Çarşamba, Mayıs 30, 2012


SOMALİ’NİN GELECEĞİ VE 2015 HEDEFLERİ
Dünya Bülteni, Mayıs 2012
Serhat ORAKÇI

İstanbul II.Somali Konferansına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Somali’nin geleceğinin tartışılacağı konferansa 55 ülkeden üst düzey katılım beklenirken sivil toplum kuruluşları da konferansın ilk günü bir araya gelecek. Ay sonu başlayacak etkinlikte enerji, su, yollar gibi altyapıyı ilgilendiren konular görüşülüp 2015 için yol haritası çıkartılacak.

Özellikle Amerika bu bölgede global terörle mücadele söylemiyle hareket ederken Cibuti’deki askeri üstünden, Uganda’ya yolladığı özel birliklerden yararlanmakta. Parasal yönden destek verdiği Etiyopya ve Kenya askerleri Somali içinde askeri operasyonlar yürütmekte. 1993 yılında bölgeye “Umut Operasyonu” kapsamında kanalize ettiği birliklerin uğradığı kayıplar ve Bakara pazarda düşen iki Black Hawk helikopter Amerikan halkının hafızasında tazeliğini korumakta. Aradan geçen süreçte Amerika askerlerini Somali’den çekerken operasyonlarını çevre ülkeler üzerinden noktasal hedefler seçerek sürdürmeye devam etmekte. En son rehin alınan iki yardım çalışanın kurtarılmasında benzer bir operasyon gerçekleştiren Amerika insansız hava araçlarını da zaman zaman kullanmakta.

Somali’de önemli bir aktör olması beklenen Birleşmiş Milletler ise Somali sahnesinde oldukça etkisiz. Mogadişu’da göstermelik bir ofisi bulunan BM’nin asıl yapılanması Kenya’da. Somali adına aktarılan fonlar Kenya’ya giderken durumun farkında olan Somali halkı bu duruma çok kızgın. Yirmi yılda Somali’nin hakkı olan 20 milyar doların Kenya’ya gitmesinden şikayetçiler ve durumu “Nairobi Mafyası” olarak nitelendiriyorlar. 

BM destekli Somali’deki geçici hükümet ise etkisiz ve boğazına kadar yolsuzluğa batmış durumda. Gelir elde etmek için Sivil Toplum Kuruluşlarını dahi hık boğaz etmeyi caiz sayan bu yapı Somali’nin gelişmesinin ve istikrara kavuşmasının önündeki en büyük engel. Ülkeye giden yardımları dışarı çıkartmadan sadece Mogadişu’da tutmaya çalışan ve kendi iktidar çevresini bu yardımlar ile beslemeye çalışan zihniyet Kenya ve Etiyopya’nın da ülkeye girerek askeri operasyon yapmasında bir beis görmüyor.

Somali’nin son yıllarına damgasını vuran El Şebab örgütü ise son aylarda ardı ardına verdiği kayıplar ile önemli bazı şehirlerin kontrolünü kaybetti. “Global Cihat” söylemiyle direnen örgüt son olarak Mogadişu’ya ulaşımda stratejik bir noktadaki Afgoye’den çekilerek şehri Afrika Birliği askerlerine bıraktı. El Kaide bağlantısını resmen ilan eden El Şebab önemli kayıplarına rağmen hala Somali’nin genelindeki etkisini ve kontrolünü sürdürmekte. Mogadişu’ya bombalı saldırılar düzenleyen örgüt bu saldırılarıyla özellikle geçici hükümetin üst düzey liderlerini hedef almakta.

El Şebab kadar etkili olmasalar da ülke içinde silaha ve kana bulaşmış pek çok yerel çete mevcut. Somali’nin orta ve kuzey kesimlerinde etkisini hissettiren Ehli Sünnet Vel-Cemaat yapısı da Geçici Hükümet ile işbirliği yaparak Selefi El Şebab örgütüne karşı silahlı mücadele vermekte.   

Kendine has gündemi olan bütün bu blokların (Afrika Birliği, ABD, BM, Kenya, Etiyopya, Geçici Hükümet, El Şebab, Çeteler) çekişmeleri arasında ezilen Somali halkı ise siyasi istikrarsızlığın asıl mağduru. Ülkede eğitim, sağlık ve hukuk sistemi işlemez halde iken yaşam mücadelesi veren halk oldukça çaresiz. Çatışma yaşanan bölgelerden kaçanlar başta Mogadişu olmak üzere ulaşabildikleri mülteci kamplarına sığınmakta. Böyle bir kaos ortamında ise halkın gelecek tasavvuru ise yaşadığı gün ile sınırlı kalmakta. Ölmeden, kendini ve çocuklarının karnını doyurarak geçirilen bir gün insanların yüzünün gülmesi için yetip de artmakta.   

Geçtiğimiz yıl yaz aylarında büyük bir kuraklığın pençesine düşen Somali’nin son bir yılına bakıldığında Türkiye’nin bu coğrafyada önemli bir aktör olarak belirdiği görülüyor. Uluslararası toplantılar ve akademik yayınlarda Türkiye’ye sıkça atıf yapılırken Afrika’nın geleneksel aktörleri Batılı devletler Türkiye’nin bölgede neler yapabileceğini anlamaya çalışıyor. Türkiye’nin yaptığı yardımların devamlı olup olmayacağını ve Türkiye’nin nerede tıkanacağı analiz ediliyor. Bazı kesimler tarafından askeri müdahale ihtimali durumunda Türkiye’nin nasıl bir tavır alacağı dahi masaya yatırılmakta.

Türkiye yaptığı çalışmalarla Somali’nin genelinde halkın sevgisini kazanmayı başardı. Türkiye komşularına güvenemeyen Somali’nin neredeyse tek güvendiği ülke haline geldi. Bu yüzden II. Somali Konferansının İstanbul’da yapılacak olması büyük önem arz ediyor. Hem Türkiye’den hem de konferanstan beklenti büyük.

20 yıl boyunca iş savaşa terk edilen Somali’ye Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kalabalık bir heyetle gitmesi ve BM Genel Kurulunda Somali’yi güdeme getirmesi ülke için önemli bir dönüm noktası oldu. Erdoğan’ın gidilmez denen yere gitmesi zihinlerdeki Somali algısını değiştirirken İslam dünyasının da harekete geçmesine vesile oldu. Erdoğan’ın posterleri Mogadişu’nun harabeye dönmüş sokaklarında hala dururken Türk Hava Yolları oldukça cesur bir adım atarak Mogadişu seferlerine başladı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ sık sık Somali’yi ziyaret ederken devletin ilgili diğer kuruluşları da çeşitli çalışmalar yürüttüler.

Somali’deki değişimin ve hissedilir Türk etkisinin asıl lokomotifi ise Sivil Toplum Kuruluşları ve onların yerel partner kuruluşları oldu hiç şüphesiz. Toz, güneş ve patlayan bombalara rağmen canını riske atarak çalışan STK’lar Somali halkına hizmet götürmek ve yaşanan insani dramın yaralarını sarmak için seferber oldular. Bu yüzden Somali Konferansında konuşmayı en çok hak edenler de onlar olacak.

Sivil Toplum Kuruluşları yaptıkları hizmetlerin yanında önemli bir rol daha oynadılar bu süreçte. Türkiye’nin devlet olarak BM destekli Somali’deki geçici hükümete destek vermesi ülkenin genelinde hala etkisini sürdüren El Şebab örgütünün tepkisini çekerken STK’lar bu tepkiyi dengeleyici bir konumda oldular. El Şebab kontrol ettiği bölgelere güven siyaseti çerçevesinde yabancı unsurları sokmazken Türk STK’larına daha ayrıcalıklı davrandı. Türk STK’lar çalıştıkları yerel partneler aracılığıyla El Şebab kontrolündeki bölgelere yardım ulaştırdılar. Bu durum Türk STK’ların bölgedeki prestijini arttırırken El Şebab örgütünün Türkiye’ye karşı tavrının yumuşamasında rol oynadı. Bu sayede Türkiye yaptığı çalışmaları yürütürken Türkiye’den oraya giden yardım çalışanları Mogadişu sokaklarında rahatlıkla dolaşabildiler. Daha düne kadar devletimiz tarafından önemsenmeyen ancak Batı literatüründe “soft power” olarak nitelenen STK çalışmalarının nasıl bir etkiye sahip olduğu görüldü.

