma sendromu burada yok. İklim kuzeye göre oldukça farklı ve yaşanabilir. Tropikal iklim kuşağındaki Juba senenin 6-7 ayı yağmur aldığından olsa gerek yemyeşil. Şehrin etrafındaki tepeliğe gidip şehre bakıyoruz. “Burası Jebel Kucur” diyor mihmandarım Ali. Aşağıda dümdüz bir arazi. Ağaçlar, evler ve diğer uçta akıp giden Beyaz Nil Nehri var. Tepeliğin eteğinde toplanmış gençler kurdukları çakıl tepelerinin kenarında iskambil oynuyor. Oyun bitince birazdan kalkıp gene taş kırmaya devam edecekler. Güzel bir sistem oluşturmuşlar kendilerince. İçlerinden biri tepenin yüksek bir noktasına çıkarak irice taşları aşağıya yuvarlıyor. Bir alt sıradaki bu iri taşları balyozla döverek bir kaç parçaya ayırıyor ve aşağıya atıyor. Onun altında çalışan gençler bu taşları bir kenarda toplayarak kümeliyorlar. Bir kısmını da kırarak daha küçük çakıl taşı kıvamına getiriyorlar. Böylece sekiz on kişilik bir grup organize olarak inşaat sektörü için küçük bir taş tesisi oluşturmuş oluyor. “Ekmeğini taştan çıkarmak” deyimi tam da bu gençlere yakışıyor.



Kucur tepeliğinin biraz ilerisinde büyük bir otoyol çalışması var. Ömer El Beşir’in Güney Sudan halkına hediyesi olduğunu öğreniyorum. Yoldaki hummalı çalışma devam ederken yağmur çiselemeye başlıyor. İki yıl önce Salva Kiir tarafından açılan Nyokuron Kültür Merkezi ilgimizi çekiyor. Hoş tabelasına ve bahçesine rağmen içeride pek birşey bulamıyoruz; takım elbise ve iskarpin ayakkabılar satan dükkanın dışında. Ülkeye damgasını vuran ‘yokluk’ burada da karşımıza çıkıyor. Şehrin içinde ilerledikçe sağlı sollu bira solunlarını ve çok sayıda oteli geride bırakıyoruz. Şeriatla yönetilen Sudan’da içki satmak, almak, aracılık etmek büyük suç aslında. Ama güneyde bu kural da değişiyor. Kenya’dan ve Uganda’dan getirilen bol miktarda içki çok sayıda birahane açılmasına olanak veriyor anlaşılan.

Şehirdeki son durağımız Nil kenarındaki Juba Otelinin kafeteryası. Gerçekten çok hoş bir manzara çıkıyor karşımıza. Nil nehri ayalarımızın dibinden usul usul akıp gidiyor akşam serinliğinde. İki yakayı birbirine bağlayan eski demir köprü görünüyor ilerde. Tek tük balıkçı tekneleri gözümüze çarpıyor. Güneş batarken Uganda’dan yola düşen Nil usul usul Hartum’a doğru akmaya devam ediyor.


Kendi içinde özerk yapıda olan Güney Sudan’ın başkenti Juba’da yaşam kuzeydekinden oldukça farklı geldi gözüme. Kuzeyin beyaz cellabiyeli erkeklerine ve tesettürlü kadınlarına rastlamak imkansız. Kuzey güney arasında bayraklar ve tatiller bile farklı. Kuzeyin resmi tatili cuma-c.tesi iken güneyin resmi tatili c.tesi-pazar. Kuzey Arapça konuşurken güneyde İngilizce daha yaygın kullanılmakta.

Osmanlı yönetiminin Sudan’da en son ilerlediği nokta bugün Güney Sudan’ın başkenti olan Juba şehriymiş. 1900’lü yılların başından beri sadece misyonerlerin eğitim ve sağlık faaliyeti yürüttüğü Güney Sudan, Sudan’ın diğer bölgelerine göre oldukça geri bence. Zaten bu bölgenin hiristiyanlaşması da bu misyoner okulları aracılığıyla gerçekleşmiş. 1950’lere kadar Güney Sudan’da hiçbir resmi devlet okulu açılmamış. Kuzey ile Güneyi karşı karşıya getiren iç savaş 1985’de başlayıp 2005 yılına kadar devam etmiş. Bu süre zarfında büyük göç hareketleri yaşanmış. 2005 yılında iki tarafın yaptığı ateşkes anlaşması gereği Güney Sudan 2011’in Ocak ayında referanduma gidiyor. İç savaş yıllarında büyük yıkıma uğrayan bölge her açıdan geri kalmış durumda. Ayrılmasına şimdiden kesin gözle bakılsa da Güney’in idari yapısı oldukça zayıf ve arada 3-5 yıllık bir geçiş süreci olması gerekiyor. Bu süre zarfında kuzey-güney ilişkilerinin normal seyretmesi beklenebilir sanırım. Uganda, Kenya, Etiyopya ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile sınırı bulunan Güney Sudan bu çevre ülkeler ile sınır ticareti yapıyor. Siyasi istikarı sağlaması durumunda hızla gelişebilecek bir bölge. Doğal kaynakları oldukça fazla. Şu an Sudan petrollerinin %70’i güneyden çıkıyor. Tarıma henüz hiç açılmamış bakir toprakları mevcut. Kafamdan güneyle ilgili farklı düşünceler geçerken Ali hissetmiş gibi “Hükümet bu yıl içerisinde tarım projelerine ağırlık verecek.” diyor.

Üç günlük kısa gezim bittiğinde Juba Havalimanının yolunu tutuyorum. Hava parçalı bulutlu. Geliş ve gidiş olmak üzere 200 m2’lik iki salondan oluşan uluslararası havalimanı tıkıştıkış. Pistte BM uçağı bekliyor. Çıkış işlemleri bittiğinde ilginç bir üst baş aramasından sonra yolcu bekleme salonuna geçiyorum. Yanımda bekleyen Pakistanlı iş adamı Wau’a gideceğini söylüyor. Peşinden elektrikler kesiliyor. Havalimanı karanlığa gömülüyor. Uçak anonsları kesiliyor. Yağmur giderek şiddetleniyor. Beş saat yağmurun kesilmesini ve uçakların kalkmasını bekliyoruz. Sonunda eski bir Rus uçağıyla havalandığımızda Güneyin yemyeşil arazilerini bir bir geride bırakarak kuzeyin sıcak çöllerine doğru yol alıyoruz.

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

Nil Nehrinin Yeni Rotası

Nil Nehrinin Yeni Rotası
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Mayıs 2010


Nil havzasındaki ülkeleri son dönemde ilgilendiren konuların başında nehrin su kullanım hakları üzerine yürütülen müzakereler yer almakta. Havzada bulunan dokuz Afrika ülkesini yakından ilgilendiren konu aynı zamanda Afrika ve Orta Doğu ekonomi-politiği açısından da önem arzetmekte. 2020 yılında dünyanın kullanılabilir su kaynakları yönünden ciddi bir krize gebe olduğunu ortaya koyan çalışmalar ışığında ‘Nil Nehri’ ve ‘kullanılabilir su kaynakları’ hayati bir öneme sahip. Bir kolu(Beyaz Nil) Uganda’dan çıkıp diğer kolu(Mavi Nil) Etopya’dan çıkıp Sudan’ın başkenti Hartum’da iki kolun birleşerek Mısır’a yürüdüğü ve oradan da Akdenize döküldüğü 6.825 km. uzunluğundaki dünyanın en uzun nehri Nil, hem enerji üretimi açısından, hem de tarımsal sulama ve içme suyu temini bakımından oldukça önemli bir potansiyele sahip. Geçtiği güzergahta 400 milyon Afrikalı nehir suyundan faydalanmakta ve bu sayı yoğun nüfus artışı münasebetiyle her geçen gün artmakta.

Nil Havzası İnsiyatifinde bulunan dokuz ülkenin (Mısır,Sudan, Etopya, Uganda, Kenya, Ruanda, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti) bu güne kadar su kullanım haklarını 1929 ve 1959 yıllarında imzalanan anlaşmalar belirlemekteydi. İngiliz sömürgeciliğinin Afrika’daki mirası sayılabilecek anlaşmalar nehir suyunu tek başına Mısır’a açarken diğer ülkelerin su kullanım haklarını minimum seviyeye indirgemekte. 1980’lere kadar pek sorun teşkil etmeyen bu durum son dönemde Afrika ülkelerinin ekonomik kalkınma girşimleri ve yoğun nüfus artışları karşısında giderek sorun oluşturmaya başladı. Mısır’a nehir üzerinde yapılacak su ve baraj projelerinde isterse veto hakkı tanıyan anlaşmalar Afrika ülkelerinin su ve baraj projelerini hayata geçirmesinin önündeki en büyük engeldi. Bu durumun değişmesini arzulayan havza ülkeleri Mısır’ı karşılarına alacaklarını çok iyi bildikleri bu konuda bir adım attılar ve yeni bir anlaşma ortaya koydular. Mısır ve Sudan dışında diğer ülkelerin mutabakat sağladığı anlaşma ile Afrika ülkeleri Nil nehrinden eşit düzeyde faydalanmayı umuyorlar.

