Perşembe, Aralık 31, 2015

Afrikalı Mollalar
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Aralık 2015

Afrika’nın en büyük ekonomik gücü Nijerya son yıllarda genelde hep Boko Haram’ın saldırı haberleri ile gündemimize girmekte. Ancak geçen hafta ülkede sıra dışı bir hadise cereyan etti: Nijerya ordusu ile ülkedeki Şii İslam Hareketi karşı karşıya geldi. Zaria şehrinde Şia taraftarları sokak ortasında öldürülürken hareketin lideri İbrahim Zekzeki tutuklandı. Olayın ardından ise İran resmi açıklamalar yaparak Nijerya hükümetinden Şiilere yönelik baskının durdurulmasını istedi. Nijerya’nın farklı şehirlerinde toplanan Şii taraftarlar “Özgür Zekzeki” pankartlarıyla yürüyüşler düzenlediler. 

Çin, Türkiye, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerin Afrika’ya açılım programı konuşulup tartışılsa da benzer bir programı sessiz sedasız yürüten İran’a pek değinilmemekte. Oysa İran da diğer ülkeler gibi Afrika ile ilişkilerini farklı strateji ve amaçlar için geliştirmeye çalışmakta. Sudan, Tanzanya, Senegal, Kongo ve Nijerya gibi ülkeler İran’ın Şia ideolojisi yaymaya çalıştığı ülkelerin başında gelmekte.

Nijerya’nın Zaria şehrinde yaşayan Molla Zekzeki oldukça popüler bir isim. Ülkede Şii cemaatin temsilcisi konumunda. Nijerya İslam Hareketi’nin lideri aynı zamanda. Taraftarları ile düzenli toplantılar düzenliyor, halka açık konuşmalar yapıyor. Afrika’nın başka ülkelerini gezerek konferanslar veriyor. Konuşmalarında özellikle İsrail terörüne değinerek Filistin’de yaşananlara dikkat çekiyor. Zekzeki Afrika’daki Şiiliğin sembol isimlerinden. Nijerya’daki Şii nüfusun 5-10 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Afrika’nın genelinde ne kadar Şii nüfusu olduğunu öğrenmek ise neredeyse imkansız. Bu konuda yapılmış bir çalışma ya da nüfus sayımı bulunmuyor.

Şiiliğin Afrika’da yayılımı çok yönlü bir realite. Tarihsel olarak Umman üzerinden İsmaili tarikatının Tanzanya-Kenya kıyılarına ulaşarak sonrasında iç bölgelere yayılma gerçekleşmiş. Lübnan’dan Afrika ülkelerine yerleşen göçmenler üzerinden de bir yayılma söz konusu. İran merkezli kültürel, eğitim, ticaret gibi faaliyetler üzerinden de belli bir ideolojik Şii yayılmacılığı söz konusu. 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi’nin de sempatizan topladığı ve Şiiliğin yayılımında etkilerinin olduğuna değinmek gerekir.

İran kültür merkezlerinin etkinliğine ilk olarak Sudan’da şahit olduğumu söyleyebilirim. Başkent Hartum’da apartman blokları arasında 1988’den beri hizmet veren merkez halktan her kesime hizmet vermekteydi. Dil eğitimi, film gösterimi gibi kültürel faaliyetlerin gerçekleştirildiği merkez Şii propagandanın enstrümanlarından biri sadece. Buna benzer bir merkezi Burundi’nin başkenti Bujumbura’da da görmüştüm. Toplamda sadece 100-200 kişilik bir Şii nüfus için oldukça görkemli sayılabilecek bir merkez faaliyetteydi. Bina hem ibadethane hem de kültür merkezi olarak kullanılmaktaydı.

Senegal Müslümanlarının da %7’sinin Şii olduğu tahmin edilmekte. Şiiliğin etkili olduğu ülkelere Güney Afrika’yı da eklemek gerekir. Tanzanya, Benin ve Kongo’da da hatırı sayılır Şii azınlık bulunmakta.

İran her yıl Afrika ülkelerinden öğrencilere burs imkanı vererek İran üniversitelerinde eğitim almalarını sağlıyor. Bu programla sıkı bir eğitimden geçen gençler geri döndüklerinde İran’ın gönüllü neferleri haline gelmekte. Bu program Afrika’da Şii ideolojinin yayılmasında önemli bir araç.