Türkiye’nin Somali’deki uğraşıları sadece Somali için önem arz etmemekte. Bu coğrafyada elde edilecek kazanımlar ve tecrübe Türkiye’nin Afrika Açılım siyasetini de şekillendirecek. 2005 yılından beri yürütülen bu açılım sürecinde Türkiye en ciddi sınavını vermekte. Türkiye’nin bu süreci başarı ile geçmesi halinde Afrika ülkelerinin Türkiye’ye duyduğu güven ve saygı ivme kazanacak. Değişik problem noktalarında Türkiye’nin alacağı insiyatif değerli hale gelecek. Aksi durumda ise Türkiye’ye karşı negatif bir etki hasıl olacaktır.

Somali konusunu ele alan akademisyenlerin ve entelektüellerin en önemli eleştirisi bu tür toplantılara Somali’deki felaketin mimarı olan isimlerin tekrar tekrar çağrılması ve bu konuda yeni yaklaşımlar getirebileceklerin bu tür ortamlardan uzak tutulması. Bu yerinde eleştiriye hak vermemek elbette mümkün değil. I. Londra Konferansında yaşanan bu durum toplantı sonrası ortaya koyulan deklarasyona da yansımış ve beklentileri karşılamamıştı. Batılı ülkeler konuyu güvenlik, terörle mücadele gibi konulara hapsederken; Somali’deki geleneksel aktörler varlıklarını sürdürmenin zeminini tesis ettiler. II. Konferansın İstanbul’da yapılacak olması bu açıdan kilit bir role sahip. Türkiye devlet olarak, Somali üzerinde hissedilen etkisini toplantıya da yansıtabilirse etkili kararlar alınabilir aksi takdirde Somali’nin geleneksel aktörleri toplantı gündemini kendi gündemleri doğrultusunda istedikleri yöne çekecektir.  

Cumartesi, Mayıs 26, 2012


http://store.tika.gov.tr/yayinlar/akademik-arastirmalar/avrasya-etudleri/2012/etud40.pdf

Afrika’da Küresel Rekabet ve Türkiye


Özet

Son yıllarda küresel güçler arasındaki denge Afrika kıtasında değişmeye başladı. 
Avrupalı güçlerin sömürgecilik vasıtasıyla, ABD’nin ise Soğuk Savaş yıllarında 
kıta üzerinde oluşturduğu nüfuz erozyona uğrarken yeni küresel güç Çin etki 
alanını gün geçtikçe daha da arttırıyor. Doğal kaynak zengini Afrika’da yaşanan 
küresel rekabette ABD ve AB ülkeleri kan kaybederken 100 milyar doları aşan 
ticaret hacmiyle Çin kıtadaki yeni hegemonik güç olmaya başladı. Çin’in ve 
gelişmekte olan ekonomilerin Afrika’ya ilgisinin arttığı son dönemde, bölgesel 
güç haline gelen Türkiye’nin de Afrika’ya ilgisi giderek artmaktadır. Afrika 
ülkeleriyle 20 milyar dolara yaklaşan ticaret hacmi ile Türkiye, gelişmekte olan 
ekonomiler arasında Çin, Hindistan, Güney Kore ve Brezilya’dan sonra Afrika’nın 
en büyük beşinci ticaret partneri haline gelmiştir. Son yıllarda Türkiye-Afrika 
ticaret hacmindeki rakamsal iyileşmelere rağmen Çin, ABD ve AB’nin etkin 
olduğu Sahra-altı kuşağında Türkiye’nin ticari ilişkilerinin oldukça sınırlı kaldığı 
görülmektedir. 2001–2010 arası dönemde hızla büyüyen Sahra-altı Afrika’nın 
2011–2015 döneminde de bu hızlı büyümesini sürdürmesi beklenmektedir. 
Türkiye bu yüzden Afrika politikalarını tekrar gözden geçirmek zorundadır.     
  
Anahtar kelimeler: Afrika, küresel rekabet, Afrika-Türkiye ekonomik ilişkileri.


Global Competitiveness in Africa, and Turkey


Abstract

In recent period, balance between global powers in Africa tends to change. 
Hegemony over the continent established by USA during the Cold Way years 
and EU countries in the colonization period has been eradicating. Western powers 
have been losing control over the natural resources-rich continent Africa against 
new economic giant China reached over 100 billion dollars of trade recently. In 
this new phase, while interest of developing countries is growing towards Africa 
as a regional power Turkey is also establishing new economic ties within Africa. 
With close to 20 billion dollars foreign trade, Turkey is the fifth most trading 
partner in Africa after China, India, South Korea and Brazil. However, despite 
the growing trade figures, Turkey still has very limited trade relation with Sub-Saharan 
Africa countries where China, USA and EU countries are major players. 
When it is considered that Sub-Saharan Africa economies performed tremendous 
growth rates between 2001-2010, and this will continue between 2011-2015, 
Turkey should revise its Africa policy towards the region. 

Keywords: Africa, global competition, Africa-Turkey trade relations.


http://store.tika.gov.tr/yayinlar/akademik-arastirmalar/avrasya-etudleri/2012/etud40.pdf


Avrasya Etüdleri Dergisi Afrika Özel Sayısı Çıktı




Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından yılda iki kez yayımlanan Avrasya Etüdleri dergisinin 40. sayısı, Afrika Özel Sayısı olarak hazırlandı ve okuyucusuyla buluştu. 

Bu sayıda Türkiye’nin Afrika politikaları, kalkınma hamlelerinde Afrika’nın yeniden dönüşümü ve bölgedeki küresel rekabet ele alınıyor. Ayrıca bölgesel çatışmalar, ekonomik yapılar, tarih ve edebiyat alanları da dahil, ikisi İngilizce, biri Fransızca olmak üzere toplam 14 makale yer alıyor. Dergide 2011 yılı Mayıs ayında İstanbul’da gerçekleştirilen En Ez Gelişmiş Ülkeler Konferansına ev sahipliği yapan ülkemizde, o tarihten sonra sık sık gündeme gelen Afrika’nın bilinmeyen yönleri akademik çalışmalar ışığında anlatılıyor.



http://store.tika.gov.tr/yayinlar/akademik-arastirmalar/avrasya-etudleri/2012/etud40.pdf 

Yazarlar ve Makaleleri
Ahmet KAVAS
İç Savaşlardan Bütünleşme Hareketlerine ve Kalkınma Hamlelerine Afrika’nın Yeniden Dönüşümü 

The Retransformation of Africa from Civil Wars to Moves for Integration and Development

Muhammet Savaş KAFKASYALI
Tunus ve Mısır Halk Hareketlerinin Uluslararası Sistem Açısından Aksiyomatik Analizi 

Axiomatic Analysis of The Social Movements in Tunisia and Egypt in the Light of International System

Serhat ORAKÇI

Afrika’da Küresel Rekabet ve Türkiye 

Global Competitiveness in Africa, and Turkey

Enver ARPASudan ve Darfur Sorunu 

Sudan and Darfur Crisis

Hasan ÖZTÜRK
Darfur’da Yaşanan İç Savaşı Anlamak 

Understanding Civil War in Darfur

Dilek DEMİRBAŞ • Alphonse KABANANIYERegional Integration, Economic Growth and Convergence in Sup-Saharan Africa: A Case Study of the East Africa Community 

Sahra Altı Afrika’da Bölgesel Entegrasyon, Ekonomik Büyüme ve Yakınsama Kriteri: Doğu Afrika Birliği Üzerine Bir Vaka Çalışması

İrfan KALAYCIAfrika’nın Melez Yüzü, ‘MENA’: Makro İktisadi Göstergelere Göre ‘Manası’ 

Hybrid Face of the Africa, ‘MENA’: ‘It’s Sense’ in Respect of Macro Economic Indexes


İhsan ÇOMAKTürkiye’nin Afrika Politikası ve Sağlık Sektöründe Çalışan Türk STK’ların TİKA’nın Desteğinde Afrika’da Yürüttüğü Faaliyetlerin Bu Politikaya Etkisi 

Turkey’s Foreign Policy to Africa and the Effect of Projects Which Were Implemented by Turkish NGOs Working on Health
Sector in Support of TIKA, to This Policy

Aïssatou DIALLOUne Nouvelle Puissance Émergente en Afrique Face à la Chine: l’Inde 

Afrika’da Çine Karşı Yükselen Yeni Bir Güç: Hindistan

A New Raising Power Against China in Africa: India

Abdalla Uba ADAMUDeveloping Institutional Cooperation Strategies: The Rhetoric and Reality of Academic Linkages with Nigerian Higher Education 

Kurumsal İşbirliği Stratejileri Geliştirme: Nijerya Yükseköğretiminin Akademik Bağlantılarının Retoriği ve Gerçekliği

Muhammed TANDOĞANKızıldeniz’in Stratejik Dehlek Adaları ve Osmanlı İdaresindeki Konumu

Strategically Dahlak Archipelago of the Red Sea and Its Status Under the Ottoman Rule

Selim Hilmi ÖZKAN
XVIII. Yüzyılın Başlarında Kuzey Afrika 

North Africa at the Beginning of the Seventeenth Century

Halim ÖZNURHAN
Yirminci Yüzyılın İlk Yarısında Fas (Mağrip) Şiiri 

The First Half of the Twentieth Century Morocco (Maghreb) Poetry

Metin PARILDI
İşgal Dönemi Tunus Şiirinde Avangard Bir Romantik: Ebu’l-Kâsım eş-Şâbbî 

An Avant-Garde Romantic of Tunisian Poetry in Occupation Period: Abû al-Qâsim al-Shâbbî

MORİTANYA NOTLARI
Dünya Bülteni, Mayıs 2012
Serhat ORAKÇI

Moritanya 1,2 milyon kilometre karelik geniş yüzölçümüne rağmen sadece 3,5 milyon insana ev sahipliği yapmakta. Ülkenin kuzey doğusu çöllerle kaplı olduğu için bu bölgelerde yerleşim bulunmamakta. Atlas Okyanusunun kıyısında kalan başkent Novakşot ise yoğun bir şehir. Tarımsal üretimin çok az yapıldığı ülkede temel geçim kaynağı balıkçılık, hayvancılık ve değerli madenlerden oluşmakta.

Atlas okyanusu kenarında uzun sahile sahip ülke geniş balıkçılık potansiyeline sahip. Modern balıkçılığın yapılmazken insanlar ilkel kayıklar ile avlanmakta ve Japonya en büyük balık alıcısı. Az nüfusuna rağmen 20 milyon büyük baş hayvana sahip ülkede et en temel gıda maddesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu büyük potansiyele rağmen ne yazık ki paket sütler Almanya’dan ithal gelmekte. Ülke aynı zamanda geniş altın rezervlerine sahip. 15 yıldır bu ülkeye yatırım yapan Kanadalı bir şirket ise altını çıkartıp işlemekte. Kurduğu 10 bin nüfuslu altın şehrinde her milletten insana rastlamak mümkün. Moritanya aynı zamanda dünyanın en büyük demir madeni üreticisi.

Moritanyalılar genel itibariyle sakin ve dindar insanlar. Batı Afrika’daki eski ilmi gelenekleri çöl medreselerinde devam ettiriyorlar. Bu medreselerde ezbere dayalı dini eğitim verilmekte. Bu eğitimin bir sonucu olarak normal hafızların yanında bir de hadis hafızları var.

Mavi Marmara gemisinde yapılan katliam sonrasında İsrail ile diplomatik ilişkilerini bitiren Moritanya ülkedeki İsraillileri ülkelerine geri postalamış. Türkiye’nin Moritanya’daki elçiliği ise henüz çok yeni. TİKA’nın eski başkanı Musa Kulaklıkaya buraya atanan ilk büyükelçi. Konuştuğumuz Moritanyalıların memnuniyetle bahsettiği ve bir yıldır görev yapan elçimiz Türkiye-Moritanya ikili ilişkilerinin gelişim açısından büyük bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyor. Moritanya’da bazı sektörlerin hızla geliştiğini, ülkenin son yıllarda hızla büyüdüğünü belirten Büyükelçi buraya gelecek işadamlarına bölgesel düşünmelerini tavsiye ediyor. Lojistik gibi sektörlerde yatırım yapacakların Moritanya üzerinden Batı Afrika’daki diğer ülkelere açılım yapabileceklerini belirtiyor.   

Bizim Moritanya’ya gidiş amacımız ise ne altın ne de ticaret. Biz İHH İnsani Yardım Vakfını temsilen ülkede yaşanan kuraklık krizini ve mülteci sorununu yerinde görmek için yola koyulduk. Hedefimizde ise Moritanya’nın Mali sınırı var. Mali‘nin kuzeyinde bağımsızlık ilan eden AZAWAD bölgesinden gelen mültecileri ziyaret ederek mülteci kampında gıda dağıtımı gerçekleştireceğiz. Son aylarda Batı Afrika ile ilgili uluslar arası kamuoyunda gündeme gelen tartışmaları yerinde görme ve inceleme niyetindeyiz.

Sadece Moritanya değil Batı Afrika’daki birçok ülke bugün gıda krizi içinde. Çad’tan başlayarak Moritanya’ya uzanan kuşakta 18,4 milyon insan gıda yetersizliği sorunu ile yüzyüze. Önümüzdeki yaz aylarında ise kuraklık nedeniyle sorunun daha da büyümesi beklenmekte. Bölgede yaşanan aşırı sıcaklar ve yetersiz yağışlar bir gıda krizine dönüşürken Mali’de yaşanan siyasi istikrarsızlık ise bölge ülkelerini mülteci sorunu ile karşı karşıya bırakmış.

22 Mart’ta gerçekleşen askeri darbe sonrası Mali’de artan siyasi istikrarsızlık sebebiyle bölgesel bir mülteci sorunu yaşanmakta. 320 binden fazla insan çevre ülkelere sığınırken bu sayı giderek artmakta. Bu gelişmelerden bağımsız başlayan bölgesel kuraklık ise başta Mali, Moritanya olmak üzere diğer ülkelerdeki gıda güvenliğini de tehdit etmekte. Yetersiz su miktarı ve kuraklık başta hayvanları dolaylı yollardan da insanları ve çevre sağlığını tehdit etmekte. Daha sıcak geçmesi beklenen Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında ise durumun daha da kötüleşmesi bekleniyor.

Moritanya’nın başkenti Novakşot’tan yola çıkarak karayolu ile Mali sınırındaki Bassikunu kasabasına geçtik. İstanbul’dan hareket edişimizin 5. gününde ancak Bassikunu kasabasının 20 km. dışında UNHCR(Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) kontrolündeki Mberra mülteci kampına ulaşabildik. 48 saat süren zorlu kara yolculuğu boyunca ise 45 askeri kontrol noktasından geçtik. Her kontrol noktasında aynı sorgulamaya maruz kaldık. Meşakketli geçen 1.600 km’lik yol boyunca bölgede yaşanan kuraklık ve su sıkıntısının insanlar, hayvanlar ve bitki örtüsü üzerinde bıraktığı etkiyi görme şansı elde ederken Mberra kampına ulaştığımızda ise Mali’nin AZAWAD bölgesindeki Timbuktu, Gao ve Tidal gibi yerleşim birimlerinden kaçan 62 bin mültecinin durumunu yerinde inceleyerek sıkıntılarını dinleme şansı bulduk.

Yol boyunca toplu hayvan ölümlerinin gerçekleştiği yerleşkelerden geçtik. Bölgede su miktarı oldukça yetersiz ve mevcut suyun kullanımı ise aynı oranda meşakkatli. Mevcut kuyularda ise suyun çıkartılmasının develer ve eşekler yardımıyla yapıldığı, tahtadan makaralı oldukça eski bir sistemin kullanılmakta. Çıkartılan az bir miktar su ise hayvanlar arasında paylaştırılmakta.

Bölgeye en erken dokuzuncu ayda yağmur yağması beklenirken sıcak geçecek Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında tablonun daha da kötüleşeceği ve kuraklık sorunun insanları ve hayvanları daha derinden etkileyeceği, tamamı Müslüman olan bölge insanlarının Ramazan ayında ise oldukça zorlanacağı aşikar.

Yol boyunca geçtiğimiz küçük kasabalarda en dikkat çeken şey ise yol kenarlarındaki açık hava otelleri ve lokantaları idi. Yol kenarlarına sıralanmış minderler ve yastıklardan oluşan bu açık hava otellerinde yolcular mola verip geceleyebiliyor. Duruma göre bazılarında televizyon hizmeti, yemek hizmeti, daha kalın yastık ve döşek gibi ekstra hizmetler de var. Aynı şekilde çadırdan yapılma lokantalar da yol kenarlarında hizmet veriyor. İpe asılı etlerden seçim yapılıp isteğe göre ızgara-tava yaptırılabiliyor.   

Bassikunu kasabası Mali sınırına 60km. uzaklıkta küçük bir yerleşim birimi. Kasabanın 20km. ilerisinde ise Mberra olarak adlandırılan mülteci kampı bulunmakta. UNHCR tarafından oluşturulan kampta Mali’nin kuzeyindeki AZAWAD bölgesinden kaçan 62 civarında mülteci yaşamakta.

Genel itibariyle durumlarından memnun olan mülteciler verilen gıdanın yetmediğinden ve zamanında verilmediğinden şikayet etmekteler. Kampın güvenli olduğunu söyleyen mültecilerin en büyük sorunu ise sıcaklar. Mültecilerin çok büyük çoğunluğu çadırda yaşarken son dönemde gelen mültecilerin ise derme çatma yerlerde yaşamakta. Kamptaki diğer bir sorun ise WC ve Banyo.  Mülteciler kullanım suyunu sadece birkaç merkezden taşıyarak temin edebilmekteler. Olası herhangi bir yangına karşı kamp dışında bir itfaiye aracı bekletilirken çocuklara eğitim vermek üzere oluşturulan üç çadır okul ise boş. Sıcağa bağlı güneş çarpmalarının sık sık yaşandığı kampta bir çadır hastane hizmet vermekte.

Mali’nin bağımsızlık ilan eden AZAWAD bölgesindeki tarihi yerleşim birimi Timbuktu başta olmak üzere Gao, Tidal ve diğer yerleşim birimlerinden gelen farklı etnik yapıdaki mülteciler bir arada yaşamaktalar. Tuareg ve Arap kökenli mültecilerin sayısı oldukça fazla.

Gıda dağıtımlarımız sırasında kampın ileri gelenleri ile yaptığımız görüşmede AZAWAD bölgesinde yaşayan halkın aynı oranda mağdur olduğunu öğrendik. Bölgeye hiç yardım ulaşmadığını oradaki halkın çok mağdur olduğunu söyleyen kamp liderleri Mali hükümetinin yardım koridoru açmayı reddettiği bu yüzden insani yardımın ulaşmadığını bildirdiler. Moritanyalıların kendilerine çok cömert davrandığını ancak kendilerinin de fakir olması sebebiyle ellerinden fazla bir şey gelmediğini söyleyen Malili mülteciler İHH’nın ve Türkiye’nin kendilerine daha fazla yardım göndermesini talep ettiler.

Dönüş yolumuz da gidiş kadar meşakkatli idi. Uçağımıza yetişmek için sık sık kalan vakti hesaplarken gece çölde yol alma gibi bir gaflete düştük. Kumdaki araba izlerini kaybettikten sonra uzun süre çölde dolanarak aynı izleri bulmaya çalıştık. Artık umudumuzu yitirip müsait bir yerde gecelemeyi düşünmeye başlamıştık ki ufukta beliren küçük bir ışığı fark ederek bir kasabaya oradan da tarif üzerine ana yola çıktık. Her şeye rağmen mültecilere ulaşmanın ve onların dertlerini dinlemenin sevinci ve Moritanya’nın sıcak insanları ile tanışmanın mutluluğu içinde yol çabucak geçip gitti.  

Moritanya’dan başlayıp Çad’a uzanan kuşakta yaşanan gelişmeler bizi yakından ilgilendiriyor. Arap Baharı sonrası ekonomik ilişkileri sekteye uğrayan bu ülkeler adeta kırılgan bir hat oluşturuyor. Afrika kıtası içinde karasal ülkelerin ardı ardına sıralandığı bu ülkelerde halkın gelir durumu oldukça hassas. Bu yüzden küçük sarsıntılar büyük etkiler bırakıyor. Devletler ise halklarını bu etkilerden koruyacak güçten yoksun. Bölge halkları her zamankinden daha çok yardıma ihtiyaç duyuyor.  


Bölünme Sonrası Sudan ve Savaş
Dünya Bülteni, Nisan 2012
Serhat ORAKÇI

Sudan resmi olarak bölüneli neredeyse bir yıl oldu. Hatırlanacağı gibi 2010’un Ocak ayında gerçekleşen halkoylaması sonrasında Temmuz ayında ülke resmen ikiye ayrıldı. Geçen bu süre zarfında ise ülkede sular bir türlü durulmadı. İki taraf arasındaki tartışmalı konulara çözüm bulunamazken kuzey-güney gerginliği her geçen gün daha da tırmanarak savaşa halini aldı. Kuzey ve Güney Sudanlar kısır bir savaşın içindeler. Ekonomileri ağır darbe alırken halkları da gün geçtikçe fakirleşiyor.

Bölünme bazı kesimlerinin beklentilerinin aksine ne kuzeye ne de güneye huzur getirmedi. Ülkenin kuzey-güney olarak ikiye ayrılması iki tarafa da ağır fatura yüklerken sınır hattındaki askeri çatışmalarla tansiyon daha da yükseldi. Sonunda ise taraflar arasında petrol merkezli bir savaş başladı. Her iki tarafta da halkın genel ekonomik durumu kötüleşmeye devam ediyor.

Sudan hükümeti kullanımdaki paranın bir bölümünü tedavülden kaldırarak bölünme sonrası bastığı yeni parayı piyasaya sürdü. Gerek iç gerekse küresel finansal krizler yüzünden geçen yılın ocak döneminde kara borsada 3 SDG civarında seyreden dolar bir yıl sonra ise 6 SDG seviyesini geçmiş durumda. İthalat nedeniyle dış ticaret açığı veren ülke, dolardaki muazzam artış nedeniyle durgunluğa sürüklenirken ortalama halkın genel satınalma seviyesi daha da kötü. Geçen yıl dolar bazında 160 dolara rastlayan bir memur maaşı bir yıl sonrasında ise 100 dolara tekabül etmekte. Fiyat seviyelerinin hızla yükseldiği ülkede geliri artmayan halk artık daha da fakir.

Güney Sudan’ın genel ekonomik durumu da pek farklı değil. Ekonomisi yüzde 98 oranında petrol gelirine bağlı ülke petrolü taşıyan boru hattındaki anlaşmazlık yüzünden umut bağladığı petrolü çıkartamaz hale geldi. Başka bir gelir kaynağı olmayan ülke dış yardımlarla (özellikle Amerika’dan gelen) ayakta dururken kendi içinde de kabile savaşlarına sahne oluyor. Çıkardığı petrolü, kuzeyin boru hattından geçirerek uluslararası piyasaya sürmesi beklenirken altyapı kullanımı için Sudan’ın teklif ettiği ücreti ödemeyen Güney Sudan, sonunda petrol üretimini durdurma kararı aldı. Alternatif bir yol bulana kadar petrol gelirinden mahrum kalmayı göze alan Güney Sudan bir anlamda ölüm fermanını imzaladı.  

Amerikan kongresi açıktan Güney Sudan’a silah satışına onay çıkartırken 1993’den beri kuzeye uyguladığı ambargo kararını ise devam ettirme kararını aldı. Obama yönetimi kuzey-güney arasındaki gerilimde safını iyiden iyiye belli etti.

Kuzey-Güney Savaşı

Kuzey-güney arasında birtürlü dinmeyen gerilim Güney Sudan’ın komşusu Sudan’ı Aralık ayından buyana 3.4 milyon varil petrolü bloke etmekle suçlamasıyla daha da tırmandı. Güney Sudan Petrol ve Maden Bakanı Stephen Dhieu Dau, düzenlediği basın toplantısında Güney Sudan petrolünün piyasaya ulaşmasının engellendiğini savunurken, Sudan’ı Güney Sudan’ın hakkı olan petrolü çalmakla suçladı.

Beşir hükümeti ise Güney Sudan’ı kuzey-güney sınırına yakın bölgelerde (Kurdufan Eyaleti ve Mavi Nil Eyaleti) hükümete karşı silahlanan gruplara destek vermek ve ülkenin huzurunu kaçırmakla suçladı. Güney Sudan her ne kadar bu iddiaları reddetse de kuzeydeki varlığını SPLM’in kuzey şubesi üzerinden devam ettirdi.