Ekonomik büyümenin ve nüfus artışının getirdiği baskı Afrika ülkelerini daha fazla su arayışına sürüklemekte. 2025 yılına gelindiğinde kıta üzerinde ondan fazla ülkenin su kaynağı yönünden sıkıntı yaşayacağı tahmin edilmekte. Daha fazla tarım alanını sulama imkanı elde etmek isteyen ülkeler nehir üzerinde baraj kurarak elektrik üretmek, balıkçılığı teşvik etmek ve sulama projelerini devreye sokarak tarım arizilerine su taşımak ve yeni istihdam alanları açmak istiyorlar. Lakin mevcut yapı Mısır dışındaki ülkelerin bu yöndeki taleplerini karşılamadığı gibi Mısır’a nehir üzerinde denetleme ve veto hakkı tanıyor. Nehir üzerinde tarihi hakları olduğunu iddia eden 80 milyon nüfuslu Mısır için Nil demek hayat demek adeta. Nehirdeki su seviyesinin azalması ve tarım alanlarına kanalize edilen su miktarındaki düşüş Mısır’daki tüm tarımsal ve ekonomik dengeleri altüst edebilecek boyutta.

Geçtiğimiz günlerde Mısır ve Sudan dışındaki yedi havza ülkesi Etopya’nın önderliğinde Uganda’nın başkenti Entebbe’de biraraya gelerek yeni bir anlaşma ortaya koydu. Mısır ve Sudan’ın tepkisine yol açan yeni anlaşma nehir suyundan eşit miktarda faydanılmasını öngörürken Mısır’ın tekbaşına veto hakkını da ortadan kaldırıyor. Nil nehrine hayat veren kaynak ülkelerin kazan-kazan stratejisi olarak niteledikleri yeni anlaşma ile ülkeler nehir suyundan istedikleri gibi faydalanabilecek, baraj ve sulama projelerini hayata geçirebilecek. Bir seneliğine imzaya açık bırakılan yeni anlaşmayı beş ülke geçtiğimiz günlerde imzalarken Demokratik Kongo Cumhuriyetinin ve Burundi’nin de yakında imzalaması bekleniyor. Mısır ve Sudan da bir yıl içerisinde imzaya açık bırakılan anlaşmayı isterlerse imzalayabilecekler.

Mısır ile ittifak halindeki Sudan mevcut durumun korunmasından dokuz ülkenin katılmadığı yeni bir anlaşmanın yürürlüğe girmemesinden yana. Mısır ile tarihi yakınlığı bulunan Sudan için de Nil suyu son derece büyük öneme sahip. Özellikle son dönemde topraklarını yabancı yatırımcılara ve körfezdeki Arap ülkeleri yatırımcılarına açan Sudan tarım sektöründe canlanma hedefliyor. Nüfusunun büyük çoğunluğu halen tarım sektöründe istihdam edilen ülkede büyük bir elektrik açığı da mevcut. Halihazırdaki barajların elektrik üretimi yeterli olmadığından barajlarda kapasite artışına giden Sudan Mısır’dan da elektrik ithal etmekte. Sudan’ın Nil’e bağımlılığı da azımsanmayacak boyutlarda. Ülkeyi baştan sona kateden Nil nehri geçtiği güzergaha hayat vermekte ve Sudanlılar büyük oranda verimli tarım arazilerinin bulunduğu Nil havzasındaki yerleşim birimlerinde yaşamakta. 2.5 milyon km²’lik yüzölçüme sahip devasa ülkede nüfus Nil etrafında yoğunlaşmakta yani bir diğer ifadeyle insanlar su kaynağının yakınlarında yaşamayı tercih etmekte.

Sudan’ın mevcut su kullanım hakkı Mısır ile kıyaslandığında son derece düşük seviyede lakin diğer ülkelere oranla daha fazla su kullanım hakkı bulunmakta. Sudan’ın Entebbe’de imzalanan yeni anlaşmayı kabul etmesi durumunda mevcut durumu çok fazla bir değişikliğe uğramayabilir. Sudan bu yönüyle kilit bir rol oynamakta. Mısır-Sudan ittifakının kırılması Mısır’ı bölgede yalnızlaştırıp güçsüzleştirebilir. Meselenin bir diğer boyutu da su üzerine yaşanan bölgesel gerginliğin kıtadaki Afrikalı-Arap ayrımcılığını tetikleyebilecek boyutta olması. Nil nehrine kaynaklık eden güneyli ülkeler ile Nil’e katkıda bulunmayan kuzeyli ülkelerin karşı karşıya gelmesi söz konusu. Sudan’ın oynadığı kritik rol 2011 yılında Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılması ile farklı bir boyut kazanacak. Nil havzası ülkelerine bir yenisi daha eklenerek havza ülkelerinin sayısı ona çıkacak. Güney Sudan’ın Nil ile ilgili nasıl bir tavır alacağını şimdiden kestirmek güç. Bir zamanlar parçası olduğu Sudan’ı ve haliyle Sudan-Mısır ittifakı içinde yer alması beklenebilecekken etnik olarak kendisine daha yakın bulduğu güneydeki kaynak ülkeleri de destekleyebilir. 2011 yılında ortaya çıkacak tablo içerisinde Güney Sudan’ın eğer Sudan’dan ayrılırsa Nil ile ilgili tavrı bölgesel su anlaşmazlığına yeni bir boyut kazandıracak.

Meseleyi incelerken zaman zaman dile getirildiği gibi İsrail’in Etopya ve Uganda üzerinde etki alanı oluşturarak Mısır’a karşı Nil suyunu politik baskı aracı haline getirmek istemesi veyahutta Nil suyunu İsrail’e kanalize etmek istemesi gibi iddiaların dikkate alınması gerekir. Özellikle Kuzey Doğu Afrika coğrafyasını kapsayan derinlikli analizlerin Orta Doğu dinamiklerinden bağımsız değerlendirilmemesi gerekir. Coğrafi ve tarihsel yakınlığı bulunan bu iki coğrafyada yaşanan siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmeler birbirini hızla etkileyebilecek boyutlarda. Bu yüzden Kuzey Doğu Afrika’nın sahip olduğu su kaynakları sadece İsrail için değil Orta Doğu’daki diğer ülkeler için de alternatif kaynak olma açısından önem arzetmekte. İsrail’in bu yönde stratejeler geliştiriyor olması oldukça rasyonel iken diğer Orta Doğu ülkelerinin bu coğrafyayı içine alan çalışmalar yapmaması büyük bir hatadır.

Nil nehri üzerinde yürütülen müzakereler bölge ülkelerinin gelecekleri şekillendirmeleri açısından önemli siyasi ve ekonomik sonuçlar barındırmakta. Su kaynaklarına dönük bağımlılığın hızla arttığı günümüzde havza ülkelerinin alacakları pozisyon bölgesel barış ve işbirliği ya da bölgesel çatışma riskini şekillendirecek. Birçok ülkeyi siyasi, ekonomik ve küşltürel açıdan etkileyen çok boyutlu bir meselenin gerçekçi çözümü sadece sadece ülkeler arasında tam ittifak sağlandığında çözüme kavuşabilir. Bu durumda Nil havzasındaki ülkelerin birbirlerinin çıkarlarınıı dikkate alarak hareket etmesi gerekmektedir. Nil üzerinde yapılan tüm modern müdehalelerin Nil nehrinin çehresini, yaşayan balık türlerini ve bitki örtüsünü değiştirdiğini, Nil güzergahındaki tarımsal etkinlikleri ve iklimi değiştirdiğini unutmamak gerekir. Mısır’ı susuz bırakacak bir çözüm ya da diğer ülkeleri sudan mahrum bırakacak bir çözüm asla bölgede kabul görmeyecektir. Bölgesel istikrarın sağlanması taraflar arasında kabul görecek bir formülün geliştirilmesinde yatmaktadır.

Cumartesi, Mayıs 08, 2010

Afrika'nın Değişen Dinamikleri

Afrika’nın Değişen Dinamikleri
Yazan: Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Mayıs 2010

Afrika’nın devasa ülkesi Sudan önemli bir seçimi geçtiğimiz günlerde geride bıraktı. 24 yıl aradan sonra yapılan seçimle Ömer El Beşir ülke genelinde aldığı %68’lik oy ile tekrar başkanlık koltuğuna otururken Salva Kir Mayardit yarı-özerk Güney Sudan’da aldığı %92,9’luk oyla tekrar Güney Sudan Devlet Başkanlığına seçildi. Kuzeyde Ulusal Kongre Partisinin, Güney de ise Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM)’in beklenen zaferi ile sonuçlanan seçim bir nevi Sudan’daki kutuplaşmayı pekiştirmiş oldu. Kuzey eyaletlerinin Ömer El Beşir etrafında toplanırken Güney Sudan halkının güneyin bağımsızlığını isteyen Salva Kir etrafında toplanması 2011 Güney Sudan Referandumu için de önemli bir ipucu vermiş oldu.


Yakın bir zamanda bilindiği gibi Sudan’ın güneyden ikiye bölünmesi beklenmekte. Lakin bu bölünme kendi içinde bazı açmazlar barındırmakta. Öncelikle belirtmek gerekir ki güney-kuzey ayrımı çok net bir sınır hattı tarafından belirlenmiş değil. Sudan Dışişleri Bakanı Deng Alor’un geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama bu ayrımın %80’inin tamamlandığı yönündeydi. Sorun içeren sınırlar ise geri kalan %20’lik kısım içerisinde. Bahsi geçen tartışmalı bölgelerin başında ilkin Abyei gelmekte. Büyük miktarda petrol rezervi barındıran bölge güney-kuzey sınırında stratejik bir lokasyonda bulunmakta. Yirmi yıl süren Sudan iç savaşında büyük tahribata uğrayan bölge muhtemel bir bölünmede tekrar tartışmaların merkezine oturacaktır. Güney yönetimi de Kuzey yönetimi de bu stratejik bölgeyi kaybetmek istemeyecektir.


Güney Sudan’ın bölünmesi Sudan’ın geçmişine bakıldığında da tarihi bir açmaza işaret ediyor. Sudan’ın 19.yy’dan beri parçası olan bölge 1980’lere değin bağımsız bir yönetim talebinde bulunmazken hep kabile reislerinin yönetimi altında bulunmuş ve zayıf da olsa merkez ile bağlarını devam ettirmiştir. Ancak 1980’lerde Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM) tarafından ilk kez dillendirilen bağımsızlık fikri Güney Sudan’ın kuzeydeki Hartum yönetiminden ayrılarak bağımsız bir ülke kurmasını öngörmüş ve ülkeyi yirmi yıllık iç savaşa sürüklemiştir. 2005 yılında güney ile kuzey arasında barış zemini oluşturan anlaşma ile taraflar Güney Sudan’ın 2011 yılında bağımsız bir referandum ile kaderini belirlemesinin yolunu açmıştır.


Batılı devletler tarafından desteklenen bölünmenin gerçekleşmesi durumunda Güney Sudan, Afrika kıtasının en genç ama buna karşın en zayıf devleti statüsü kazanacak. Böylece Güney Sudan, Afrika kıtasının en büyük devletinin önemli bir bölgesi olmaktan çıkıp bir çok Afrika ülkesi arasına sıkışmış, deniz bağlantısı olmayan küçük bir devlet konumu kazanacak. Bölünme aynı zamanda Sudan’ı tümden etkileyerek Sudan’ın Afrika’nın önemli bir aktörü olma potansiyelini zedeliyecek. Bölünmeyle birlikte coğrafi olarak büyük bir toprak kaybına uğrayacak ülke Kenya, Uganda, Kongo gibi güney sınır komşuları ile irtibatını da yitirecek. Bu bölünme aynı zamanda Nil Nehri suyunun kullanım hakları üzerinde yeni bir tartışmayı da beraberinde getirecektir.


Güney Sudan’ın bölünmesi stratejik açıdan bakıldığında Kuzey, Doğu ve Orta Afrika üzerinde varolan dengelerin tekrar gözden geçirilmesine yol açacaktır. Bu itibarla bakıldığında Nil Nehrinin kullanımı açısından da Nehir üzerindeki denkleminde değişmesi beklenebilir. Sudan-Mısır ittifakı karşısında Etopya-Kenya-Uganda ittifakı yeni bir partner kazanarak Güney Sudan’ı yanlarına aldıklarında bu Sudan ve Mısır için ciddi bir tehdit oluşturacaktır.


Sıradan halkın en basit haliyle ‘Hiç olmazsa Güneylilerden kurtuluruz...’ ya da ‘Böylece Araplardan kurtuluruz...’ şeklinde dillendirdiği Güney Sudan’ın bölünmesi aslında sancılı bir döneme işaret etmekte. Muhtemel bölünme başta Kuzey ve Doğu Afrika olmak üzere Orta Afrika’da kıta iç dinamiklerini derinden etkileyerek bölgesel parametreleri değiştirecektir. Bu bölünme sonrasında Güney Sudan büyük bir kazanım elde edemeyecekken; genel olarak Sudan çok şey kaybedecektir. 2011 Ocak ayında yapılacak referandum sonrasında Güney Sudan’ın ayrılması gerçekleşir ise Sudan önemli bir nüfus ve toprak kaybına uğrayacak, petrol gelirlerininin büyük bir bölümünü yitirecek ve aynı zamanda dört ülke ile sınırını kaybederek gelecek zaman dilimi içerisinde bölgesel bir güç olma şansını tammen yitirecektir. Beklenen bölünme gerçekleşmez ise bu Sudan’ın varolan potansiyel gücünü devreye sokarak Afrika kıtası içerisinde etkili bir bölgesel aktör olmanın yolunu açarak; farklı dinleri, dilleri ve ırkları barındıran Sudan’a kültürel zenginliğini sürdürme şansını tekrar tanıyacaktır.

Pazar, Nisan 11, 2010

SUDAN'DA SEÇİM

Sudan’da Seçim Neyi Değiştirecek?
Yazan: Serhat Orakçı
Nisan 2010, Dünya Bülteni

Afrika’nın 2.5 milyon km2’lik devasa ülkesi Sudan önemli bir dönüm noktasının eşiğinde. 16 milyonu aşkın seçmen sandık başına giderek oy kullanacak. 24 yıl gibi uzun bir zaman diliminin ardından halk ilk kez seçim sürecine katılıyor ve yöneticilerini belirliyor. 11-13 Nisan seçimi, Sudan’ın İngiliz-Mısır yönetiminden bağımsızlığını aldığı 1956 yılından sonra Sudan siyasi tarihinin belki de en önemli dönüm noktası. Görünürde pek bir şeyin değişmeyeceği, Ömer El Beşir’in tekrar devlet başkanlığına seçileceği seçimle aslında çok şey değişecek. Seçimi Sudan için önemli kılan nokta sandıktan kimin birinci çıkacağı değil Ulusal Kongre Partisi’nin ve Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’nin (SPLM) güney ve kuzey eyaletler ile Darfur’da alacakları oy oranları. Bu ayrıntı önümüzdeki dönemde Sudan’daki siyasi aktörlerin politik tavırlarını belirleyecek.

Kısa bir süre zarfında seçimlere hazırlanan siyasi partilerin seçimden beklentileri çok farklılık göstermekte. Seçim öncesi bir çok parti tarafından ve uluslararası kamuoyu tarafında seçimin ertelenmesi gündeme getirildi ama iktidar tarafından bu istek kabul görmedi. Bazı partiler ise seçimi boykot ederek iktidar üzerinde baskı oluşturdu ve seçimin kredibilitesine gölge düşürdü. Buna rağmen iktidar ısrarını sürdürerek ertelemeye gitmedi. 26 eyaletten oluşan 2.5 milyon km2’lik devasa ülkenin tüm şehir ve kasabalarında seçim propagandası yürütemeyen partiler taktik olarak güçlü oldukları merkezlere çekildiler. Bu partilerin başında Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM) ve Ümmet Partisi gelmekte. SPLM önce başkan adayını çekerek daha sonra da kuzey eyaletlerinde ve Darfur’da seçime katılmayacağını duyurdu. Böylelikle Güney eyaletlerinde güçlü olan parti seçim propagandasını da sadece bu bölgede yürüterek sürdürdü. Ümmet Partisi de önce seçimi tamamen boykot ettiğini duyurdu ama daha sonrasında güçlü olduğu iki eyalette seçime gireceğini duyurdu. Siyasi partiler açısından Sudan’ın tümünde güçlü bir seçim propagandası yürütmek ciddi bir finansal kaynak ve organizasyon gerektirdiğinden; bu güçten yoksun partiler güçlü oldukları bölgelere yöneldiler.

2000’li yıllarda Sudan siyasi hayatı dört önemli olayın gölgesinde şekillendi. Bunlardan ilki güney ile küzey eyaletler arasındaki iç savaşı sona erdiren 2005 barış anlaşmasıydı. Bu anlaşma ile güney ile kuzey silah bırakarak barış yaptı. Bir diğer önemli gelişme 2003 yılında Sudan’ın Darfur bölgesinde patlak veren çatışmalardı. Uzun süre dünya gündeminden düşmeyen Darfur sorunu kısa sürede Sudan’ın dışarda elini kolunu bağlayıcı bir niteliğe büründü. Başka bir önemli gelişme yine aynı tarihte 2003 yılında Güney Sudan’da hatırı sayılır petrol rezervlerinin çıkartılmaya başlamasıydı. Bu gelişme ile Sudan batı ekseninden uzak doğu eksenine kaymaya ve Çin-Malezya gibi ülkeler ile işbirliği yapmaya başladı. Son önemli gelişme ise 2009 yılında Uluslarası Ceza Mahkemesinin (UCM) Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında Darfur’da soykırım yaptığı gerekçesiyle tutuklama kararı çıkartmasıydı. Tüm bu gelişmeler ışığında 2010’a gelen ülke bazı yönlerden bakıldığında bir kör düğümü andırmakta. Özellikle Darfur meselesi ve UCM’nin kararı ülkenin önündeki en büyük engeller. İşte bu yüzden Sudan seçim sürecine bakıldığında sandıktan çıkacak sonuç ülke için son derece önemli.