İran’ın Afrika’ya ilgisine gelince bunu birkaç başlıkta irdelemek gerek. Öncelikli olarak İran nükleer programı nedeniyle arkasındaki uluslararası desteği arttırmak ve Afrika ülkelerinden bu konuda destek almak istiyor. Aynı zamanda bu program için uranyum ihtiyacı bulunmakta. Nijer, Namibya, Kongo uranyumun zengin olduğu Afrika ülkelerinin başında geliyor. Afrika ile ikili ilişkilerinde nükleer teknoloji transferi umudu aşılayan İran uluslararası baskıları azaltmak ve uranyum tedarik edebilmek için Afrika ülkeleriyle ilişkiler kurmakta.

Kızıldeniz’de yaşanan istihbarat toplama faaliyetlerinin dışında kalmak istemeyen İran burada da etkili olmaya çalışmakta. Amerika’nın Cibuti üzerinden, İsrail’in Eritre üzerinden yürüttüğü askeri operasyon ve istihbarat toplama çalışmalarına benzer çalışmaları İran uzun süre Sudan üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı. İran donanmasına ait gemiler sık sık Port Sudan limanını ziyaret ederek gövde gösterisi yaptı. İran’ın Sudan’nın Kızıldeniz’deki adalarında askeri üs kurma talebi ise 2012’de geri çevrildi. Suudi Arabistan’ı rahatsız etmekten korkan Sudan Şii yayılmacılığından rahatsız olsa da uluslararası baskılar ve kendine uygulanan ambargo dolayısıyla İran ile ilişkilerini iyi düzeyde yürütmeye çalıştı.

Ancak son zamanlarda İran-Sudan ilişkilerinin iyiye gittiğini söylemek zor. Geçtiğimiz yıl Sudan yetkili makamları İran’ın kültür merkezini kapattığını, diplomat ve ateşelerini ülkeden çıkarttığını duyurdu. Sunni İslam anlayışının hakim olduğu Sudan’da Şiiliğin yayılımı belli oranda herkesi rahatsız etmişe benziyor. Bu ani kararda içsel tepkilerden ziyade körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’dan gelen baskılar etkiliydi. Karşılığında ise gerilmeye başlayan Suudi Arabistan-Sudan ilişkileri düzelmeye başladı. Kızıldeniz üzerindeki heveslerini bırakacağa benzemeyen İran’ın alternatifleri ise Eritre ve Yemen. Yemen’de Şii gruplar üzerindeki nüfuzunu sürdüren İran diğer yandan da İsrail’in yakın partneri Eritre ile iyi ilişkiler geliştiriyor. Stratfor’un raporuna göre ilginç bir şekilde hem İran hem de İsrail’in Afrika’nın en kapalı ülkesi Eritre’de askeri üssü bulunuyor.


Nijerya’da yaşanan olay sonrasında İran dahil dünyanın çeşitli yerlerinden Şii gruplar açıklamalar ve protesto yürüyüşleri yapmakta. Molla Zekzeki’nin serbest bırakılması için özellikle sosyal medya üzerinden duyurular yapılmakta. Nijerya hükümeti konu hakkında resmi açıklama yapmazken şimdiden dünyanın değişik yerlerindeki Şiilerin tepkisini toplamış durumda. Şiiliğin lider ülkesi İran ile Afrika’nın en büyük ekonomisi Nijerya arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceği ise Molla Zekzeki’nin akıbetine bağlı.     

Pazartesi, Aralık 28, 2015

Cuma, Aralık 11, 2015

DARFUR İZLENİMLERİ
Serhat Orakçı
İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi

Geçtiğimiz günlerde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMÜ) ve Uluslararası Afrika Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri “Afrika-Türkiye İlişkileri Sempozyumu” için Sudan’ın başkenti Hartum’daydık. Türkiye ve Afrika’nın değişik ülkelerinden teşrif eden değerli akademisyenler konuyu tarihî, siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan değerlendirdiler. FSMÜ’nün Güzel Sanatlar Fakültesi Raşid Diab Sanat Merkezi’nde Geleneksel Türk Sanatları sergisi açarak Türkiye’den götürülen birbirinden güzel hat, ebru ve tezhip çalışmalarını sergiledi. 2008 yılından bu yana Afrika’da insani yardım çalışmalarına dâhil olmam nedeniyle ben de sempozyumda insani yardımlar üzerinden Afrika-Türkiye arasında kurulan dayanışma ruhunu aktarmaya çalıştım. Elbette Türkiye-Afrika ilişkilerinin gelişimine vizyon kazandırması nedeniyle bu tarz akademik toplantıların sıklığının ve sayısının artmasında fayda var.
Konferans programının bitiminin ardından ise gruptan ayrılarak İHH İnsani Yardım Vakfı’nın gerçekleştirdiği projeleri yerinde görmek amacıyla 2003 yılından beri kabilesel çatışmalara sahne olan Darfur’a geçtim. Daha önceki yıllarda da zaman zaman gitmişliğim olduğu için bölgeye çok yabancı sayılmazdım. 2008-2011 arasında Batı ve Güney Darfur eyaletlerine gene insani yardım amacıyla pek çok defa gitmiştim ama bu sefer Orta Darfur’un küçük bir şehri Umşalaya’ya gidecektim. O yüzden biraz heyecanlıydım.
Darfur ile ilgili kapsamlı çalışmalar yapılmasına ihtiyaç var. 2003 yılından beri çatışmalar devam ediyor ancak konu dünya gündeminden düşmüş durumda. Kimse Darfur’u hatırlamıyor artık. 3,5 milyon iç göçmenin büyük kamp alanlarında yaşadığı Darfur’da büyük bir insani kriz var aslında. Bu izlenim yazısını kaleme alma niyetim de bundan kaynaklanıyor.
Sabahın çok erken bir saati Hartum’daki iç hatlar terminaline giderek seyahatimize başladık. Küçük bekleme salonu giderek hareketlenirken güneş de ufukta belirmeye başladı. Darfur’un değişik şehirlerine giden uçaklar kalkış için yolcularını almaya başladığında biz de El Cenine uçağındaki yerimizi aldık. Yolcuların geleneksel kıyafetleri ve taşıdıkları yükler dikkat çekiciydi. Hartum’dan temin edilen plastik leğenler, kap kacaklar, elektronik eşyalar ve içinde ne olduğu anlaşılamayan çuvallar, bir yokluk beldesine gittiğiniz izlenimi veriyordu.
İki saatlik sorunsuz bir uçuşun ardından El Cenine semalarındaydık. Uçak alçaldıkça küçük evler, ağaçlar, sağda solda otlayan hayvanlar görünmeye başladı. Sonunda koca uçak gövdesini yerle buluşturdu. Gözüme ilk çarpan şey, yapımı bir yıl önce tamamlanan yeni Şehit Sabire Havalimanı’ydı. Eskisine nazaran bu yeni binanın oldukça modern göründüğünü söyleyebilirim. 2009’un Mayıs ayında ilk geldiğimde kullanılan küçük, eski havalimanı biraz ileride görülebiliyordu. Birden o günlerin heyecanı içimi kapladı. Daha sonra birkaç kez daha gelip gitmiştim Batı Darfur’un başkenti El Cenine’ye.
Havalimanını şehre bağlayan 10-15 km’lik yol yeni asfaltlanmıştı. Darfur’un bu küçük ücra şehri bu sabah beni hayli şaşırtıyordu. Ancak şehir merkezine vardığımızda değişimin bunlardan ibaret olduğunu anladım. Şehirdeki dükkânlar ve çarşı her zaman olduğu gibi yine hareketliydi. Seyahat boyunca gerekecek malzemelerin alımını tamamladığımızda saat 11 sularıydı. Bu, Sudan’da hayatın durduğu ve herkesin kahvaltı yaptığı en önemli saatti. Biz de bir kahvaltı salonuna girerek yemek siparişi verdik. İştahla yemeğe koyulan Sudanlı yol arkadaşlarım benim çay, ekmek ve meyveyle idare ettiğimi görünce biraz garipsediler. Ben de Afrika yolculuklarında üç şeyin (güneş, sivriler ve yemek) beni çok korkuttuğunu eğer kendime dikkat etmezsem bu ücra diyarda hastalanarak başlarına bela olacağımı söyledim. Anlayış gösterdiler.
Sudan’ın Çad sınırında bulunan El Cenine’den Umşalaya’ya gitmek için 2-3 saatlik bir araba yolculuğu yapmamız gerekiyordu. Tekrar yola koyulduk. Asfalt bir yolda bir saat kadar, toprak bir yolda da iki saat kadar yol aldık. Yol boyunca kızgın güneş altında eşeğiyle veya atıyla seyahat eden köylüler gördük. Yol kenarında ağır ağır ilerleyen at ve eşek arabaları çoğu zaman tahıl ya da saman türü yükler taşıyordu. Umşalaya’ya vardığımızda saat 15 sularıydı. Kalacağımız misafirhaneye vardığımızda kendimi oldukça uykusuz ve yorgun hissediyordum. Günün geri kalanını dinlenerek geçirdik.
Akşam ezanıyla hava karardı ve hayat durdu âdeta. Geceye damgasını vuran dört şey vardı: zifiri karanlık, milyonlarca yıldızdan oluşan gök kubbe, cırcır böceklerinin aralıksız ötüşleri ve jeneratörlerden çıkan gürültü. Sağda solda cılız ışıklar haricinde her yer karanlıktı. Chinua Achebe’nin Parçalanma (Things Fall Apart) romanında zikrettiği, o insanın ağzını bile bulamadığı karanlık gecelerden biriydi. Çay-kahve içmek ve sohbet etmek dışında yapılacak pek bir şey yoktu. Saat 22.00 sularında yatsı namazı kılındı ve şehir uykuya daldı. Gece kaldığımız evin avlusunda yıldızlara hayran hayran bakarken şu hisse kapıldım: Bu yer ve bu zorlu yaşam koşulları dışarıdan birinin gelip de nüfuz etmeye güç yetiremeyeceği şeyler. Nasıl bir güç olursa olsun burayı ele geçirmeye güç yetiremezdi. Bu topraklar, yakıcı güneş ve kum, buna asla izin vermezdi.
Gece dikkatimi çeken diğer bir şey ise silah seslerinin olmayışıydı. Bu zamana kadar Darfur’da gittiğim değişik yerlerde geceleri hep silah ve çatışma sesleri duyardım ama bu sefer neredeyse tüm seyahat boyunca hiç silah sesi duymamıştım. Bu da Darfur’daki değişimin diğer bir yüzüydü sanırım. Çatışmalar özellikle 2011’de Güney Sudan ayrıldıktan sonra azalmıştı. Bu da bölge insanları tarafından “Batılılar istediklerini aldılar ve Darfur’u terk ettiler” şeklinde yorumlanıyordu. Hemen hemen konuştuğumun herkes benzer görüşteydi. Güney Sudan’ın ayrılmasından sonra Darfur’da yabancı sayısı oldukça azalmıştı. Bu kanaate ben de uçağa bindiğimde kapılmıştım. Önceden Darfur’a giden uçaklarda çok fazla yabancı olurken bu sefer ki gelişimde kendimden başka yabancı görmemiştim.
Gün erkenden başladı. Sabah namazı sonrası güneş usul usul kendini göstermeye başlarken horoz sesleri ve kuş cıvıltıları duyuluyordu. Gece serinleyen hava yeniden ısınıyordu. Biz de hazırlanmaya başladık. Sabahın erken saatlerinde yola koyularak İHH’nın bu bölgede desteklediği ve yaptığı projeleri ziyarete koyulduk. Köy köy gezerek açılan su kuyularını bir bir ziyaret ettik ve GPS üzerinden koordinat bilgilerini kaydettik. Su kuyularının başında kadınlar, çocuklar ve hayvanlar vardı. Çocuklar annelerinin su doldurmalarına yardım ederken hayvanlar da etrafta oluşan küçük su birikintilerinde susuzluklarını gideriyordu.
Yolumuz üzerinde bir ortaokulu ziyaret ettik. Okulun fiziki şartları oldukça yetersizdi. Sandalyeler, masalar, sıralar ve okulun boyasız duvarları dökülüyordu. Bir sınıfına girerek öğrencileri selamladık. Ön sıradaki öğrencilerden birinin önünde Chinua Achebe’nin Parçalanma romanı açıktı. Sınıfın iç duvarlarında kurşun kalemle yazılmış sloganlar, kalpler ve şiirler vardı.
HeyetÖğlen namazını Umşalaya’nın merkezindeki çarşı camisinde kıldık. Namaz sonrası cemaatle biraz sohbet ettik. İçlerinde sağlık sorunu olan yaşlılar vardı. Umşalaya’da sağlık hizmeti veren sadece küçük bir klinik olduğundan ciddi ameliyatlık işi olanların ya Hartum’a ya da Türkiye’nin Niyala’da yaptırdığı tam teşekküllü 140 yataklı bölge hastanesine ulaşması gerekiyordu. Bu da elbette maddiyat gerektiriyordu. Maalesef küçük cerrahi operasyonlar için bile insanların uzun yolculuklar yapması gerektiğini her gelişimde görüyordum.
Cami sonrasında şehrin kalabalık pazarını gezerek tezgâh başındaki satıcılarla sohbet ettik. Karpuzlar, bamyalar, fasulye, soğan derken açık et pazarına girdik. Sineklerin doluştuğu iplere asılı etlerin yaydığı kokular eşliğinde pazar gezmemizi bitirdik.
Gün boyu Orta Darfur’un Umşalaya şehrine bağlı küçük köyleri ziyaret etmeyi sürdürdük. Pek çok köyde su kuyusu açılmış olmasına rağmen gene de yetersiz kalıyordu. Bunun yanında köylerin cami ihtiyacı vardı. Biraz daha büyük yerleşim yerlerinde okula ihtiyaç vardı. Sağlık hizmetleri neredeyse hiç yoktu. Yol olmadığından ulaşım oldukça sıkıntılıydı. Devlet tarafından sağlanan hizmet neredeyse yok gibiydi.
Akşam dinlenmek için kaldığımız misafirhaneye döndüğümüzde kalabalık bir heyet bizi bekliyordu. Gelenler Umşalaya beldesinin ileri gelenleriydi. Beldenin akil adamları diyebileceğimiz heyet, 30-40 kişiden oluşuyordu. Hepsiyle tek tek selamlaştıktan sonra biraz sohbet ettik. İçlerinden en ileri gelen kişi Umşalaya beldesinin yaşadığı zorluk ve sıkıntıları anlattı. Özellikle 2003 yılında başlayan Darfur krizinden ve yaşanan silahlı çatışmaların etkilerinden bahsetti. Beldeyi terk etmek ya da kalmak gibi zor bir seçim yaptıklarını ve Allah’a her daim dua ederek sabrettiklerini söyledi. Hemen hemen herkes onunla aynı görüşteydi ve söyledikleri hep tasdik edildi. İçlerinden başka biri İHH’nın logosunu çevre köylere açılan kuyularda dört beş yıldır devamlı gördüklerini, bu akşam ise ilk kez tanışma fırsatı yakaladıklarını belirterek bize teşekkür etti. Bizim beldelerine yaptığımız katkıyı dualarının kabulü ve Allah’ın kendilerine yardımı olarak değerlendiriyorlardı. Bu adamların içten ve samimi konuşmaları karşısında duygulanmamak mümkün değildi.
Günlerden 1 Kasım. Türkiye’de seçim var. Neticeyi merak ediyoruz elbette. Ama bulunduğumuz yerde internet ve telefon şebekeleri çok zayıftı. Yaklaşık bir saatlik bir uğraştan sonra AK Parti’nin yeniden tek başına iktidar olduğunu öğrenebildik. Bu netice başımda toplanan gençlerde büyük bir sevinç ve coşku doğurdu. Etrafımdaki Darfurlular sevinç içinde bana sarılarak beni tebrik ettiler. Türkiye’nin ülkelerden sadece bir ülke olmadığını bir kez daha kuvvetle hissettim.
Diğer gün sabahın erken saatlerinde köy gezmelerine yeniden başladık. Daha uzak yerleşkelere gitmemiz gerekiyordu. Mesafe aslında çok uzak olmasa da yol olmadığından gitmemiz oldukça vakit alıyordu. Gittiğimiz köylerde ilk dikkatimi çeken şey ise köy meydanlarında görünür vaziyette asılı “Catholic Relief Service” tabelalarıydı. İstisnasız her girdiğimiz köyün meydanında bu tabela asılıydı. Tabelanın hikmetini sorduğumuzda köylüler Katolik bir kurumun ara ara yardım getirdiğini söylediler. Ancak tabelalar o kadar görünür ve heybetliydi ki, bu bölgeyi tanımayan birinin bölgede hatırı sayılır bir Hristiyan nüfus olduğunu düşünmesi olasıydı.
mescit7-8 milyon nüfusa sahip Darfur, misyonerlerin bugüne kadar başarı elde edemediği, hafız oranının oldukça yüksek olduğu ve insanlarının İslam’a gönülden bağlı olduğu bir yer. Buna rağmen çatışan kabileler aynı inanca sahipler. Bu da İslam dünyası için ayrı bir utanç.
derslikUmşalaya, merkezden yaklaşık 20 km kadar uzakta bir köye girdik. Önce köyün okulunu ziyaret ettik. Geniş bir düzlükte yaklaşık sekiz sınıftan oluşan bir okuldu. Ne sıra ne masa ne de sandalye vardı. Sadece güneşten korunmak için hasırdan yapılma bir güneşlik vardı. Bunun altına doluşan çocuklar ders yapıyordu. Gördüğümüz manzara karşısında yokluk kelimesi bile yetersiz kalıyordu. Sınıflara yakın bir yerde sadece taşlarla sınırı belirlenmiş bir mescit vardı. O kadar. Bu kadar ücra ve yokluk içindeki bir yerde “Kurtlar Vadisi” posteri görmek de ayrıca şaşırtıcıydı.
İlerlediğimiz güzergâhta uzaklaştıkça çok ücra köylerde İHH’nın yaptırdığı su kuyularını görmek beni gerçekten çok mutlu etti. Kilometrelerce devam eden sorgum tarlalarının arasında zaman zaman yolumuzu kaybettik. Mısır bitkisine benzeyen bu bitkinin boyu yer yer iki metreyi aşıyordu. Bu yüzden yolun ilerilerini görmek pek mümkün olmuyordu. Hasat zamanı olduğu için tarlalarda çalışan köylüler yardımımıza koştular. Onların yardımıyla tekrar yolu bulurken aracımız bazen yolda kalma tehlikesi attı.
su kuyusuKurumuş nehir yataklarında elleriyle kuyu kazarak su çıkarmaya çalışan insanlarla sohbet ettik. Bir buçuk iki metre kadar kazılan bu kuyular geçici bir süreliğine köylülerin su ihtiyacını karşılıyordu. Kuyunun suyu bittiğinde başka bir kuyu daha açılıyordu. Bu yağmur mevsimine kadar böyle devam ediyor, yağmurlar başlayınca nehir yatağı tekrar suyla doluyordu.
Seyahatimizin son durağında bir ortopedi kliniği vardı. Sazlardan yapılmış küçük küçük kulübelerden oluşan klinikte bir kırık-çıkık doktoru vardı. Halkın doktor diye hitap etmesine rağmen adam diplomalı doktor değildi aslında. Kırık-çıkık işlerinden anlayan bir uzmandı sadece. Kulübelerde yatan hastaların çoğunluğu düşme sonucu bir tarafını yaralayanlardı. Hastanenin olmadığı bu diyarda, klinik ücretsiz hizmet veriyor ve insanların önemli bir ihtiyacını karşılıyordu.
Üç günlük Darfur seyahatimiz süresince 50 kadar su kuyusu, köyler, cami ve okullar ziyaret ettikten sonra artık gitme vakti gelmişti. Bulunduğumuz ücra yerden El Cenine Havalimanı’na varmamız vakit alacağı için gece çok erken bir saatte yola koyulmak zorundaydık. Uçağı kaçırmak istemiyorduk, aksi halde birkaç gün daha yeni gelecek uçağı beklememiz gerekiyordu. Hazırlıklarımızı yaparak gece 04.00 sularında yola koyulduk.
Önceden geçmiş araba izlerini takip ederek zifiri karanlıkta yol aldık. Şoförün doğal bir yön bulma kabiliyeti vardı sanki. Yoldaki izlerin kaybolduğu yerlerde iç güdüleri ile yolu buluyordu. Bu şekilde 08.00 sularında yeniden El Cenine’ye vardık. 10.00 uçağına binerek öğlen vakitlerinde sıcak bir Hartum gününe iniş yaptık.

Perşembe, Aralık 03, 2015

PAPA’NIN RÜYASINDAKİ AFRİKA
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Aralık 2015

Geçtiğimiz günlerde Katolik dünyanın ruhani lideri Papa François Afrika turuna çıkarak Kenya, Uganda ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ni kapsayan bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu Papa François’in ilk Afrika ziyaretiydi. “Siyah İslam: Afrika’da Yükselen Din” kitabı ile tanınan rahmetli Vincent Monteil, Vatikan’ın Afrika’da yürüttüğü bir kültür programı olduğuna inanmakta. Ben de Papa’nın yapmış olduğu bu ziyareti belirli bir politikanın parçası olarak görenlerdenim.   

Hz. İsa’nın göğe yükselişini izleyen yıllarda Afrika toprakları Hıristiyanlığın ilk ulaştığı yerlerden biriydi. Daha 1.yy’da Mısır ve Habeşistan’da güç kazanmıştı. Ancak 8.yy’da başlayan İslam fetihleri Hıristiyanlığın bu kıtadaki varlığını tamamen yok etmese de ilerleyişini durdurdu. İki büyük din arasında gerçekleşen Afrika’daki bu ilk karşılaşmadan İslam dini büyük toprak kazanımları ile çıkarken Hıristiyanlığın Afrika’daki ilerleyişi sekteye uğradı. Bu durum 15.yy’a kadar pek değişiklik arz etmedi.

15.yy’da başlayan Avrupa yayılmacılığı ise Kilise ile Afrika’yı bir kez daha buluşturdu. Bu sefer ise kıtanın en güneyinden ve İslam’ın varlık göstermediği güney-batı kıyılarından başladı. Misyoner faaliyetleri ile başlayan bu dönüşüm ilk kez Katolikliği Afrika’ya taşıdı. Ancak ilerleme oldukça yavaştı. Afrika yerel dinlerinin direnişiyle karşılaşan misyonerler ilerleyen yıllarda askeri çözümlere de başvurarak kıtayı medenileştirme misyonuna devam ettiler. Her şeye rağmen 19.yy’a kadar elde ettikleri başarılar oldukça sınırlı kaldı.       

Hıristiyanlığın tarihsel seyrine bakıldığında Hıristiyanlığın bundan bir yüzyıl öncesine kadar hala çoğunlukla Avrupa-Amerika merkezli bir din olduğu görülmekte. Ancak son yüzyıl Hıristiyan inanışın emperyalizm ile birlikte dünyanın dört bir yanına yayılmasına ve taraftar kazanmasına şahit oldu. Pew Forum ve Gordor Conwell tarafından Hıristiyanlık üzerine yayınlanan verilere göre 1910 itibariyle dünya Hıristiyan nüfusunun %93.5’ini Avrupa ve Amerika (Latin dünya dahil) barındırırken 2010’a gelindiğinde diğer kıtaların barındırdığı Hıristiyan nüfusta büyük artışlar var. Sahra-altı Afrika için de durum pek farklı değil. 1910’da bu coğrafyada Hıristiyan nüfus sadece %1.4 ile temsil edilirken 2010’da %23.6 ile temsil ediliyor. Orandaki altmış katlık artış gerçekten muazzam. Hıristiyanlık en hızlı Asya-Pasifik ve Afrika üzerinden ilerliyor. Bugün dünya Hıristiyan nüfusunun dörtte biri Afrika’da yaşıyor. 
  
Rakamlar üzerinden yapılabilecek diğer bir tespit ise aslında Hıristiyanlığın merkezde güç kaybederken çevrede güç kazandığı yönündedir. Bunu şöyle açmak mümkün. 1910 yılında dünyada Hıristiyan nüfus yaklaşık 612 milyon civarındayken bu rakam günümüzde 2.18 milyar dolaylarında. Yani dünya genel nüfusu ile oranlama yapıldığında 1910’da dünya nüfusunun %35’i 2010’da da dünya nüfusunun %32’si Hıristiyan. Bugün Hıristiyanlığın en fazla temsil edildiği 10 ülkeden 3’ü Afrika’da: Etiyopya, Nijerya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti.     

Sahra-altı Afrika’nın son yüz yılına damgasını vuran en büyük dönüşüm dinsel dönüşüm şüphesiz. Emperyalizm ve misyonerlik üzerinden gerçekleşen bu dönüşüm sayesinde bugün Afrika’da hatırı sayılır miktarda Hıristiyan nüfus yaşamakta. 1910’da Sahra-altı Afrika’da Hıristiyan nüfusun genel nüfus içindeki oranı %9.1 iken bu oran günümüzde %62.7’ye yükselmiş durumda. Bugün Sahra-altı Afrika’da 516 milyon Hıristiyan yaşamakta. Bu rakama Kuzey Afrika hattındaki azınlık gruplar da eklendiğinde rakam 520 milyonu geçmekte.

Katoliklik açısından rakamlara bakıldığında dünya Hıristiyan nüfusunun %50.1’i Katolik, %36.7’si Protestan ve %11.9’u Ortodoks olarak tanımlanıyor. 1.1 milyar inananıyla Katoliklik hala Hıristiyanlığın en güçlü merkezi ve savunucusu. Belki soruyu şöyle sorabiliriz: Katolikler için Afrika ne anlam taşıyor? Katolikliğin coğrafi dağılımına bakıldığında Sahra-altı Afrika ülkeleri Katolik dünyanın %16’sını temsil etmekteler. Avrupa ve Amerika’dan sonra bu mezhebin en fazla temsil edildiği yer yani. Papa, Afrika ülkelerini ziyaret ederek kıtadaki destekçilerine moral aşılamakta ve Hıristiyanlığın yayılmasına destek olmakta.

Hıristiyanlığın coğrafi serüveni bize kuzeyden güneye doğru kayış olduğunu göstermekte ve bu trendin önümüzdeki yıllarda da devam etmesi beklenmekte. Bu eğilimin ana sebebi kuzeyin sekülarizasyonu ve nüfus artış hızındaki düşüş. Avrupa dinsel temsil gücünü kaybederken Afrika ve Asya bu konuda güçleniyor. Avrupa’da Aydınlanma ile tabuta konulan Hıristiyanlık Avrupa dışı coğrafyalarda misyonerlerin saçtığı tohumlardan yeniden yeşeriyor.

Diğer önemli bir tespit ise 2000’lerden sonra İslam’ın Hıristiyanlık’tan daha hızlı yayılma gösterdiği yönünde. Son yıllarda tüm olumsuzluklara rağmen dünya genelinde İslam daha hızlı yayılıyor. Bunun istisnası ise Afrika. Afrika’da Hıristiyanlığın yayılma hızı İslam’ın yayılma hızından daha fazla. Yani Afrika’da genel dünya trendinin aksine bir dönüşüm gerçekleşmekte. Bunun nedeni ise yoğun misyonerlik faaliyetlerinin hız kesmeden kıtayı dönüştürmeye devam etmesi. Misyonerler eğitim kurumları, üniversiteler, hastaneler aracılığıyla tebliğ faaliyetleri devam etmekte.

Ancak bir sorun var. Afrika’daki Hıristiyan kitlelerin Avrupalı dindaşları arasında büyük bir kültürel set var. Bu set İslam’ın yoğun olarak temsil edildiği Sahra kuşağı ve Kuzey Afrika üzerinde durmakta. Her ne kadar Batı Afrika sahilleri ve Doğu Afrika sahilleri üzerinden Avrupa’ya sızmalar olsa da Afrika’daki Hıristiyan kitlenin Avrupa ile bütünleşmesi gerçekleşmiş değil. Bu anormal durum ontolojik kaygılar doğuran bir sorun olarak durmakta.

Hıristiyanlığın tarihsel serüvenine bakıldığında İslam’la ilk karşılaşma Kuzey Afrika’da cereyan ederken bu karşılaşmadan İslam dini güçlenerek çıktı. Hıristiyan inancın Afrika’daki ikinci karşılaşması pagan inanışlara karşı gerçeklemiş ve bu karşılaşmadan Hıristiyanlık muazzam güçlenerek çıkmıştır. Misyoner faaliyetler neticesinde bugün Afrika’da yerel Afrika inanışları yok olma noktasına gelmiştir. Hıristiyanlık kıta içindeki ilerleyişini ancak bir yönden sürdürebilir o da İslam’ın yoğun olarak temsil edildiği Sahra kuşağı ve Kuzey Afrika’dır. Bu da Hıristiyanlığın İslam ile karşı karşıya gelmesi anlamına geliyor. Önümüzdeki yıllar bu karşılaşmaya konu olacak hiç şüphesiz. Papa’nın ziyaretlerine bir de bu açıdan bakmak gerekir.