Sınır çatışmalarının devam ettiği bir ortamda Güney Sudan ordusu ciddi bir hudud ihlali yaparak Sudan’ın petol bölgesi Hiclic’e girdi. Hiç beklenmeyen bu saldırı Sudan halkı üzerinde soğuk duş etkisi yaptı. Ölen askerlerin cenazeleri Hartum’a getirlirken esir alınanlar ise Güneyli askerler eşliğinde Juba’ya götürüldü. Ancak parlamentoda Güney Sudan’ı ‘düşman devlet’ olarak ilan eden Sudan bu işgale cevap vermekte gecikmedi. Cuma hutbelerinde Cihad çağrısı yapılırken Ömer El Beşir’in halkı coşturan konuşmalarının ardından bölgeye çok sayıda birlik sevkeden Sudan, hava saldırısı desteği ile Hiclic’i geri alarak askeri bir zafer kazandı. Çok sayıda askerin öldüğü bu şiddetli çatışmalar iki ülke arasındaki savaşın fitilini iyiden iyiye ateşledi.

Halk tabanında destek bulmayan bu gerilim iki hükümet arasında güç çekişmesine dönüşmüş durumda. Sudan tarafı Güney Sudan’ı kaybettikten sonra halkına hala güçlü olduğunu ispatlarken, Güney Sudan da kendi halkına güçlü olduğunu göstermenin peşinde.  Hiclic’e saldıp buradaki petrol altyapını yokeden Güney Sudan kendisine yarolmayan petrolü Sudan’a da yaretmeme niyeti taşımakta. İki ülke arasında güç gösterisine dönüşen bu savaş hali, iki ülkede de ağır ekonomik soruna yol açmakta. Ne kuzeydeki Sudan ne de güneydeki Sudan petrolü çıkartıp gelir elde edebilecek durumda değil. 

Son kertede Çin, Mısır ve Afrika Birliği iki devletin arasını bulmak için çalışmalar yürütmekte. Mısır’ın Güney Sudan’daki elçisi üzerinden yapılan mübadele görüşmelerinde Güney Sudan Juba’da tuttuğu 14 esiri jest olarak bırakmayı kabul etti. Bu küçük jest Beşir hükümetini sakinleştirir mi bilinmez ama birbirleriyle 20 yıl savaşan(1985-2005) kuzey-güney yeniden büyük bir savaşın eşiğindeler.

İki taraf da birbirlerini savaşın sorumlusu olarak göstermekte ısrarlı. Bu çekişmede mağdur olan halk ise çareyi göç etmekte bulmuş. BM 2012 Sudan raporuna göre 4.2 milyon Sudanlı yardım beklemekte. Kurdufan Eyaletinde 200 bin insan, Mavi Nil Eyaletinde ise 60 bin insan son çatışmalardan dolayı göç etmiş durumda. Güney Sudan’daki tablo da bundan pek farklı değil. BM 2012 Güney Sudan raporuna göre 1.2 milyon insan gıda ihtiyacı içinde iken 300 bin insan mülteci konumunda. Silahlar susmadıkça da bu tablonun daha da kötüye gitmesi söz konusu.

Salı, Nisan 24, 2012


ARAP BAHARI AFRİKA’YI NASIL ETKİLİYOR
Serhat ORAKÇI
Dünya Bülteni, Nisan 2012

Bir yıl önce Tunus’ta başlayan Arap Baharı’nın etkileri Afrika’nın diğer ülkelerinde özellikle de Sahra kuşağı ülkelerinde hissedilmeye başlandı. Sahra çölünü bir yılda aşan bu etki bugün Sudan başta olmak üzere Çad, Nijer, Mali, Burkina Faso ve Moritanya’yı etkiliyor.

Sahra kuşağına bakıldığında son bir yılda Nijerya’da silahlı çatışmaların sayısı artarken Senegal’de muhalefet seçimleri kazanma başarısı gösterdi. Mali’de askeri bir darbe olurken Azawad bölgesi ülkeden ayrılarak bağımsızlık ilan etti. Nijer merkezli gıda krizi bölgeyi etkisi altına alırken Mali kaynaklı mülteci krizi bölge ülkelerini etkiledi. Senegal’de muhalif lider Macky Sall başkanlık seçimlerinde önemli bir başarı elde ederek Abdoulaye Wade’i hüsrana uğrattı.

Arap Baharı sonrasında sahra kuşağı Afrika’da oluşan tabloya bakıldığında bölgede siyasi olarak muhalif seslerin güçlendiği, ekonomik olarak ise bölgenin daha da zayıfladığı görülmekte. Mali’de yaşanan son siyasi olaylar ve yaşanan çatışmalarda Arap Baharı’nın doğrudan etkisi görülürken Sahra kuşağında yaşanan kuraklık ve açlık krizi ise bölgenin ekonomik olarak zayıfladığının en büyük göstergesi.

Mali Krizi ve Tuaregler
Mali son ayda önemli gelişmelere sahne oldu. Yaşanan siyasi olaylar çevre ülkeleri de etkiledi. Ülkenin kuzeyindeki silahlı Tuareg isyancılarına karşı verilen mücadeleyi yumuşak bulan bir grup asker, yönetime el koyarak askeri darbe yaptı. Amadou Toumani Toure giderken Amadou Sanogo ülkenin başına geçti. ECOWAS (Batı Afrika Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) ülkeleri Mali’de yönetimin sivilleşmesini talep ederken ülkeye karşı ambargo uygulanması ve sınırların kapatılması kararı aldı.

Burkina Faso Dışişleri Bakanı Cibril Bassole’nin aracılığıyla yürütülen görüşmelerde Amadou Toumani Toure’nin resmen istifa etmesi ve Cuntanın yönetimi sivillere bırakması noktasında anlaşmaya varıldı. Anlaşmaya göre Mali Parlamento Başkanı Dioncounda Traore geçici olarak yönetime gelecek ve ülkeyi 40 günde seçime hazırlayacak. Darbeci askerlere de af getirilecek. Bu anlaşma karşısında ECOWAS ülkeleri Mali’ye uyguladıkları ambargoyu kaldırmaya karar verdiler. Bu gelişmelerin hemen ardından ECOWAS Mali’nin kuzeyindeki isyancıar ile mücadele etmek için 3.000 asker göndereceğini açıkladı. Ancak darbeyi gerçekleştiren Amadou Sanogo ise bu görüşe şiddetle karşı çıkarak yönetimi bırakmayacağının ilk sinyallerini verdi. 
  
Bütün bu gelişmeler yaşanırken oluşan boşluğu avantaja çeviren Tuaregler ise Timbuktu’ya kadar ulaşarak Azawad ismini verdikleri bölgeyi tamamen ele geçirdiler. Bu bölgenin bağımsızlığını ilan eden Tuaregler önemli kentleri ele geçirirken bugüne kadar elde ettikleri en önemli kazanımı elde ettiler. Tuareg silahlı güçlerinin arkasında iki oluşum bulnmakta. Bunlardan ilki Azawad Ulusal Özgürlük Hareketi ve diğeri ise Ensar Hareketi. AUÖH Azawad ismini verdiği bölgenin bağımsızlığını isterken Ensar Hareketi bu bölgede İslami bir yönetim kurulmasını arzulamakta. Etnik yapıları farklılık gösteren bu iki oluşum zaman zaman ortak hareket ederken bazen de çatışmakta. Ama sorulması gereken bir soru var ki o da Tuaregler ve diğer isyancı gruplar kısa sürede nasıl bu kadar güçlenip ülkenin kuzeyini tamamen ele geçirdiler?

Bu sorunun yanıtı Libya’da yaşanan olaylarla doğrudan ilişkili gözüküyor. Kaddafi’nin yönetimde olduğu dönemde paralı asker olarak Kaddafi’ye hizmet eden Tuaregler, Kaddafi’nin düşmesi ile Mali’ye geri döndüler. Beraberlerinde ağır silah ve para getiren bu askerler daha düzenli ve eğitimli birlikler kurarak Mali ordusu ile daha güçlü mücadele etmeye başladılar. Mali ordusu ve Tuaregler arasındaki çatışmalardan kaçan halk ise başta Moritanya olmak üzere Nijer ve Burkina Faso gibi ülkelere sığındılar. Yaşanan olaylar sonucunda bölgesel bir mülteci sorunu patlak verdi.

Sahel Kuşağında Yaşanan Kuraklık
Mali ve çevresindeki ülkelerde bunlar yaşanırken uluslar arası kamuoyu bu bölgede yaşanan kuraklık ve açlık krizine dikkat çekmeye başladı. Sahel bölgesinde 13 milyon insanın açlık kriziyle karşı karşıya olduğu vurgulandı.

Kuraklık erken uyarı sistemi (Famine Early Warning System-www.fews.net) verilerine göre bölgede düşük seviyeli bir kraklık yaşanıyor. Gıda maddeleri fiyatı geçen sene ile kıyaslandığında %40 oranında daha yüksek. Ancak kuraklık Somali merkezli Doğu Afrika’da yaşanan kuraklık ile kıyaslandığında çok daha düşük seviyede. Verilere göre ise etkilenen insan sayısı ise birbirine çok yakın.

Bazı görüşler yaşanan sorunu bölgesel olarak nitelerken durumun abartıldığı görüşündeler. Kanımca asıl sorun ne kuraklık ne de durumun olduğundan farklı yansıtılmasında. Sahra kuşağının yüzleştiği açlık krizinin asıl nedeni kuraklıktan ziyade bölgenin bozulan ekonomik yapısından kaynaklanıyor. Bu bölge Afrika kıtasının en fakir bölgesi ve denize kıyısı olmayan ülkerin peşpeşe sıralandığı bir kuşak. Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan Arap Baharı sonrası bölgenin ekonomik durumu daha da kötüleşmiş durumda. Bunun sebepleri ise şöyle sıralanabilir: İlk olarak kuzey Afrika ülkeleri ile gerçekleştirilen ticaret oranı gerilemiş durumda. İkinci bir neden ise Kuzey Afrika ülkelerinde çalışarak ailelerine para gönderen kesimin geri dönmesi ve son olarak da Kuzey Afrika ülkelerinin siyasi çıkarları ile orantılı olarak verdikleri maddi desteği geri çekmeleri. Bu durumdan etkilenen ülkelerin başında Sudan, Çad ve Nijer gelmekte.

Arap Baharı sonrası zayıflayan ekonomik yapı sebebiyle bölge ülkeleri dış etilere daha açık hale gelmiş durumdalar. Bu yüzden düşük seviyeli bir kuraklık bile bu ülkeleri facianın eşiğine getirebilmekte.  Kuraklığın seviyesine bakıldığında 2011’de Doğu Afrika’da yaşanan kuraklığa oranla oldukça düşük seviyede. Ancak etkilediği bölgeye bakıldığında daha geniş bir coğrafyayı tehdit ediyor ve etkilediği insan sayısı 10 milyonun üzerinde. Bugün Mali, Moritanya, Çad, Nijer ve Burkina Faso’nun belirli bölgeleri ciddi kuraklık ve açlık sorunu ile karşı karşıya. Gerekli görülen yardım sağlanamazsa önümüzdeki dört ay boyunca bu kriz daha da derinleşmesi bekleniyor.


Mali’deki İslam Kültür Mirası Tehlikede
Serhat ORAKÇI
Dünya Bülteni, Nisan 2012

Tarihte 13-15.yy’larda Mali İmparatorluğu ve Songhai İmparatorluklarının kurulduğu Mali önemli bir İslam kültür mirasına sahip. Gerek Timbuktu ve Gao gibi şehirlerindeki pahabiçilmez yüz binlerce yazma eser gerekse de kendine has mimarideki çamurdan camileri bu mirastan günümüze ulaşanlar.

Ancak Mali’de yaşanan son siyasi gelişmeler bu bölgedeki kültürel mirası ciddi oranda tehdit ediyor. %90’ı Mülüman olan ülke demografik açıdan İslam coğrafyasını ilgilendirdiği kadar kültürel mirasıyla da bizleri ilgilendiriyor. Timbuktu’daki yüzbinlerce yazma eser Mali ordusu ile Tuareg isyancılarının çatışmaları altında zarar görebilir. Bölgeden gelen son haberler isyancı grupların bölgenin en eski yerleşim yerlerinden Timbuktu’yu kuşattığı yönünde. Burada yaşanacak silahlı çatışmalar buradaki 700 binden fazla yazma eserin zarar görmesine sebep olabilir.

Geçtiğimiz ay ülkenin gidişatından hoşnut olmayan Mali ordusundaki bir grup asker darbe yaparak yönetime el koydu. Darbecilerin gerekçesi, Mali ordusunun ülkenin kuzeyindeki ayrılıkçı Tuaregler ile yeterince iyi mücadele edemediğiydi. Ne var ki bu geçiş döneminde oluşan boşluktan faydalanan isyancı grup kısa sürede kuzeyden güneye inerken önemli şehirleri de ele geçirdiler. Geçtiğimiz hafta Cezayir sınırına yakın Kidal’ı ele geçiren Tuaregler sonrasında Gao’yu aldılar. Son haberlere göre ise şimdi de başkent Bamako’ya 700 km. mesafedeki tarihi şehir Timbuktu’ya ulaşmış durumdalar.

Batı Afrika Ekonomik İşbirliği (ECOWAS) üyesi ülkeler sınırlarını Mali’ye kapatırken ülkedeki şiddet olaylarından etkilenen onbinlerce insan çevre ülkelerdeki sınırlara koşarak mülteci durumuna düşmüş halde. Mülteci akınından etkilenen ülkelerin başında ise Moritanya, Nijer ve Burkina Faso gelmekte. Mülteci sayısı yüz binleri geçmiş durumda.

Tarihte Batı Afrika’da önemli medeniyetlere ev sahipliği yapmış Timbuktu ve çevresindeki şehirlerde onlarca el yazması kütüphane bulunmakta. 14.yy’da dönemin önemli eserlerini toplayan Mali Kralları dünyanın en büyük yazma eser kütüphanelerini kurmuşlar bu bölgede. Bir zamanlar 2 milyon civarında yazma eserin bulunduğu Timbuktu 19.yy’a kadar unutulurken o dönemde bölgeye gelen Fransız sömürge güçleri bu büyük mirası tekrar keşfettiler. Yıllarca bu eserleri Avrupa’ya yaşıyan sömürgecilerden kalan 1 milyona yakın eser ise bugün özel kütüphaneler tarafından korunmakta. İslam dünyasının henüz önemini anlamadığı bu eserler arasında Endülüs alimlerinin eserlerin de olabileceği tahmin ediliyor. Henüz çok küçük kısmı tasnif edilen eserler o dönemin yaşayışına ışık tutmakta. Arapça ve Afrika dillerinde yazılan bu eserler arasında Astronomiden Hukuk alanına kadar çeşitli konularda yazma eser bulunmakta. Daha beş on sene öncesine kadar sokaklarda beş on dolara satılan yazma eserler şimdi en azından koruma altında.  

İlk kez İbn-i Battuta’nın meşhur seyahatnamesinde zikrettiği Timbuktu daha sonra 1510’da bölgeyi ziyaret eden Loe Afrikanus tarafından da zikredilmekte. Tarih kitapları Mali sultanlarının heybetli hac yolculuklarını anlatırken geçtikleri yerlerde hatırı sayılır altın bıraktıklarını ve geçiş güzergahlarında yıllarca bolluk yaşandığından bahsediyor. 1960 yılında bağımsızlık kazanan Mali bu tarihi ve kültürel zenginliğine rağmen günümüzde dünyanın en fakir ülkelerinden biri. 14,5 milyon nüfusa sahip ülkede kişi başına düşen milli gelir 1.300 dolar seviyesinde sadece. Halkın %80’inin tarım sektöründe çalıştığı ülke altın rezervlerine sahip.
 
Timbuktu sadece İslam dünyası için değil Afrika için de çok önemli bir kültürel merkez. Timbuktu’nun keşfine kadar Afrika’da hiç medeniyet kurulmadığına, entelektüel faaliyet olmadığına inanılırken bu eserlerin yeniden keşfi ile Afrika algısı da değişime uğradı. Afrika insanında tarihte medeniyetler kurulduğu hatta bir dönemin entelektüel merkezi olduğu anlaşıldığında Afrika rönesansı denen aydınlanma faaliyetinin temeli atılmıştı. Timbuktu’nun keşfi özellikle Güney Afrika eski devlet başkanı Afrika Rönesansı fikrinin hararetli savunucusu Thabo Mbeki’yi heyecanlandırırken Güney Afrika’dan bir heyet Mali’ye giderek eserleri yerinde gördü. Cape Town Üniversitesinin İslami çalışmalar bölümü harekete geçerek eserlerin filme alınması ve tasnif edilmesi için çalışmalara başlamıştır. Harward üniversitesi de buradaki çalışmalara katılan üniversiteler arasında.

Mali’de yaşanan son gelişmeler, silahlı çatışmalar buradaki kültürel mirası ciddi oranda tehlikeye sokmakta. Yolunu şaşıran bir bomba ya da çıkan bir yangın tüm bu eserlerin yok olmasına kolayca sebep olabilir, yüzlerce yıllık serüven sonrası öyle ya da böyle günümüze ulaşan yazma eserler yok olup gidebilir. Ya da isyancı grup silahlarını finanse etmek için bu eserleri yok pahasına koleksiyonculara kolayca satılabilir.
Bu mirasın yok olmaması için İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kurumların devreye girip tarafları teskin etmeye ya da en azından eserleri koruma altına alması gerek. Aksi takdirde hepimiz önemli bir mirastan mahrum kalabiliriz.    

KENYA NOTLARI
Serhat ORAKÇI
Dünya Bülteni, Mart 2012

Somali’den kalkan uçak Kenya sınırına ulaştığında Wajir adında küçük bir sınır kasabasına iniş yapıyor. Askeri bir havalimanı var kasabada. Tüm yolcular ve bagajları indiriliyor. Uçak didik didik aranırken eğitimli köpekler bagajları kokluyor. İki saat süren bu arama işlemi bittiğinde uçak yeniden havalanarak Kenya’nın başkenti Nairobi’ye iniş yapıyor. Havalimanı safari yapmak için gelmiş turist kafileleri ile dolu.

İngiliz trafik sisteminin işlediği ülkede mimari ve altyapıda Avrupai bir hava hakim. Yeşil ağaçlar arasında inişli çıkışlı yolları ile kent göze hoş görünüyor. Oksijen dolu havası ve ılıman iklim yapısı insanı rahatlatıyor. Şehrin ana caddeleri temiz ve düzenli iken içlere ara yollara girdikçe fiziksel şartlar kötüleşiyor. İngilizvari bahçeli evler yerini kulübelere, barakalara bırakıyor. 
    
Kenya’da ticaret yapan zümre arasında Somaliler, Hint göçmenleri ve Avrupalı azınlıklar da var. Müslümanlar genel itibariyle ticaret ile iç içe. Kenya’nın başkenti Nairobi’nin tam merkezinde, gökdelenleri ve iş yerlerinin arasında Jamia camisi bulunuyor. Caminin etrafındaki iş merkezleri ve restoranların büyük bölümü camiye ait; kira gelirleri camiye aktarılıyor. Bir bölümü Birleşik Arap Emirliği tarafından yaptırılan cami Nairobi’nin kalbine gömülmüş adeta. 

Günlerden Cuma olması sebebiyle okunan hutbe dışarı verilmiş. İmam hutbeyi okurken dilsiz ve sağırlar için işaret diliyle hutbe tercüme ediliyor. Müslümanlar oldukça organize görünüyor. Nüfus olarak azınlıkta olsalar da ekonomik durumları fena sayılmaz. Öğrendiğimize göre Kenya’da başkanlık seçimlerinde Müslümanların büyük öneme sahip; Müslümanlar kime oy verip desteklerse o adayın başkan olması muhtemel görünüyor.

Cuma çıkışı fuara gelmiş Türk tüccarlar ile karşılaşıyoruz. THY Kenya’ya 2 yıldır düzenli sefer düzenliyor. Kenya Türk vatandaşlarına kapıda vize kolaylığı sağlıyor. Üç aylık vize bedeli ise 50 dolar.

Nairobi’deki ilginç bir uygulama ise umuma açık yerlerde sigara içilmesinin yasak olması. Smoking zone adı verilen noktalarda içilebiliyor sigara sadece. Bu kurala uymayanlara ise para cezası uygulanıyor. 

Nairobi’nin dışına çıktığımızda ise hem binalar hem yollar kötüleşiyor birden. İlerledikçe deve ve hayvan sürüleri çıkmaya başlıyor. Şehirlerarası yollarda Çinli firmalar yol çalışmalarını sürdürüyor. Kenya’nın altyapısı Çin’den soruluyor. Afrika’da büyük yatırımlar başlatan Çin gerek liman ulaşımı gerek de nüfus potansiyeli açısından Kenya’ya önem veriyor. Başkentten kuzeydoğu istikametine Somali sınırına doğru ilerledikçe kiliseler yerini camilere ve küçük mescitlere bırakıyor. Bu yolun sonundaki Garissa şehri ile asfalt yol sona eriyor.

Kenya polisi alarmda. 350km.’lik yolda onlarca barikat çıkıyor karşımıza. Kontroller çok sıkı olmasa da aracımız durduruluyor. Somali’de konuşlanmış El Şebab örgütünün düzenlediği bombalı saldırılardan korkuluyor. Garissa’nın ilerisinde ise dünyanın en büyük mülteci kampı Dadaab var. Garissa-Dadaab arasında asfalt yol olmadığı için toprak yolda devam ediyoruz. 100km.’lik yol 3 saat sürüyor. Yol boyunca sadece iki küçük yerleşim yeri var.

Bu yerleşim yerleri de geride kaldığında 700 bine yakın mültecinin yaşadığı Dadaab beliriyor ufukta. Bütün mülteciler derme çatma evlerde çadırlarda barınıyor. 4x4 jeepler geçtikçe toz duman birbirine karışıyor. Kamp, Birleş Milletlerin deneti altında. Kamp alanları BM toprağı sayılıyor. Kuraklıktan kaçıp buraya sığınmış mülteciler tamamen BM ve Kenya devletinin insafına terkedilmiş haldeler. Kenya polis ve askeri güçleri zaman zaman kamp içinde terör estiriyor. Kampta kalanların yiyecek ihtiyaçlarını sadece BM karşılıyor. Bu alan içinde BM ve onun sözleşmesi altında çalışan Batılı STK’ların dışında İHH’nın Uluslar arası Doktorlar Birliği (AID) ile ortaklaşa yürüttüğü sağlık kliniği var. Günlük ortalama 300 hastanın ziyaret ettiği klinik dolup dolup boşalıyor. 

Gittiğimizde çadırlar arasında dolaşırken insanlar başımıza toplaştılar. Kamp sakinleri BM’nin hizmetlerinden memnun değiller. Pek de haksız sayılmazlar. Kampta 50 aileye bir tuvalet düşüyor. Su imkanları çok kısıtlı. Ne okul var ne hizmet. Normalde 270 bin kalması gereken bir yerde 700 bin kişi barınıyor ve BM hizmetlerinden faydalanıyor. Kamp sakinleri çocukların geleceği için endişeliler haklı olarak. Başımıza toplaşan insanlar en azından kitap ve çocukları eğitecek bir şeyler gönderin diyorlar hep bir ağızdan. Ve halk Kenya askeri güçlerinin üzerlerinde kurduğu baskıdan şikayetçi. Askerlere yönelik herhangi bir saldırı olduğunda katma yaşayanlar sorgulanıyor, dövülüyorlar. Ülkelerine, sınırın öbür tarafına dönme noktasında ise isteksizler. Somali’de güvenlik sağlanmadıkça dönmeyeceklerini söylüyorlar.

Kenya askeri birlikleri Somali topraklarında operasyonlar yapıyor. El Şebab örgütünün ticari açıdan gelir sağladığı liman kenti Kismayo’yu kuşatarak örgüte darbe indirme niyetindeler. Bu işgale karşılık El Şebab’da Kenya’nın başkenti Nairobi’de intihar saldırıları düzenliyor. Kenya hatırı sayılı turizm gelirine sahip olduğundan kentteki her patlama gelir kaybı demek. Trajik olan ise hem El Şebab hem Kenya hem de bu duruma müdahil olan tüm taraflar halkları açken, okulsuz ve sağlıksızken silaha milyar dolarlar akıtıyorlar. Bu durumdan tek karlı çıkanlar ise bu silahları temin edenler kuşkusuz.

Akan kanın durması, mültecilerin durumlarının iyileşmesi ve Afrika’nın izzetli ve şerefli bir şekilde ayağa kalkması dileğiyle…    

Perşembe, Mart 22, 2012

SOMALİ ve KURAKLIK

KITLIK SONRASI SOMALİ

Serhat ORAKÇI

Dünya Bülteni

Şubat 2012


Somali’nin başkenti Mogadişu yirmi yıllık iç savaştan yorgun düşmüş bir şehir. Hint okyanusunun üzerinden şehre doğru süzülürken uçağımız sade bir havalimanı karşılıyor bizi. Pistin az ilerisinde CIA’nın barakalarını parlatıyor şiddetli güneş.

Havalimanından şehre doğru ilerlerken askeri barikatlar açılıyor birbir. Afrika Birliğinin bölgeye kanalize ettiği toplama askerler havaalanına girip çıkan yolcuları kontrol ediyor. Her an bir saldırı olabilir havasında askerler. Yol üstünde gördüğümüz insanların büyük bölümü silahlı. Kim asker kim polis kim özel güvenlik pek üniformalarından pek belli olmuyor.

Havaalanından şehir merkezine doğru ilerlerken yol kenarında Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının temsilcilikleri ve Türk bayrakları çıkıyor karşımıza. Başbakan’ın şehri ziyaret ettiği günlerden kalma eski posterler duruyor hala duvarlarda.

İlerledikçe süzgeç gibi delik deşik olmuş harabe binalar beliriyor. Duvarlarda binlerce kurşun izi, roket atar izi. Bu izler ülkenin yaşadığı iç savaşın ne denli yıpratıcı olduğunu göstermeye fazlasıyla yetiyor.

Halkın içine karıştıkça “Türkiye… Türkiye…” sesleri yükseliyor. Çocuklar, kadınlar elleriyle selam ediyor. Somali halkının kalbi Türkiye ile atıyor adeta. 90’larda Çevik Bir’i göndererek ülkeye verdiğimiz zararı ve Türkiye’nin imajını bir nebze olsun telafi etmişe benziyoruz. Suriyeli bir doktor gittiği her yerde Türk diye hitap edildiğini söylüyor. Başka bir adam Türkiye’nin büyük para getirmediğini ama yitirdikleri umutlarını tekrar yeşerttiğini söylüyor. İHH’sından Diyanet’ine Kızılay’ından TİKA’sına tüm kurumlar harıl harıl çalışıyor. Yetimhaneler, okullar, beslenme merkezleri mağdur halkın ihtiyacını karşılıyor. İslam dünyasından başka ülkelerinden STK’lar da orada.

Temmuz ayında dünya kamuoyuna yansıyan kuraklık ve kıtlık azalmışa benziyor. Birleşmiş Milletlerin kıtlık bitti duyurularına rağmen ülkede büyük bir fakirlik ve yoksulluk var. Halk Türkleri ne kadar seviyorsa Birleşmiş Milletlerden de o kadar nefretle bahsediyor. BM’nin Somali için topladığı paraları Kenya’da harcayıp bitirdiğini belirtiyorlar. Somali için toplanan milyar dolarlardan Somali’ye bir kuruş daha gelmediğini söyleyerek kızıyorlar.

Somali’ye vardığımız gün İngiltere Dışişleri Bakanının da şehirde olduğunu öğreniyoruz. Somali’ye elçilik açmak isteyen Bakan tarumar olmuş şehirde gezerken neler düşündü bilinmez ama İngiltere’nin Somali elçiliğini güvenlik gerekçesiyle Kenya’ya kurması oldukça manidar. Afrika’nın diğer ülkelerinde gördüğümüz Batılılar Somali’de hiç karşımıza çıkmıyor.

BM destekli geçici hükümet ile savaşan El Şebab örgütünün Mogadişu’da yeni çekildiği bir bölgeyi geziyoruz. Yoğun çatışmaların yaşandığı bu bölgede evler darma duman vaziyette. Burası bir zamanlar şehrin en işlek çarşısı olan Bakara Market olarak biliniyor. Amerika’nın üstün teknolojiye sahip Black Hawk helikopterlerinin düştüğü yer.

Mogadişu sokaklarında binlerce mülteci var. Boş arsalara yerleşmiş mülteciler kendi imkanları ile derme çatma çadırlar kurmuş. Temmuz ayında ülkenin güney bölgelerinde yaşanan kuraklığın etkisiyle şehre sığınan mülteciler boş buldukları binaları mesken tutmuşlar. Temel insani ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bu insanlar ekonominin çöktüğü ülkede ayakta kalma çabası veriyorlar. 20 yıllık iç savaşa rağmen toplumun dirilmek adına gösterdiği çaba ise takdire şayan. Somali halkı çevre ülkelerin aksine oldukça çalışkan ve dindar. BM’nin Amerika’nın hoyrat müdahalelerine rağmen yıkılmaması büyük bir mucize.

Başkent Mogadişu’da pozitif bir atmosfer var. İnsanlar son aylardaki değişimi tanımlamakta zorlanıyor. Konuştuğumuz bir iş adamı “%1000” diyor “araba geçmeyen sokaklarda artık trafik var” diyor. Diasporada yaşayan Somalililer geri dönerek beraberlerinde getirdikleri sermayeler ile iş kuruyorlar. Bu dönüşümde muhakkak Türkiye de büyük pay sahibi.

Somali’deki son siyasi konjonktüre bakıldığında EL Şebab ile Türkiye’nin karşı karşıya geldiği görülüyor. Türkiye’nin geçici hükümeti destekleyen tutumu ve El Şebab’ın giderek zayıflayan askeri gücü Şebab cephesinde Türkiye karşıtı söylemleri güçlendiriyor. Türkiye’nin NATO’yu ya da BM’yi tekrar Somali’ye sokarak askeri operasyonlara öncülük etmesinden korkuluyor. Türkiye’yi seven Türk insanın desteğini takdir eden sıradan Somali halkı Libya gibi bir müdahale ile karşılaşmaktan tedirgin oluyor. Sağlıklı iletişim ve haberleşme kanallarının olmaması ise farklı söylem ve yalan yanlış iddiaların ortalıkta dolaşmasına sebep oluyor.

Türkiye bugün Somali’ye yardım götüren ve bunu koordineli yapabilen tek devlet. Bu Batı tarafından şaşkınlık ve kıskançlıkla karşılanırken İslam dünyasında takdirle karşılanıyor. Güvenlik gerekçeleriyle Batılılar ülkeye girmekten korkarken Türk yardım çalışanları çalışmalarını başarıyla sürdürüyor. Umarız bütün bu çabalar boşa gitmez ve Somali’de akan kan durur.

Yaklaşık 9 milyon nüfusa sahip Somali’de eğitim ve sağlık hizmetleri tamamen paralı. BM’nin desteklediği Şeyh Şerif başkanlığındaki Geçici Hükümet sadece Mogadişu’yu kontrol ederken ülkenin güney ve orta kesimleri El Şebab’ın kontrolünde. Ülkenin Kenya sınırı Kenya askerleri tarafından işgal edilirken Etiyopya sınırında ise Etiyopya’nın işgal ettiği bölgeler var. Mogadişu’nun kuzeyinde ise hükümetin desteklediği başka silahlı çeteler kontrolü elinde tutuyor. Daha kuzeyde ise Somaliland ve Putland bölgeleri var ki onlar da yarı bağımsız statüye sahip.

Durum böyle olunca Somali’de ekonomik faaliyetler çok sınırlı devam ediyor. 1991’den beri silahların susmadığı ülkede insanlar devamlı hareket halindeler yaşadıkları yerleşkelerde çatışma yaşandığı daha güvenli bölgelere göç ediyorlar. Bu da beraberinde büyük bir göçmen sorunu getiriyor. Göçmenler gittikleri yerlerde canlarını kurtarmak pahasına kötü şartlara razı olurken ülkede devlet yapısının olmaması durumlarını daha da kötüleştiriyor. Bu yüzden de devletin sahip çıkamadığı bu insanlara, yetim çocuklara, savaş mağdurlarına bakmak yerli ve yabancı Sivil Toplum Kuruluşlarına düşüyor.

Hem İslam dünyasının hem de Türkiye’nin Somali’deki bu çetin imtihanda başarılı olması sabır ve özveri gerektiriyor. Bu soruna müdahil olan tüm tarafların ekonomik ve politik çıkarlarını düşünmeyi bırakıp samimi davranması en önemli şart. İdeolojilerin, strateji oyunlarının ve kısır çekişmelerin perişan ettiği bir halkın hakettiği saygı ve onuru yeniden kazanması tek amaç olmalı. Somali’de akan kanın bir an önce durması dileğiyle…