Perşembe, Aralık 31, 2015

Afrikalı Mollalar
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Aralık 2015

Afrika’nın en büyük ekonomik gücü Nijerya son yıllarda genelde hep Boko Haram’ın saldırı haberleri ile gündemimize girmekte. Ancak geçen hafta ülkede sıra dışı bir hadise cereyan etti: Nijerya ordusu ile ülkedeki Şii İslam Hareketi karşı karşıya geldi. Zaria şehrinde Şia taraftarları sokak ortasında öldürülürken hareketin lideri İbrahim Zekzeki tutuklandı. Olayın ardından ise İran resmi açıklamalar yaparak Nijerya hükümetinden Şiilere yönelik baskının durdurulmasını istedi. Nijerya’nın farklı şehirlerinde toplanan Şii taraftarlar “Özgür Zekzeki” pankartlarıyla yürüyüşler düzenlediler. 

Çin, Türkiye, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerin Afrika’ya açılım programı konuşulup tartışılsa da benzer bir programı sessiz sedasız yürüten İran’a pek değinilmemekte. Oysa İran da diğer ülkeler gibi Afrika ile ilişkilerini farklı strateji ve amaçlar için geliştirmeye çalışmakta. Sudan, Tanzanya, Senegal, Kongo ve Nijerya gibi ülkeler İran’ın Şia ideolojisi yaymaya çalıştığı ülkelerin başında gelmekte.

Nijerya’nın Zaria şehrinde yaşayan Molla Zekzeki oldukça popüler bir isim. Ülkede Şii cemaatin temsilcisi konumunda. Nijerya İslam Hareketi’nin lideri aynı zamanda. Taraftarları ile düzenli toplantılar düzenliyor, halka açık konuşmalar yapıyor. Afrika’nın başka ülkelerini gezerek konferanslar veriyor. Konuşmalarında özellikle İsrail terörüne değinerek Filistin’de yaşananlara dikkat çekiyor. Zekzeki Afrika’daki Şiiliğin sembol isimlerinden. Nijerya’daki Şii nüfusun 5-10 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Afrika’nın genelinde ne kadar Şii nüfusu olduğunu öğrenmek ise neredeyse imkansız. Bu konuda yapılmış bir çalışma ya da nüfus sayımı bulunmuyor.

Şiiliğin Afrika’da yayılımı çok yönlü bir realite. Tarihsel olarak Umman üzerinden İsmaili tarikatının Tanzanya-Kenya kıyılarına ulaşarak sonrasında iç bölgelere yayılma gerçekleşmiş. Lübnan’dan Afrika ülkelerine yerleşen göçmenler üzerinden de bir yayılma söz konusu. İran merkezli kültürel, eğitim, ticaret gibi faaliyetler üzerinden de belli bir ideolojik Şii yayılmacılığı söz konusu. 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi’nin de sempatizan topladığı ve Şiiliğin yayılımında etkilerinin olduğuna değinmek gerekir.

İran kültür merkezlerinin etkinliğine ilk olarak Sudan’da şahit olduğumu söyleyebilirim. Başkent Hartum’da apartman blokları arasında 1988’den beri hizmet veren merkez halktan her kesime hizmet vermekteydi. Dil eğitimi, film gösterimi gibi kültürel faaliyetlerin gerçekleştirildiği merkez Şii propagandanın enstrümanlarından biri sadece. Buna benzer bir merkezi Burundi’nin başkenti Bujumbura’da da görmüştüm. Toplamda sadece 100-200 kişilik bir Şii nüfus için oldukça görkemli sayılabilecek bir merkez faaliyetteydi. Bina hem ibadethane hem de kültür merkezi olarak kullanılmaktaydı.

Senegal Müslümanlarının da %7’sinin Şii olduğu tahmin edilmekte. Şiiliğin etkili olduğu ülkelere Güney Afrika’yı da eklemek gerekir. Tanzanya, Benin ve Kongo’da da hatırı sayılır Şii azınlık bulunmakta.

İran her yıl Afrika ülkelerinden öğrencilere burs imkanı vererek İran üniversitelerinde eğitim almalarını sağlıyor. Bu programla sıkı bir eğitimden geçen gençler geri döndüklerinde İran’ın gönüllü neferleri haline gelmekte. Bu program Afrika’da Şii ideolojinin yayılmasında önemli bir araç.

İran’ın Afrika’ya ilgisine gelince bunu birkaç başlıkta irdelemek gerek. Öncelikli olarak İran nükleer programı nedeniyle arkasındaki uluslararası desteği arttırmak ve Afrika ülkelerinden bu konuda destek almak istiyor. Aynı zamanda bu program için uranyum ihtiyacı bulunmakta. Nijer, Namibya, Kongo uranyumun zengin olduğu Afrika ülkelerinin başında geliyor. