Salı, Ocak 19, 2016

Avrupa Avrupa ise Afrika da Afrika’dır!

İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi

Hiçbir kıta renksel bir tanım içermezken neden Afrika söz konusu olduğunda “kara kıta” demek normaldir? Bu ifadeyi kullanmak, tekrarlamak ve yaygınlaştırmak Afrika’ya yapılan en büyük haksızlık şüphesiz. Avrupa Avrupa ise Afrika da Afrika’dır!
Medyada, gündelik hayatta gelişigüzel kullanılan bir ifade “kara kıta Afrika”. Afrika’nın bahtsızlığını, kötü kaderini ve sorunları kristalleştiren imgesel bir söylem. Televizyon haberlerinde, gazete manşetlerinde, kampanyalarda, seyahatnamelerde sıkça karşılaştığımız bir ifade. İyi niyetle kullanıldığına şüphe yok ancak içinde barındırdığı önyargılar dikkatimizi çekmemekte. “Kara kıta” ifadesinin zahiri anlamının ötesinde belli bir dünya görüşünü temsil eden mitsel bir imgeye dönüştüğünü unutmamalıyız! Bir zamanlar Osmanlı’ya yakıştırılan “Hasta Adam” gibi içinde pek çok önyargı barındıran bu “masum” ifade de Afrika’da şartların iyileşmesinin önündeki engellerden biri.
Aslında bu ifade Afrika’ya yönelik oryantalist bakışın bir meyvesidir. Batı karşısında Afrika’yı bir kalıba hapsetme çabasıdır. “Kara kıta” söyleminin İngiliz kaynaklarındaki karşılığı “the dark continent”. Zahirde Afrika’nın bilinmeyen (Avrupalılar gözünde) henüz keşfedilmemiş iç bölgelerini adlandırmak için kullanılmış bir ifade. İfade ilk olarak gazeteci Henry M. Stanley’nin Afrika’nın içlerine yaptığı meşhur yolculuğunun ardından 1878’de yazdığı kitapta karşımıza çıkıyor. Ancak terim zaman içinde coğrafik bir tanımlamanın, edebi bir benzetmenin çok ötesine geçerek Afrika’nın genelini temsil eden Avrupa merkezli bir bakışın ürünü haline gelmiştir.
Oryantalizmin maskesini düşüren meşhur akademisyen Edward Said’in sıksık alıntılar yaptığı Joseph Conrad’ın 1899 tarihli“Karanlığın Yüreği-Heart of Darkness” romanı da bu mitsel imgenin oluşumunda önemli bir rol oynamıştır. Afrika’nın talihsiz ve tarihsiz olduğu hükmünü veren bu bakışa göre Afrika her yönüyle zifiri karanlıktır. Sadece insanlarının ten rengi değil talihi de tarihi de karanlıktır. Bu söylem 19.yüzyılda Afrika’nın içlerine yolculuk yapan kâşif, denizci ve misyonerlerin sıklıkla kullandığı bir ifade haline gelmiş ve adeta Afrika’nın kaderi olmuştur. Daha düne kadar devam eden bu bakış açısı İngiliz tarihçi Hugh Trover-Roper tarafından şöyle dillendirilmiştir: “Belki gelecekte öğrenilebilecek bir Afrika tarihinden bahsedilebilir ama şu an böyle bir şey söz konusu değil veya çok az. Afrika’daki Avrupalıların tarihi mevcut sadece. Gerisi ise Avrupa öncesi ve Kolombus öncesi Amerika gibi karanlık. Ve ‘karanlık’ tarihin konusu değildir.”
“Kara kıta” Batılı kâşifler için Afrika’nın henüz keşfedilmemiş yörelerini isimlendirmek için kullanılmıştır. Afrika’nın sahilleri dışında pek başarı elde edemeyen misyonerler için ise Afrikalıların kalplerinin kutsal mesaja kapalı olduğunu ifade etmek için, kalplerin kararmasını resmetmek için kullanılmış. Bu bakışa göre “kara kıta” medenileştirilmesi, aydınlatılması ve kutsal mesajın götürülmesi gereken ilkel ve vahşi bir yerdir.
Medya üzerinden içselleştirdiğimiz, kulaklarımızın ve zihinlerimizin çokça aşina olduğu“kara kıta” söylemini yargılamıyor, yargılama gereği duymuyoruz hiç. Afrika her zaman kara kıtadır. Evet, belki bu ifadeyi bir Batılı gibi kullanmıyoruz, Avrupalı bir misyonerin bir kâşifin hissiyatını taşımıyoruz, ırksal-renksel bir ayrım yapma niyeti taşımıyoruz ancak gene de bu ifadenin kullanımını masumlaştıramayız. Avrupa’nın asılsız önyargılarını barındıran bir 19.yüzyıl ifadesini hayatta tutmamızın makul bir gerekçesi yok!
Oryantalizmden canı yanmış bizlerin daha işin başında bu söylemi terk etmemiz gerekiyor. Bu bizim Afrika’ya bakışımızın ve ilişkilerimizin temeli olmalıdır. “Kara kıta” diyerek Batı’nın önyargılarının gönüllü pazarlamacılığını yapmaya devam etmeyelim. Halklar arasında dengeli ve eşit bir ilişki kurulacaksa bu, tarafların birbirlerine saygılı, sevgili ve adil olmalarından geçer. Kara kıta olarak algıladığınız ve gördüğünüz bir yerle sağlıklı ilişkiler geliştirebilir miyiz gerçekten?
Günümüzde Afrika’nın çehresinin değişmesine bir katkı yapacaksak eğer bu tür oryantalist ifadelerin kullanımını terk etmeliyiz! Bir İngiliz’e İngiliz diyorsak bir Ganalıya da “zenci” demek yerine zorlanmadan Ganalı diyebilmeliyiz. Daha başka ifadeler arama ihtiyacı içine neden girelim ki? İçini bizim doldurmadığımız ve dünyayı kategorik görmeye programlanmış bir paradigmanın “kara kıta”ve “zenci” gibi ırkçı ve aşağılayıcı ifadelerinin zihinlerimizi gelişigüzel şekillendirmesine izin vermemeliyiz! Belki de en önemlisi, bu terminolojiyi bizden sonraki nesillere bilinçsizce transfer etmekten kaçınmalıyız!

Afrika’nın uzun ince yolu

Serhat Orakçı
Yeni Şafak, 19.01.2016

2015 yılının Afrika açısından sakin geçtiğini söyleyebiliriz. Bir süredir devam eden Güney Sudan iç savaşını, artık sıradanlaşan Boko Haram ve El Şebab saldırılarını saymazsak en azından kitlesel ölümlerin yaşandığı açlık, kuraklık, salgın veya büyük bir çatışma yaşanmadı. 2015 yılında Sudan, Etiyopya, Tanzanya ve Nijerya gibi ülkelerde genel seçimler ve başkanlık seçimleri gerçekleşti. Özellikle de Nijerya'da Jonathan Goodluck'ı geride bırakan Muhammed Buhari'nin başkan seçilmesi kıta açısından önemli bir hadiseydi.


İÇ KARIŞIKLIKLAR DEVAM EDECEK

Afrika'nın en fakir ülkelerinden Güney Sudan 2016 yılına da iç savaşın gölgesinde girdi. Büyük bir insani krizin içindeki ülkede kabileler arasındaki iktidar mücadelesi 2013'den beri son bulmuş değil. 2016 içinde de bu mücadelenin devam etmesi beklenmekte. 2011'de Sudan'dan halk referandumu ile ayrılma kararı alan ülkede Dinka ve Nuer kabileleri arasındaki güç mücadelesi milyonlarca insani yerinden yurdundan eden bir iç savaşa dönmüş durumda. Arabuluculuk ve barış görüşmelerine rağmen iç savaşın kısa sürede bitmesi beklenmiyor. İç savaşa bağlı olarak gelişen gıda krizi ve sıtma salgını kitlesel ölümlere yol açıyor.

2015'in son aylarında iç karışıklığa sürüklenen ülkelerden bir diğeri de Burundi. Devlet Başkanı Pierre Nkurunziza'nın iktidarını üçüncü dönem sürdürme girişimi ülkede çatışmalara yol açtı. Olaylar etnik çatışma ihtimalini doğururken 1994 Ruanda olaylarının tekrar etmesinden korkuluyor. Burundi Devlet Başkanı Pierre Nkurunziza etnik çatışmayı önlemek adına Afrika Birliği'nin 5.000 asker gönderme kararına şiddetle karşı çıkarken şimdiden Tanzanya'ya ve Ruanda'ya göç hareketleri başlamış durumda. Uganda'nın başkenti Entebbe'de çatışan taraflar arasında yürütülen diyalog görüşmeleri ise henüz soruna çözüm üretmekten uzak. 2016 yılı içinde de ülke içindeki çatışmaların devam edeceğini söyleyebiliriz.

Yazının Devamı için Tıklayınız
http://www.yenisafak.com/hayat/afrikanin-uzun-ince-yolu-2392935 

Perşembe, Ocak 07, 2016

Su çamura bulanmış
Serhat Orakçı
Anlayış Dergisi
Sayı: 1 Haziran 2003
http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=1&makaleid=2841
AFRİKA söz konusu olduğunda içimizi hep bir hüzün kaplar. Yoksul ve AIDS’li Afrika’yı bilmeyenimiz var mı? Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, sık aralıklarla çeşitli kurumlar konferanslar düzenler. Raporlar hazırlanır Afrika’yı kurtarmak adına. İstatistikler sunulur kamuoyuna. Afrika için düşünülen yardım paketlerinden bahsedilir. Peki bütün bu çabalar ne için diye sormadan edemiyor insan. Safça bir düşünceyle bu kişiler çok iyi niyetliler; başkalarına yardım etmek için çırpınıp duruyorlar diyebiliriz. Fakat bu çok gülünç bir açıklama olur. Ne Afrika’nın düştüğü durumu açıklar, ne de bizim Afrika’nın sorunlarını anlamamıza yardımcı olur.

Başta söylemem gerekir ki amacım, çeşitli istatistikler arasında bağlantılar kurup Afrika’da neler olup bittiğini gözler önüne sermek değil. Öncelikle size gerçeğin kendisinden, gördüğüm kadarıyla biraz Soweto’dan bahsedeceğim. Sonra da Güney Afrika’daki ciddi boyutlara ulaşan sosyal sorunlardan... Ama daha öncesinde Güney Afrika’daki kent yerleşiminden söz etmem gerek.

Güney Afrika’da kentlerin iki üç kilometre dışında siyah bölgeleri -yerleşimleri- var. İnsanın aklı ırkçı Apartheid (beyaz azınlık hükümeti) rejiminden kalma bu uygulamayı kabullenmekte gerçekten zorlanıyor. Siyahlar sabahları şehre çalışmaya gidiyorlar. Akşamları tekrar gettolarına dönüyorlar. Bunlar şanslı olanlar. Bir işi ve tenekeden de olsa başını sokacak evi olmayan evsiz ve işsizler de var elbette. Geneli tek katlı, bahçeli müstakil evlerden, iş merkezlerinden ve eğlence mekânlarından oluşan kent ve kasabalar gayet düzenli, modern, alt yapısı sağlam ve yeşillik içinde iken şehrin dışına itilmiş siyah mahalleleri bakımsız, pejmurde ve en önemlisi de tenekeden. Apartheid rejimi 1994 seçimlerinde sandığa gömülse de kurduğu düzen maalesef işlemeye devam ediyor.

Soweto, South Western Township anlamına geliyor. Township Güney Afrika’ya has bir adlandırma. Sadece siyahilerin yaşadığı yer -bölge- anlamına geliyor. Soweto, Johannesburg’un on altı kilometre uzağında kalan, Güney Afrika’daki en büyük siyah bölgesi. Nüfusu tam olarak bilinmese de aşağı yukarı üç milyon insanın yaşadığından bahsediliyor. Evlerin geneli diğer siyah bölgelerinde olduğu gibi tenekeden. Uzaktan bakmak bile insanın içini ürpertiyor. Yan yana dizilmiş on binlerce paslı teneke kutu. On beş yirmi metre karelik, derme çatma tenekelerle çevrili kulübelerde bu insanların nasıl yaşadığını anlamakta insan güçlük çekiyor. Burada insanlar yaşamıyor, yaşam savaşı veriyor âdeta. Bazı evlerin görünümleri reklam tabelalarından farksız. Pas tutmuş teneke duvarlar kararmış. Yağmurda su damlayan yerlere başka tenekelerden yama üstüne yama atılmış. Akşam olduğunda bu çirkin manzara da varlığını yitiriyor. Elektrik yoksunu Soweto karanlığa bürünüyor. Elektriği kullanma imkânı olanlar da faturasını ödeyemediklerinden karanlıktalar. Evlerden sızan cılız mum ışıkları da olmasa insan burasını savaş yıllarından kalma, terkedilmiş bir virane sanır.

Siyahi nüfus arasında AIDS’e yakalanma oranı çok yüksek. Yaklaşık olarak her gün 1650 kişi HIV virüsü kapmakta. Her yıl 70 bin ile 100 bin arasında bebek HIV pozitif olarak dünyaya gelmekte. Nüfusu 45 milyon olan Güney Afrika’da resmi rakamlara göre beş milyon AIDS/HIV hastası var. 2000 yılındaki 15-49 yaş arası ölümlerin yüzde 40’ı AIDS kaynaklı. Ortalama yaşam süresi 59’dan 49’a düşmüş durumda. Hükümet, siyahlara beyazları göstererek yaşam tarzınızı değiştirin demek dışında ve sağa sola göstermelik prezervatif kutusu koymak dışında çaresiz. Amerikalı dev ilaç üreticileri ile Hükümet anlaşmazlık halinde. Nevirapine üreticisi şirket bütün Güney Afrika’ya bedava ilaç dağıtmayı bile göze almış, hükümetten onay bekliyor.

Gelişmemiş ülkelerin sorunları hemen hemen aynı: Kontrol altına alınamayan bütçe açıkları, günden güne düşen kişi başı milli gelir, arttıkça artan vergi oranları, yüksek işsizlik... Güney Afrika’da da durum pek farklı değil. İşsizlik çok ciddi rakamlara ulaşmış bulunuyor. Ekonomi iş olanağı üretme gücünü kaybetmiş. Her gün iş piyasasına 1000 kişi girerken ekonominin buna verebildiği cevap 200 kişilik. Güney Afrika Merkez Bankası’nın hesaplamalarına göre işsizlik yüzdesi her yıl 1-2 puan artmakta. Eğer ekonomi %1-2’lik yavaş büyümesini hızla arttıramazsa beyaz-siyah ayrışması çalışanlar ve yaşamını yasadışı yollardan sürdüren işsizler arasında cereyan etmeye başlayacak. Bunun yanında yine önemli bir sorun kanunlarca yasaklansa da emek piyasasında devam eden ırkçılık. Beyaz ücret ortalaması siyah ücret ortalamasından beş kat fazla. Hükümet dışarıdan gelecek yabancı yatırımlara ve turizm sektörüne bel bağlamış. Ama en büyük handikabı, gittikçe çoğalan yüksek suç oranı.

Güney Afrika’nın kalbi Johannesburg her on yedi saniyede ciddi bir suçun, her yarım saatte bir cinayetin, her iki dakikada ev soygununun ve her üç dakikada bir de tecavüz vakasının gerçekleştiği bir şehir. Polis suçluları yakalamaktan, hapishaneler suçluları alıkoymaktan aciz. Ekonomi kurtarıcıları yabancı yatırımın azlığından, turist sayısının yetersizliğinden yakına dursunlar bu ülke ahlâki değerlerini günden güne yitirmekte. İnsanlar arasında çok ciddi bir güven sorunu var. Kimse kimseye güvenemez hale gelmiş. Sokakta yürümek ölümü, tecavüzü, iyi ihtimalle soyulmayı göze almak demek. Arabayla kırmızı ışıkta durduğunuzda başınıza bir silah dayanması an meselesi. Eğer bu hâlâ gerçekleşmediyse sadece tedbirli ve biraz da şanslısınızdır o kadar... Her ev bir hapishane. Dikenli tellerle kaplı her evin etrafı. Eğer maddi durumunuz iyiyse evinizin etrafındaki dikeli tellerden 10 bin voltluk elektrik geçirtebilir, ya da evinizin önüne silahlı bir güvenlik elemanı dikebilirsiniz. Alternatifler bu kadar değil; sizi korumaya çoktan hazır bir mafya ile anlaşarak evinizin korumasını sağlayabilirsiniz.

Tecavüzün hızla tırmanışı diğer bir korkutucu trend. Bakire biriyle girilecek cinsel ilişkinin AIDS’i tedavi edeceği yönündeki safsatalar cahil halk arasında büyük kabul görmekte. Son kurban daha beş aylık bir bebek. Interpolün rakamlarına göre sadece 2000 yılında 52 bin tecavüz vakası gerçekleşmiş. Kurbanların %40’ı 18 yaşından küçük. 2001 yılının ilk yarısında kurbanların %20’si 11 yaşından daha küçük.

Irk ayrımcılığına dayalı Apartheid rejimine karşı mücadeleyi kazanan Güney Afrika bugün işsizliğe, yoksulluğa, suça, AIDS’e karşı yenilmiş durumda. Bu tabloya rağmen bu ülkeye diğer Afrika ülkelerinden kaçak yollarla giren, siyasi olarak sığınan on binlerce insan var. 1995 resmi tahminlerine göre yasal ya da yasa dışı yollardan Güney Afrıka’da çalışan bir milyon Mozambiklinin 500 bin kadarı iç savaştan kaçan mülteciler. Botswana’dan, Zimbabwe’den, Mozambik’den, Somali’den, Nijerya’dan... İnsanlar bu ülkeye mülteci olarak, kaçak olarak giriş yapıyorlar.

Güney Afrika, Afrika kıtasının en gelişmiş ülkelerinden biri. Fakat su, çamura bulanmış durumda. İnsanlar umutla, pisliğin dibe çökmesini bekliyorlar. 1331’de İbn-i Battuta’nın Kilwa’ya (Mombasa yakınlarında bir ada) yaptığı seyahate dair “Kilwa dünyanın en güzel, en iyi ve zarifçe inşa edilmiş şehirlerinden biri” sözlerinden bu yana asırlar geçti. Yeryüzündeki her toprak parçası gibi Afrika da yazgısına boyun eğdi.

Pazartesi, Ocak 04, 2016

Orta Afrika’da İstikrar Arayışı

İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi
http://www.ihhakademi.com/orta-afrikada-istikrar-arayisi/

Afrika’nın elmas zengini ülkelerinden Orta Afrika Cumhuriyeti 2013 yılından bu yana istikrar arayışı içerisinde. Bilindiği gibi ülkede son dönemde yaşanan olaylar çok sayıda sivil kaybına ve büyük göç dalgalarına neden oldu. Olaylar ilk olarak 2013 yılı başında, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan silahlı Seleka Hareketi’nin Devlet Başkanı François Bozize’yi devirmesi ile başladı. François Bozize ülkenin kasasını boşaltarak ülkeyi terk ederken Seleka içinden seçilen General Michel Djotodia Orta Afrika’nın ilk Müslüman devlet başkanı olarak ilan edildi. Bu sıra dışı olay sadece Bozize’nin kaderini değiştirmekle kalmadı, ülkedeki Müslümanların da kaderini değiştirdi.
İktidar değişimin ardından ise Bozize taraftarlarının kurduğu anti-Balaka ismindeki silahlı çeteler, ülkede azınlık konumundaki Müslümanlara yönelik saldırılar düzenlemeye başladı. Ardından Fransa askerî bir hamle gerçekleştirdi ve askerî birliklerini 4,5 milyon nüfuslu Orta Afrika Cumhuriyeti’ne gönderdi. Fransa burada Hristiyan anti-Balaka çetelerini kontrol altına almak yerine Müslümanları kontrol altına alan sinsi bir siyaset izledi. Başta Seleka mensuplarının ve diğer Müslümanların evlerine baskınlar düzenleyerek “silahsızlandırma” adı altında tırnak makasından tornavidaya kadar her türlü kesici aleti topladı. Buna karşılık Fransa, anti-Balaka denen çetelerin acımasız saldırılarına sessiz kaldı. Böylece Müslümanlar karşısında daha da güçlenen anti-Balaka çeteleri inanılmaz şiddet olaylarına imza attılar. İnsanları sokak ortasında taşlayarak ve yakarak öldürmek gibi acımasız eylemler gerçekleştirdiler. Ülkede Müslümanlara yönelik resmen soykırım uygulandı.
Afrika’nın genelinde olduğu gibi Orta Afrika’daki Fransa siyaseti, açık bir şekilde sorunları çözmekten çok, kendine yakın bir ismi iktidara taşımaya odaklandı. Sokakta şiddet olaylarının artışını bahane eden Fransa baskı uygulayarak Djotodia’yı istifaya zorladı. Ve ardından ülkede Fransa yanlısı yeni bir geçiş hükümeti tesis edildi. Bugün hâlâ bu hükümet iş başındadır. Anti-Balaka çeteleri varlığını hâlâ sürdürmektedir. Ancak Müslüman nüfusun oldukça azaldığını ve İslam’ın neredeyse tamamen tasfiye edildiğini söyleyebiliriz. Ülkedeki Müslümanların %80’i güvende olmadıkları için göç etmek zorunda kaldı. Başkent Bangui’deki Müslüman nüfus yüz binlerden binlere düşerken bugün Orta Afrikalı Müslümanların çoğu Çad ve Kamerun’daki mülteci kamplarında zor şartlar altında yaşamaktalar. 450 bin civarında iç ve 450 bin civarında dış göç bulunmakta. Kaç kişinin öldürüldüğü ise bilinmiyor. Müslümanların mallarına el konulurken şimdilerde evleri, dükkânları ve arsaları hukuksuzca satılıyor.
Böyle bir ortam içinde 13 Aralık’ta Orta Afrika Cumhuriyeti yeni anayasa için referandum oylaması yaptı. Yeni anayasa geçiş konseyi tarafından oy çoğunluğu ile kabul edilmişti. Halk oylaması ile de yasalaştı. Yeni anayasa meclisin yanında bir de senato kurulmasını ve seçim kurulu kurulmasını içeriyor. Bakanların elini güçlendiren bazı maddeler var. Bundan böyle devlet başkanı ve başbakan, icraatlarında bakanların onayını almak zorunda kalacaklar. Bundan sonra yer altı madenlerini ilgilendiren konularda millet meclisi onayı gerekecek. Bu da meclisin gücünü kuvvetlendiren bir madde. Çetelere karşı ağır yaptırımlar getirmekte. Herhangi bir çete mensubunun politikaya girmesini önlerken çetelerin devlete intikal etmesini de engellemekte.
Yeni anayasa her ne kadar kâğıt üzerinde güçlü görünse de güvenliğin tesis edilemediği ülkede uygulanması zor görünüyor. Burada anayasadan çok devletin anayasayı uygulama kararlılığı ve gücü önem kazanıyor. Dünyanın en iyi anayasası bile olsa uygulanmadıktan sonra bir önemi yok. Ayrıca güvenlik nedeniyle katılımın az olduğu referandum oylamasına ülkedeki Müslümanlar dahil olamadılar çünkü çoğunluğu çevre ülkelerde göçmen durumundalar.
Referandum oylamasının ardından geçtiğimiz günlerde başkanlık seçimleri için yeniden halk sandık başına gitti. Geçiş konseyi tarafından onaylanan 30 aday seçimde yarıştı. Eski başkan Bozize’nin adaylığı kabul edilmezken şimdiki geçici devlet başkanı Catherine Samba-Panza da aday olarak kabul edilmedi. Referandum oylamasında olduğu gibi başkanlık seçimine de Müslümanlar iştirak edemediler.
Orta Afrika Cumhuriyeti’nde 1960’dan beri altı başkan ve altı anayasa değiştiğini belirtmek isterim. Orta Afrika son 50 yılda beş cumhuriyet, altı geçiş hükümeti ve bir imparatorluk gördü. Aslına bakılırsa Fransa’ya yakın isimlerin yarıştığı bu seçim, yönetmenliğini François Hollande’ın yaptığı bir nevi demokrasi tiyatrosu.


لعربيه TRT


العربيه 7 أقاليم TRT
تحدثنا عن الاستفتاء و الانتخابات في جمهورية افريقيا الوسطي