UCM’nin Sudan Devlet Bşkanı Ömer El Beşir hakkında çıkarttığı karar ile Uluslarası kamuoyunun Sudan üzerindeki baskıları doruğa ulaştı. Darfur meselesinin mimarı olarak lanse edilen diktatör devlet başkanı imajı sık sık uluslarası kamuoyu tarafından dillendirildi. Dışarda bu söylem geliştirilirken Sudan’ın içinde pro-aktif bir söylem inşaa edildi. Sudan halkı ülkelerinin elden gitmekte olduğunu, dış güçler tarafından parçalanmak ve sömürülmek istendiklerine inanırken böyle bir dönemde güçlü bir liderin başlarında olması gerektiği görüşüne sarıldı. Özellikle UCM’nin kararının sonrasında ülkede Devlet Başkanı Ömer El Beşir sevgisi fanatiklik boyutuna ulaştı. “UCM bana hayaledemeyeceğim bir iyilik yaptı,” diyen Ömer El Beşir’in kendisi de bu gerçeği sık sık dillendirmekte. Halk devlet başkanını dış etkilere karşı koruma kararı alarak Ömer El Beşir’in arkasında olacağının mesajını vermekte gecikmedi. Karar sonrası düzenlenen mitinglerde halkla buluşan Devlet Başkanı gittiği şehirlerde büyük bir coşku ile karşılandı. Müslümanların yıllardır özlemle beklediği ‘batıya karşı kafa tutan lider’ profili böylelikle Ömer Beşir de hayat buldu. İşte bu gelişme seçim sürecinde de kendini gösterdi. Ulusal Kongre Partisinin seçimden zaferle çıkması aslında UCM kararını büyük bir paradoksla başbaşa bırakacak. İstenmeyen diktatör lider imajı desteklenen demokratik lidere dönüşecek.

Seçimin bir diğer önemli sonucu da Sudan’ın siyasi haritasının yeniden çizilecek olması. Seçimde Ömer El Beşir’in Ulusal Kongre Partisi ve Güney Sudan’ı temsil eden Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM)’in toplayacakları oylar Güney Sudan ve Darfur üzerine üretilen siyasette etkili olacak. 2011 yılında Referandum ile Sudan’dan ayrılması mümkün olan yarı özerk Güney Sudan için 11-13 Nisan seçimi bir nevi ‘ön referandum’ mahiyetinde. SPLM’in Güney Sudan’da güçlü çıkması Güney’in ayrılmasına yorumlanacakken Ömer El Beşir’in burada yüksek oy alması Güney’in birleşmeden yana olduğuna yorulacaktır. Gene bu bağlamda Güney Sudan’ın sınırlarının çizilmesinde bu seçim referans noktası olarak kabul görecektir. Zira, 2011 referandumu ile Sudan’dan tamamen ayrılması gündem de olan Güney Sudan’ın net sınırları hala belirgin değil. Bu konuda spekülasyon ve ihtilaflar sürmekte. İhtilaflı bölgelerde sandıktan çıkacak oylar bu bölgelerin güneye mi kuzeye mi ait olacağını belirleyecektir. Kısaca özetlersek bu seçimle Güney Sudan’ın sınırları daha belirgin hale gelecektir.

Yine benzer bir şekilde seçim sonucu Darfur’da da etkile olacaktır. Ömer El Beşir’in bu sorunlu bölgede alacağı oylar Darfur sorunun çözümünde halkın beklentisini yansıtacaktır. Beşir’in alacağı oy devletin buradaki varlığını belirleyecektir. Beşir için Darfur’da yüksek oy çıkması aynı zamanda burada devletle çatışan silahlı grupları da köşeye sıkıştıracak ve Darfur’u kurtarma manifestoları büyük darbe alacaktır. Beşir’in burada beklediği oyu alamaması halinde ise UCM’nin ve Darfur isyancı gruplarının elleri daha da güçlenecektir.

Ömer El Beşir’in kazanmasına kesin gözle bakılan seçimde iki kriter ön plana çıkmakta. Bunlardan ilki Güney Sudan’ın kimi destekleyeceği ve ikincisi de sorunlu Darfur bölgesinde Ömer El Beşir’in ne kadar oy alacağı. Seçimi Ömer El Beşir’in kazanacağı neredeyse kesin iken bu iki kriter Sudan’ın önümüzdeki dönemde siyasi hayatını şekillendirecek.

Perşembe, Nisan 08, 2010

SUDAN'DA SEÇİM

Sudan’da Seçim: Son 25 yılın Hesaplaşması
Yazan: Serhat Orakçı
Nisan 2010, Dünya Bülteni

Sudan halkı 11-13 Nisan tarihleri arasında uzun bir aradan sonra ilk kez sandık başına gidecek. Bu vesileyle halk devlet başkanını, eyalet valilerini, millet vekillerini ve yarı özerk Güney Sudan’ın başkanını belirleyecek. Okuma yazma oranın düşük olduğu ülkede kimilerine göre oldukça kompleks görünen seçim, Sudan’ın geleceği için büyük önem taşıyor. Uzmanlara göre, bir çok tartışmayı gündeme taşıyan seçim Sudan için önemli bir dönüm noktası. Çünkü seçim farklı boyutlardan ele alındığında doğuracağı sonuçlar itibariyle Sudan siyasetinde önemli bir yere sahip. Sanırım Sudan’ın son çeyrek yüzyılının siyasi yönden hesaplaşması diyebiliriz.

Çok sayıda siyasi partinin ve bağımsız adayın katıldığı seçim sürecinde sadece altı siyasi parti ön plana çıkıyor. Bu partiler Ömer El Beşir’in iktidardaki Ulusal Kongre Partisi, Güney Sudan’ı temsil eden Salva Kiir başkanlığındaki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi(SPLM), devrik Başbakan Sadık El Mahdi’nin Ümmet Partisi, İslami hareket lideri Hasan El Turabi’nin Halk Partisi, devrik Devlet Başkanı Muhammed El Mirgani’nin Demokratik Birlik Partisi, ve SPLM’den ayrılma Dr. Lam Akol’un yeni kurduğu Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Demoktarik Değişim Partisi (SPLM-DC). Bu partilerden ikisi SPLM ve SPLM-DC Güney Sudan’da etkili iken; diğer dört parti küzey eyaletlerinde etkin siyaset yapıyor.

Farklı parti cephelerinden bakıldığında seçim sonucu her parti için farklı anlamlar taşıyor. Öncelikle İktidardaki Ulusal Kongre Partisi ve lideri Ömer El Beşir için meşrulaştırıcı bir boyuta sahip. Hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından tutuklama emri bulunan Sudan Devlet Başkanı seçimden galip çıktığında UCM’nin kararı büyük bir paradoksa dönüşecek. Uluslarası medyadaki istenmeyen diktatör lider imajı halkın istediği demokratik lider imajına dönüşecek. Özellikle Ulusal Kongre Partisinin Darfur’daki büyük beklentisi gerçekleşir de bölgede birinci parti olarak seçimi kazanırsa bu paradoks daha da derinleşecek. Ömer El Beşir’in Darfur’da ciddi oy alması durumunda ikinci bir paradoks daha gün yüzüne çıkacak ki o da Darfur’da hükümete karşı savaşan isyancı grupların ‘Darfur halkına özgürlük’ manifestolarının çürüğe çıkacak olması. Böyle bir durum ciddi amaç bunalımı doğurarak bu grupların bölünmesi ya da dağılması ile bitebilir.

Seçimin diğer bir boyutu da Sudan yönetiminin diktatörlükten demokratik bir yapıya tekrar bürünmesi yönündeki beklentiler. Zira 1989 yılında Ömer El Beşir tarafından yapılan darbe sonrası ülkede halk ilk kez sandık başına gidiyor. Bu yüzden Sudan dışında uluslarası medya, kurum ve kuruluşların seçimden beklentileri yüksek. Afrika Birliği, Avrupa Birliği, Amerika, Çin, Rusya ve Japonya tarafından gözlemcilerle izlenecek seçimde herkesin ortak temennisi seçimin özgür bir ortamda gerçekleşmesi ve Sudan’ın biran önce demokratikleşme sürecine girmesi ve böylelikle de globalleşme sürecinde mesafe katetmesi.

Güney Sudan’ı temsil eden SPLM’in seçim beklentisi ise 2011 Güney Sudan Referandumunu garanti altına almakla sınırlı. 2005 yılında 20 yıllık güney-kuzey iç savaşını bitiren barış anlaşması Ulusal Kongre Partisi ve SPLM tarafından imzalandığında 2010 yılında Sudan ulusal seçimlerin yapılması ve 2011 yılında da Güney Sudan için referandum yapılması kararlaştırıldı. Bu sebeptendir ki 2005 barış anlaşmasının şartları arasında yer alan bağımsızlık referandumu Güney Sudan için büyük önem taşımakta. 2011 Referandumu sonucuna göre Güney Sudan’ın bağımsız bir devlet olması ve Sudan’dan tamamen ayrılması gerçekleşebilir. Ama bu referandumun gerçekleşmesi için SPLM ve Ulusal Kongre Partisinin şimdiki pozisyonlarını korumaları gerekmekte. Farklı bir siyasi partinin Sudan’da iktidara gelmesi durumunda 2011 referandumunun askıya alınması gündeme gelebilir. SPLM’in başkanlık yarışı için önerdiği Yasir Arman’ı son anda adaylıktan geri çekmesi aslında bir nevi Ömer El Beşir’i rakipsiz bırakarak Ulusal Kongre Partisinin elini güçlendirdi. SPLM’in ve Ulusal Kongre Partisinin Güney Sudan’da çıkaracakları oy bir nevi 2011 referandumunun provası niteliğinde olacaktır. Ömer El Beşir’in güney eyaletlerinden yüksek oy alması durumunda bu Güney Sudan’ın ayrılmak istemediğine yorulacaktır.

Ümmet Partisi Sudan siyasetinde önemli bir yere sahip. 1945 yılında sufi Ensar Hareketinin uzantısı olarak kurulan partinin geçmişi aslında 1880 yılında Osmanlı-Mısır yönetimine karşı ayaklanan Mahdi hareketine kadar uzanıyor. Daha önce iki kez devlet başkanlığı görevini yürüten Sadık El Mehdi ve Mahdi ailesi Sudan siyasetinde dönem dönem etkili hale gelmiş. Son olarak 1986-1989 yılları arasındaki koalisyon hükümetinde Başbakanlık yapan Sadık El Mahdi, Ömer El Beşir tarafından yapılan askeri darbe ile görevinden olmuştu. Ümmet Partisi boyutundan bakıldığında Nisan seçimi bir nevi partinin eski pozisyonunu Ömer El Beşir’e karşı kazanma savaşı olacaktır. Siyasi gücü eskiye nazaran azalan partinin seçimden galip çıkma ihtimali yok denecek kadar düşük olmasına rağmen bazı eyaletlerde halen etkin olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.

İslami Hareket lideri Hasan El Turabi’nin seçim beklentisi de bir hesaplaşmanın ötesine geçmekten uzak. 1989 darbesinde Ömer El Beşir ile işbirliği yapıp daha sonra Meclis Başkanlığı koltuğuna oturan Turabi daha sonraki dönemde Ömer El Beşir tarafından dışlanmış ve hükümetin dışında bırakılmıştı. Daha sonraki yıllarda ismi sık sık Darfur çatışmasının aktörü olarak anılmış ve zaman zaman göz altına alınmış yahut hapse atılmıştı. Hasan El Turabi için nisan seçimi bir nevi Ömer El Beşir ile heseplaşma boyutu kazanıyor. Bir çok partinin seçimi boykot edip adaylarını çekmesine rağmen Turabi ne olursa olsun partisinin seçimlere gireceğini duyurmuştu. ‘20 yıllık diktatörlüğün değişme zamanı geldi’ sloganını sık sık kullanan İslami hareket lideri konuşmalarında çok iddialı olsa da partisinin başkan adaylığı için ortaya koyduğu aday Abdullah Deng, Darfur ve civar eyaletler dışında odukça etkisiz kalmaktadır.

Tabanını sufi Hatmiyye tarikatının oluşturduğu Demokratik Birlik Partisi de Sudan siyasetinde önemli bir yere sahip. Partinin kurucusu İsmail El Ezheri Sudan’ın İngiliz-Mısır yönetiminden bağımsızlığını kazanmasıyla ilk Devlet Başkanlığı görevini yürütmüştü. İsmail Al Ezheri’nin ölümünün ardından Muhammed Mirgani partiyi ele almış ve 1986’daki Sudan’ın son demokratik seçimlerinde büyük bir halk desteği alarak koalisyon hükümeti kurmuştu. Muhammed Mirgani Sudan Devlet Başkanlığı görevini üstlenirken ortağı Sadık El Mahdi Başbakanlık görevini yürütmüştür. Ömer El Beşir’in 1989 askeri darbesi ile koalisyon dağılmış ve Muhammed Mirgani Mısır’a sürgün edilmiş ve kısa süre sonra Sudan’a geri dönmüştü. Her ne kadar partinin önemli ismi Muhammed Mirgani artık hayatta olmasa da Demokratik Birlik Partisi Sudan siyasetinde önemli bir yer tutmaya devam ediyor. Liderliğini şimdilerde Hatim El Sir’in yaptığı Demokratik Birlik Partisi açısından da bu seçim partinin eski pozisyonunu geri kazanarak Ömer El Beşir ile hesaplaşma niteliğine bürünmektedir.

Uzun yıllar SPLM içinde siyaset yapan ve bir dönem Sudan Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten Dr. Lam Akol, 2009 yılında yeni bir parti ile siyasi hayatına devam kararı aldı. Güney Sudan’ın bağımsızlık kazanması için mücadele veren Akol SPLM’in zayıflayarak etkisini kaybettiği iddiası ile SPLM-DC partisini kurdu. Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Demokratik Değişim adı taşıyan parti SPLM’e yeni bir boyut kazandırma iddiası taşımakta. Dr. Lam Akol boyutundan bakıldığında Nisan seçimi SPLM-DC için SPLM’in yerine geçerek yarı özerk Güney Sudan’ın yönetimini ele almak için büyük bir fırsat. Dr. Lam Akol Güney Sudan’da halk arasında sevilen bir lider olmanın avantajı ile yarışacekken rakibi SPLM lideri Salva Kiir bu avantajdan oldukça uzakta. SPLM’in elini güneyde güçlendiren tek unsur SPLM-DC’e göre daha organize olması ve şu an Güney Sudan yönetimini elinde bulunduruyor olması. Dr. Lam Akol halk tarafından sevilse de partisinin oldukça yeni olması zafere giden yolda büyük bir engel.

11-13 Nisan’da yapılacak seçim bir çok yönü ile önemli bir dönem noktası elbette. Sudan siyasi hayatının son 25 yıllık heseplaşması dersek abartmış olmayız sanırım. Ama şu var ki Sudan siyasetçileri için büyük önem taşıyan seçim Sudan halkı için aynı öneme sahip değil. Kuzey eyaletlerinde dört rakip partinin, Güney eyaletlerin de ise iki rakip partinin yarışacağı seçimde Darfur bölgesi tam bir muamma. Hükümet’in Darfur’dan oy alma motivasyonu ile Darfur’daki çatışmaları sonlandırma isteği ve isyancı gruplar ile tek tek masaya oturması olumlu bir gelişme olarak algılanmış ama son anda görüşmeler çıkmaza girerek süreç tıkanmıştır. Bu muamma içerisinde Darfur’da beklenmedik bir siyasi partinin yüksek oy alması bile olabilecek ihtimaller arasındadır.

Pazar, Mart 28, 2010

AFRİKA'DA BÖLÜNME SENARYOLARI-II

Afrika’da Bölünme Senaryoları-II
Yazan: Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Mart 2010

Afrika ülkelerinin günümüz ucube sınırları sümergeci Avrupa’nın acımasız çıkarları üstüne inşaa edilmiştir. Bugün üzerinde hala tartışılan günümüz Afrika sınırları doğallıktan ve Afrika iç dinamiklerini yansıtmaktan oldukça uzaktır. Afrika ülkelerinin sınırları çok değil bundan yüz sene evvel Avrupalı güçler tarafından masa başında çizilmiştir. 1884-85 Berlin Konferansında biraraya gelen İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Portekiz ve İspanya aralarında uzlaşmaya vararak sömürecekleri toprakları belirlemiştir. Bu konferans sonrası Afrika kıtası bugünkü tuhaf sınırlarına kavuşmuştur. Sonuça bir çok kabile iki sınır arasına sıkışarak bölünmüştür. Sömürge dönemi öncesi ‘Afrikalılar’ olrak tanımlanan kıta insanı Avrupalılar kıtadan çekildiğinde ‘Ugandalı’, ‘Kenyalı’ yahut ‘Nijeryalı’ olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Milliyetçilik hareketleri Afrika’da sömürgecilikle birlikte yeşermeye başlamıştır.


Sömürgeci güçler Afrika’ya önemli bir mıras bıraktılar kıtadan fiilen çekilirken. Afrika’nın vizyonsuz liderleri ise bu yapay sınırları o kadar ciddi benimsediler ki bu sınırlar için çatışmaya başladılar. Bugün bakıldığında kıta içerisinde 100’ün üzerinde sınır çatışması mevcut. Bu çatışmalarının tamamının odağında ise etnik ya da dinsel vurgular var. Cibuti ile Etopya arasında, Etopya ile Eritre arasında, Sudan ile Mısır arasında, Sudan ile Güney Sudan arasında, Nijerya ile Kamerun arasında sınır ihtilafları sürüp gitmekte. Bütün bu çatışmaların faturasını ödeyen ise sadece masum Afrika halkıdır.


Sınırlar arasında bölünmüş topluluklara en güzel örnek Masalit kabilesi verilebilir. Bugün tam olarak bilinmese de 250.000’in üzerinde nüfusa sahip Masalit kabilesi Sudan-Çat sınırına sıkışmış durumda. Kabilenin bir bölümü(140.000) Sudan’ın batıdaki Darfur eyaletinde yaşarken geriye kalan kısmı Çat’ın doğusunda yaşamakadır. Kendine has bir dil kullanan Masalitler Sudan-Çat sınırı ile ikiye bölünmüş ve iletişimleri kesilmiştir. Afrika kıtasının üzerine giydirilen yapay sınırlar Masalitler gibi birçok kabileyi bölüp parçalamıştır. Bu parçalanma bugün halen devam etmektedir.


Son zamanlarda parçalanması gündeme gelen önemli Afrika devletlerinden biri Nijerya ve diğeri Sudan’dır. Her iki ülkenin de Müslüman-Hıristiyan ya da bir diğer ifade ile Kuzey-Güney çatışması neticesinde bölünmesi gerektiği dillendiriliyor. Her iki ülke de son zamanlarda önemli petrol rezervleriyle gündeme gelmekte ve ikisi de Çin’e yakınlaşmalarıyla bilinmekte. ‘İslamın kanlı sınırları’ başlığı altında Sudan ve Nijerya’ya değinen Medeniyetler Çatışması tezinin sahibi S.P. Huntington’a göre de bu iki ülke fay hattı savaşlarının yaşandığı merkezler.


2011 yılında referandum ile yarı özerk Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılıp yeni bir devlet kurması bekleniyor. Bu ayrılmayı dört gözle bekleyen bazı güç merkezleri ise şimdiden referandum sonucu kesinleşmiş gibi hareket etmekte. Bu çevrelerin öngörüsüne göre 2011 Referandumu ile Güneyin Afrikalı Siyah Hıristiyan halkı Kuzeyin Arap Müslüman yöneticilerine sonunda dersini verecek. Bir taraftan tüm bu tartışmalar yapılırken ilginç bir ayrıntı ise daima es geçiliyor: Güney Sudan denen bölgenin neresi olduğu? Ya da Güney Sudan’ın sınırlarının nerede başladığı? Bu belirsizlik de aslında bölünme gerçekleşse bile Kuzey ile Güney arasında sınır anlaşmazlığının devam edeceğinin en büyük göstergesi. Helede bahsedilen sınırların tam da petrol çıkan yerleşim birimlerine yakın olması işi daha da derinleştiriyor.


Konuyu biraz daha irdelemek adına belki Sudan’ın güney bölgelerine daha yakından bakmak gerekir. Günümüzde Etopya, Kenya, Uganda ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile çevrelenmiş Güney Sudan’ın Sudan’a dahil olması Sudan’daki Osmanlı-Mısır yönetimi dönemine rastlamakta. 1821 yılında Osman-Mısır yöneticileri Mısır’dan Sudan topraklarına indiklerinde o zaman Güney Sudan olarak adlandırılan bölge günümüz Sudan’ının Nuba-Kurdufan bölgesine tekabül etmektedir. O dönemde Sudan’da hüküm süren Funj Sultanlığının başkenti Sennar, Osmanlı-Mısır yöneticileri tarafından ele geçirilmiş ve daha sonra güney bölgelere doğru fetih devam etmiştir. Başkenti Sennar’dan bugünkü Hartum’a taşıyan Osmanlı-Mısır yönetimi, Funj Sultanlığını ele geçirip Nuba-Kurdufan bölgesini aşarak daha da güneye inip bugün Güney Sudan denilen bölgelerin büyük kısmını kontrol altına almıştır. Böylece 1874 yılı geldiğinde Ekvatorya ve Bahrel Gazel bölgeleri Sudan’a dahil olmuş; düşük yoğunlukta nüfusun barındığı Ekvatorya eyaleti İngiliz kökenli Gordon Paşaya devredilmiştir. Gordon Paşa daha sonraki yıllarda ise İsmail Paşa tarafından tüm Sudan’a yönetici olarak atanmıştır. Güney Sudan’ın Hıristiyanlaşması ise daha sonraki yıllarda İngiliz-Mısır hakimiyeti altında gerçekleşmiştir. O dönemde Sudan’da yürütülen eğitim faaliyetlerinde misyoner kiliseler aktif rol almış ve özellikle Güney Sudan’da çok sayıda okullar açmışlardır. 1926 yılına kadar eğitim faaliyetleri Güney Sudan’da sadece misyoner okulları aracılığıyla yürütülmüş ve bölgenin büyük bölümü bu sayede Hıristiyanlaştırılmıştır.


Bugün Afrika’da ayrımcılık için vurgululanan Güneyli Hiristiyan-Kuzeyli Müslüman ya da Arap-Afrikalı argümanları Afrika için çok yenidir. Yirminci yüzyıla kadar ‘Afrikalı’ olarak yaşayan halklar arasında etnik ve dinsel ayrımcılık unsurları tetiklenmiş ve bu yolla Afrika topluluklarının bölünmesi arzulanmıştır. Bu bölünmelerden hangi güçlerin ne gibi rantlar sağladığı ise sorulması gereken başka bir sorudur.

Cuma, Mart 19, 2010

AFRİKA'DA BÖLÜNME SENARYOLARI-I

Afrika’da Bölünme Senaryoları-I
Yazan: Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Mart 2010

Üç önemli medeniyetin temsilciliğini yapan Afrika kıtası bugün 1 milyarı aşan nüfusuyla Asya kıtasından sonra dünyanın en yoğun nüfuslu ikinci toprak parçası. Kıtlık, AIDS gibi olumsuzluklara rağmen %2,6 nüfus artışıyla 2050 yılında kıta nüfusunun 2 milyara yaklaşması bekleniyor. Dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmasına rağmen halen en dinamik nufüsa sahip. Kıta nüfusunun neredeyse yarıya yakın kısmını %43 ile 15 yaş altı genç nüfus oluşturuyor. Giderek yaşlanan dünya genel nüfusu ile kıyaslandığında bu rakamlar her bakımdan ciddi bir potansiyel taşıyor. Bir bakıma bizlere gelecek yıllarda kıtanın öneminin giderek artacağını gösteriyor.


Ali Mazrui’nin ifade ettiği gibi Afrika kıtası İslam medeniyeti, Hıristiyan medeniyeti ve geleneksel Afrika inançlarına ev sahipliği yapmakta. Tarihten bu yana yeryüzünde bu üç medeniyetin önemli bir temsilcisi. Hıristiyan misyonerlerin hummalı çalışmalarına rağmen kıta genel nüfusunun %44’ü hala Müslüman. Aslında Afrika kıtası İslam coğrafyasının önemli bir parçası aynı zamanda. 1.6 milyarlık İslam dünyasının %28’ine Afrika ev sahipliği yapıyor. Kıtanın %36’sı Hıristiyan ve geriye kalan %20’lik kesim ise geleneksel inançlar barındırıyor. Buna rağmen önemli bir paradoksu işaret etmek gerekiyor. Bugün Afrika’nın geleceğini Batılı yahut Uzak Doğulu büyük küresel güçlerin sahneye koyduğu politikalar belirliyor. Tarihte Afrika’nın önemli bir bölümünde söz sahibi olmuş, Akdeniz, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu sahillerini donanma üstü olarak kullanmış önemli aktör Osman Devletinin ardından Afrika tamamen küresel güçlere teslim edilmiş durumda. Büyüme hızını katlamak için gerekli hammadde ihtiyacı için Afrika’ya saldıran Çin bile kıta üzerinde Müslümanlardan daha çok söz sahibi.


Hemen hemen her Afrika ülkesinde farklı inançtan insanları yanyana görmek mümkün. Örneğin Etopya nüfusunun %64’ü Hıristiyan iken %37’si Müslüman; Eritre nüfusunun %50’si Müslüman iken %50’si Hıristiyan; Çat nüfusunun %53’ü Mülüman iken %35’i Hıristiyan. Afrika’daki ülkelerin tamamı 20.yy’da her ne kadar bağımsızlıklarını ilan ettilerse de bu ülkelerin sınırları üzerine ihtilaflar devam ediyor. Batılı sömürge ülkeleri tarafından çizilmiş sınırlar doğallıktan çok uzak. Bu da beraberinde ciddi sorunları getiriyor.


Son günlerde önemli petrol rezervlerine sahip Nijerya ve Sudan hakkında bölünme seneryoları sık sık gündeme getiriliyor. Sebep olarak da Hıristiyan ve Müslüman çatışması gösteriliyor. Nijerya nüfusunun %47’si Müslüman ve bir o kadar da Hıristiyan nüfusu var. Diğer taraftan Sudan nüfusunun %70’i Müslüman iken %10’u Hıristiyan. Petrol zengini Güney Sudan’da yaşayan Hıristiyan nüfus 2011 yılında referandum ile Sudan’dan ayrılıp ayrılmayacağına karar verecek. Güneyli Hıristiyanlar üzerinde etki alanı oluşturmuş çevreler şimdiden ülkeyi bölünme psikolojisine hazırlıyor. Her fırsatta kuzey ile güney arasındaki gerilimi tırmandırıyor. Küresel rekabetin kızıştığı son yıllarda ülkeler bölgesel entegrasyonlar ile rekabet güçlerini arttırmaya çalışırken Afrika kıtasında tam tersine bir trend işliyor. Afrika Birliği yerine yeni bölünmeler bekleniyor. Daha düne kadar Afrika Birliğini her fırsatta dillendiren Libya lideri Kaddafi bile kendisiyle çelişerek etnik çatışmaların durması için Nijeryanın bölünmesi gerektiğini savunuyor.

Nijerya’nın ve Sudan’ın bölünmesiyle sorunların çözüleceğini beklemek saflık olur. Bu mantıkla gidilirse Afrika ülkelerin hemen hemen hepsinin iki ya da üç kez bölünerek küçük şehir devletlerine dönüşmesi gerekir. Bugün her Afrika ülkesinde Müslümanlar ve Hıristiyanlar yan yana yaşıyor. Kuzey Afrika’daki birkaç ülkeyi saymazsak halkının tamamının bir dine inandığı hiç bir ülke bulamayız. Bölmek her zaman birleştirmekten kolay. Kıta ülkelerini bölmek için harcanan çabalar eğitim ve sağlık gibi alanlara harcansaydı bugün Afrika kıtasının yüzleştiği hayati sorunların çoğu olmayabilirdi. Etnik ve dinsel çatışmalarda kullanılan silahlara ayrılan fonlarla kıtanın altyapısı baştan sona inşa edilebilirdi. Belki sorulması gereken asıl soru kıtanın kaderini neyin belirlediği: doğal kaynaklar mı dinsel çatışmalar mı?

Perşembe, Aralık 17, 2009

BATI DARFUR GEZİ NOTLARI

BATI DARFUR El-CENİNE GEZİ NOTLARI (Aralık 2009)
Yazan: Serhat ORAKÇI

Batı Darfur’un başkenti El-Cenine Sudan’ın bittiği yer sayılır. Çünkü bu kent Sudan-Çat sınırında uçta bir yerleşim merkezi. Şehir merkezinden bir kaç saatlik yolculukla Çat’a gidilebiliyor. Hatta çarşıda sırf bu iş için taksiler bulunmakta. Gün boyu sınıra yolcu taşıyan bu taksilerin fiyatı 5 Cüneyh yani 2 dolar. El-Cenine şehri aslında sakin bir kasabayı andırıyor. Çarşısı merkez ve bu merkezin etrafında evler ve resmi binalar bulunmakta. Şehrin hemen yanı başında kurumuş bir nehir yatağı var. El-Cenine’yi katadeden yatak Çat’a uzanıyor. Yağmurlu mevsimlerde nehrin aktığını görmek mümkün ama ben altı ay arayla yaptığım iki gezide de sadece kuru halini görebildim.



2003-2004 yıllarında Darfur’da çatışmaların artmasıyla şehir yüzbinlerce mülteciye sığınak olmuş. Şehrin çevresinde onlarca mülteci kampı bulunmakta. Bunlardan bir kaç tanesi oldukça büyük kamplar. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle: Kirinding kampı, Riyad kampı, Ebuzer ve Huccac kampları. Tüm bu kamplarda çatışmalarda köylerini terketmiş insanlar yaşamakta. Kaçtıkları yerlerde güvenlik olmadığı için bu kampları terketmek istemeyen bu insanların yaşamı dışardan gelen yardımlara bağlı. Ama gene de ufak bir toprağı ekip biçmeye çalışan, koyun sağan, satıcılık yapan insanları görmek mümkün. Sağlık ve hijyen şartlarının ortalamanın çok çok altında olduğu bu kamplarda sağlık hizmetleri gönüllü yardım kurumlarının kurduğu ufak sağlık merkezlerinde sağlanıyor. Şehir merkezinde bulunan hastanelerin imkanları kısıtlı olduğu için ciddi operasyonlar için hastaların mutlaka Niyala ya da Hartum’a gitmesi gerekiyor. El-Cenine’den hartuma çitf yönlü uçuşlar 350-400 dolara tekabül ediyor. Maddi durumu el vermeyenlerin bu yoılculuğu yapması elbette ki imkansız.



Mayıs 2009’daki ilk ziyaretimden bu yana şehirde pek birşey değişmemiş. Geceleri patlamaya başlayan silah seslerinin ritmi bile aynı. Kurban bayramı olması nedeniyle şehir merkezi sakin. Dükkanlar ve seyyar satıcı tezgahları kapalı. Devlet daireleri de bayram boyunca kapalı. Hatta havalimanı bile çalışmıyor. Arife günü bizi getiren uçak bayram bitimine kadar hareket etmeyecekmiş öğrendiğime göre.



Bayram ın bu kadar sönük geçtiği bir yer görmedim hayatımda. Kurban kesildiğini dahi pek az gördüm. Üç-dört evin önünde toplaşan insanlarda olmasa bayram olduğunu anlamak çok güç. Bayram namazı neredeyse 10’a doğru kılınıyor. Öğlen namazı da 3’e yakın... İnsanlar bayram namazına beyazlar içinde geliyor. Büyük bir meydanı mescit haline getirerek bayram namazını kılıyorlar. Namaz bitiminde herkes yanındakinin elini sıkarak bayramlaşıyor.

Kasım ayının sonu olması nedeniyle havalar umduğumdan daha soğuk. Özellikle sabah 6 gibi buz gibi oluyor hava. Öğleye doğru tekrar ısınıyor. Akşamları gene soğumaya başlıyor. Tam bir çöl iklimi hakim.

Suya ulaşım kısıtlı olduğu için su taşıyan eşşekleri şehrin her yerinde görmek mümkün. Su taşıma işini de çocuklar üstlenmiş. Bir eşşek yükü su 2 cüneyh ediyor. Eşşeklerin sırlarında sağlı sollu tulumlar var. Bu tulumlar özel bir deriden yapılıyor ve öğrendiğime göre eşşeğin fiyatından daha pahalı. Evlerin bahçelerinde su varilleri mevcut. Eşşeklerle eve getirilen su bu varillere transfer ediliyor. Daha sonra ev-içi kullanımı ve banyo tuvalet kullanımı için farklı kaplara aktarılıyor. Bu eşşeklerin özel bir sistemleri var. Suyun ağırlığının eşşeğin dengesini bozmaması için su tulumları sağlı sollu azar azar boşaltılıyor. Bu şekilde sağ ve sol her zaman dengede kalabiliyor. Su satıcıları bu işte ustalaştığı için suyu hızla transfer edebiliyor.



El-Cenine’nin sıcak iklimi tarım için elverişli. Şehirde mandalina, portakal, limon ve mango ağaçları görmek mümkün. Buna karşın tarım üretimi yok denecek kadar az. Gerek teknik bilgi eksikliği gerekse bölgede yaşanan siyasi istikrarsızlık ve çatışmalar tarım üretimini ve sanayi üretimini geliştirmeyi imkansızlaştırmış. Yoğun bir nüfus barınmasına rağmen şehirde tek bir fabrika bulunmamakta. Tüm ihtiyaçlar Hartum’dan kamyonlarla temin edilmekte. Son yaşanan gelişmelerden belki de en olumlu olanı Hartum-El Cenine arasındaki ulaşımın eskiye nazaran geliştirilmesi. Daha önceden bir kamyonun bu güzargahta Hartum’dan Cenine’ye varması 20-30 gün sürereken şimdilerde bunun neredeyse 10-12 güne düşmüş olması. Şehre ayrıca Çat sınırından da malzeme girmekte. Bu sayede Hartum’da göremeyeceğiniz bazı ürünleri Cenine pazarlarında görmek mümkün. Şehirdeki başka bir ilginçlik de petrol istasyonunun olmaması. Benzinin de seyyar satıcılardan alınıyor olması.

Şehir merkezinde bulunan tahıl pazarı hareketli yerlerden biri. Bu pazarın ilginçliği ise Amerika’dan hibe gelen un ve şeker çuvallarının satılıyor olması. Üzerlerinde USAID yazılı bu amerikan bayraklı çuvallar tahıl satıcılarının depolarından halka satılmakta. Buna benzer daha başka bir üründe USAID ambalajlı yağ kutuları. Bunlarda hemen hemen tüm pazarlarda satılmakta. Zamanında hibe edilen bu gıda maddelerinin nasıl ticari meta haline dönüşerek pazarlarda alıcıya çıktığını bilemiyorum ama bu bile ayrı bir sektör haline şimdiden dönüşmüş.


El-Cenine Darfur çatışmalarından en çok etkilenen merkezlerden biri. İnsani yardım kurumlarına bölgede çok ihtiyaç var. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştitilmesi için özel çaba gerekli. Avrupa’dan bazı yardım kurumları bulunsa da bunların sayıları oldukça az. En çok dikkat çeken kurumların başında Unicef ve Dünya Gıda Örgütü geliyor. Maalesef Türkiye’den hiçbir kurum burada faaliyette değil. Bu yüzden İHH İnsani Yardım Vakfı adına bu kurban bayramında özellikle seçtiğimiz bir yer burası. Türk insanın Darfur halkını unutmadığını bu coğrafyaya kayıtsız kalmadığını göstermek istiyoruz. İleri ki dönemlerde daha farklı projelerle bu bölgeye gelmeyi bölgede barış gelmesine katkıda bulunacak çalışmalar yapmayı kendi adımıza umut ediyoruz.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

DARFUR - NİYALA İZLENİMLERİ

Darfur - Niyala Gezi Notları (Ağustos 2009)

Yazan: Serhat ORAKÇI

Bugüne kadar Sudan’ın büyük bölümünü gezip görme şansım olsa da özellikle Darfur sorunu nedeniyle ismini sıkça duyduğum Niyala’ya yolum henüz düşmemişti. Ramazanın başlamasına üç gün kala Güney Darfur’un başkenti Niyala için yol göründü. Çalışmakta olduğum IHH İnsani Yardım Vakfının bölgede yaptığı bazı faaliyetlere katılmam gerekiyordu. Çok fazla hazırlık yapma şansım olmadı. Bölge hakkında önceden duyduklarım ve okuduklarımla yetinecektim bu sefer.

Darfur için gereken özel izinleri İnsani Yardım Bakanlığından çıkarttıktan sonra uçak ile iki saate yakın bir yolculuk yaptık. Sorunsuz bir uçuşun ardından uçağımız Niyala’ya indi. Uçak fiyatları yoğunluğa göre dönem dönem değişmekte ve birkaç değişik firma Hartum’dan buraya uçmakta. Gidiş-dönüş bileti yaklaşık olarak 700-850 Sudan Cüneyhi tutuyor. Bu da yaklaşık olarak 350-400 dolar yapmakta.


Zahmetsiz bir yolculuğun ardından mütavazi bir havalimanına indik. Şimdiye kadar ziyaret ettiğim diğer şehrilere kıyasla Niyala havalimanı oldukça büyük geldi gözüme. Daha önce gördüğüm yerlerde valizler elle ya da arabalarla taşınırken burada en azından dönen bant vardı. Bu da bir nebze olsun buranın büyüklüğüne işaretti. Yabancılara uygulanan özel arama ve taramarı müteakip havalimanından şehre doğru yola koyulduk.


Havalimanı ile şehir arasında arabayla takriben 15 dakikalık asfalt bir yol var. Bu yolda ilerlerken ufak tepeler ve tek tük ağaç dışında pek birşey görülmüyor. Bazı yerlerde bitki örtüsü oldukça yeşil. Bu yolda oldukça geniş ama kurumuş bir nehir yatağı hemen göze çarpıyor. Yağmurun bollaştığı dönemde yağmur suları bu nehre hayat veriyormuş. Ama biz sadece kuru halini görebildik. Çocukların oyun sahası gibi içinde koşuşturdukları bu yerde yetişkinler elleriyle nehir zeminini eşeleyerek su aramaktaydı. On ikinci enlemde bulunan Niyala Sudan’ın başkenti Hartum ile kıyaslandığında daha ılıman ve tümüyle çöl değil. Şehrin etrafında yer yer korular mevcut.

Niyala şehir merkezi oldukça hareketli. Çarşı merkezi insan seli adeta. Burada istenilen hemen hemen herşeyi bulmak mümkün. Pazar Çin mallarının istilası altında. Fiyatlar oldukça yüksek. İhtiyaçlar Hartum’dan kamyonlarla gelmekte. Haftada 40-50 kamyonun Hartum’dan mal getirip boşalttığını öğrendik. Şehir dışına doğru tek tük fabrikaları görmek mümkün. Hatta havalimanı yolu üzerinde büyük bir otel inşası hemen göze çarpmaka. Herşeye rağmen şehirde ufak tefek kıpırdanma imareleri var.

Niyala nufüs yoğunluğu bakımından da oldukça kalabalık. Darfur’daki en büyük yerleşim merkezi burası. Başkent Hartumdan sonra en çok nüfusun yaşadığı yer. Tüm Sudan’ın ikinci ya da üçüncü büyük yerleşim birimi. İklim Hartum’a göre daha yumuşak. Sıcaklık çok şiddetli değil. Ağustos olmasına rağmen dışarda yürünebiliyor. En önemli toplumsal sorunlardan biri su sıkıntısı. Şehirde su kaynakları yetersiz. Şehre her daim su sağlayacak bir kaynak yok. Herhangi bir göl yatağı ya da baraj olmadığından su yeraltından çıkartılmakta. Tarım alanları oldukça geniş ve verimli ama su tarım için hayati önem taşıyor. Hali hazırdaki tarımsal ekip-biçme yöntemleri çok çok yetersiz. Sadece ekip biçenin karnını doyuruyor. Önemli bir diğer sorun da elektrik kesintileri. Sudan’ın diğer şehirlerinde yapılan uygulama burada da karşımıza çıkıyor. Şehir elektriği rutin olarak belli saatlerde kesiliyor.


Şehirde en çok dikkat çeken şey sivil toplum kuruluşlarının tabelaları, arabaları, bayrakları. Darfur sorunu nedeniyle bölgede çalışan çok sayıda insani yardım kurumu bulunmakta. Bunların bazıları devlet başkanı Ömer el-Beşir davasına kanıt sağladıkları gerekçesiyle geçtiğimiz aylarda sınır dışı edilmişti. Geride kalan kurumlar çalışmalarına devam etmekte. Türkiye’yi temsil eden dört kurum var: IHH, TİKA, Kızılay ve Kimse Yok mu? derneği. Bu dört kurum da yaptıkları çalışmalar ile Türkiye’nin bölgedeki imajına büyük katkı sağlamakta. Çok sayıda kurum faaliyet gösterse de bölgenin ihtiyaçları sıralamakla bitmez. Sivil Toplum Kuruluşlarına bölgede çok iş düşüyor. Dikkat çeken başka birşey ise resmi devlet dairelerinin önlerine mevzilenmiş ağır silahlı araçlar ve askerler. Her kurumun önünde bu askerleri görmek mümkün. Hatta ağır makineli tüfekli askerlere çarşı pazarda bile rastalamak mümkün. İsmi sık sık Darfur Krizi ile anılan Cancavit’ler ise pek ortalıkta görünmüyor. Ancak şehir dışına çıkıldığında ratlamak mümkün.

Ziyaretimiz esnasında gezdiğimiz bazı okullarda öğrencilerin ve sınıfların içler acısı durumuna şahit olduk. Çoğunlukla masa, sıra, defter, kalem olmadan eğitim yapılıyor. Bazı okullarda sınıf bile yok. Bahçeye bir ağaç dibine koyulan hasırlar ve karatahtayı andıran dört köşe bir levha sınıf olarak kullanılıyor. Eğitim daha çok ezbere dayalı. Matematik ve fen bilimleri çok zayıf. Coğrafya derslerinde kullanılan haritalar elle işlenerek yapılmış. Bu okullarda harita dağıtmak, masa, sıra bağışlamak bile oldukça önemli. Çocukların çoğunluğu yetersiz beslendiği aşikar. Okullarda birde su sıkıntısı var. IHH İnsani Yardım Vakfı’nın başlattığı her okula bir su kuyusu projesi gerçekten yerinde bir çalışma. En azından çocukların su ihtiyacı giderilmekte böylelikle. Öğrenciler arasında türlü türlü hastalık baş göstermiş. Hastane imkanları kısıtlı olduğundan çocuklar kaderlerine terk edilmiş. Bazı okullarda sağdan soldan bulunan çadırlarla sınıf oluşturulurken bazı yerlerde saz ve ağaç direklerden sınıf oluşturulmuş. Bu şartşarda sağlıklı bir eğitim olması zaten bir mücize. Öğretmenler her ne kadar ümitvari konuşsalarda onlarda iki ara bir derede kalmış. 10-15 m²’lik sınıflarda 100’ün üzerinde öğrenci eğitim görüyor. Dört öğrencinin ders gördüğü bir okulda topu topu 10 öğretmen var.

Kuran eğitimi verilen okulların durumu da farklı değil. Çocuklar hafızlık eğitimlerini el yazması tahta levhalarla yapıyor. Farklı surelerin yazılı olduğu levhalar elden ele geçirilerek ezberleniyor. El yazması olduğundan hata çok fazla. Okumayı bırakın okumaya çalışmak bile imkansız neredeyse. Tahta levhalar oldukça ağır. O levhayı taşımak bile on iki on üç yaşındaki çocuklar için büyük iş. O ağırlıkla bir de saatlerce okuyup ezber yapmak gıpta edilesi bir iş. O çocuklar boylarından büyük işe kalkışmış. Allah yardımcıları olsun inşallah. Bu okullarda dağıttığımız matbu Kuran nüshalarını eline alan çocukların heyecanı görmelmeye değerdi. Sanki omuzlarından büyük bir yük inmiş gibiydi. Sayfaları özenle çevirişleri görülesiydi.

Niyala’da şehrini saran tepelerin eteklerinde dışardan göç etmiş göçmenler yaşamakta. Bunların sayısı oldukça fazla. Resmi rakamlar ve Birleşmiş Milletlerin verdiği rakamlar arasında büyük farklar var. Buradaki insanlar Darfur sorunun gerçek madurları. Evlerini, köylerini terkederek buraya sığınmışlar. Ellerine geçen bez, çaput ve sopalardan ev yapmışlar. Binlercesi bir arada böyle yaşamakta. Sağlık koşulları ytersiz. Çocuklar için okul yok. Su kaynağı yok. Binlrce insan sadece dışarıdan gelecek yardımlara bağlı yaşıyor. UNICEF ve Dünya Gıda Örgütü (WFP) tarafından dağıtılan erzak ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Sebep ne olursa olsun sayı ne olursa burada yaşayan insanlar çaresizliğe terkedilmişler. Büyük bir insanlık trajedisi yaşanmakta. Küçücük çocukların bir biskuvi için kavgaya tutuştuğu; dağılan ufak parçaları topraktan ayıklayıp yediğini görmek insana utanç veriyor. Bu kamplarda herşey çok değerli. Boş bir plastik su şişesi bile değer kazanıyor. Bitti diye atılan bir şişenin içindeki bir damla su bile ziyan edilmiyor. Sudan Hükümeti bu kamplarda kalıcı bina yapılmasına izin vermiyor. Burada yaşayanların köylerine geri gitmesini isityor ama güvenlik sağlanmadıkça kimsenin gitmeye niyeti yok. Hem siyasetçiler için hem de bölge sakinleri için büyük bir açmaz var ortada. Otash, Mosey, Kalma Niyala’yı çevreleyen kamplardan sadece birkaçı. Bazı kamplarda nüfuz oldukça yoğun on binlerin üzerinde. Bir kamp neredeyse Türkiye’de orta ölçekli bir ilçenin nüfusunu barındırıyor. Bu kamplarda güvenlik Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği ortak misyonu UNAMIS askerleri tarafından sağlanıyor. Her göçmen kampının çevresinde konuşlandırılmış askeri birlikler bulunmakta.

Darfur’da insanların bu hale düşmesine sebep her ne olursa olsun ortada halledilmesi gereken büyük bir mesele var. Hem de acilen harekete geçilmesi gerekiyor. Petrol, altın, makam, mevki, toprak vs. uğruna verilen savaş her neyse yüzbinlerce insanın geleceğinden daha değerli olamaz. En temel insani hak ve özgürlüklerden mahrum bu insanlara en azından onurlu bir yaşam çok görülmemeli. Bizi bu hale getiren şeyler üzerine vicdanımızı tekrar sorgulamamız gerekiyor. Çılgınca tüketime itildiğimiz bir dünyada bir yudum suyu içerken bile durup düşünmeli! Darfur tüm dünya insanlarına özellikle de müslamanların omzuna ağır bir sorumluluk yüklüyor.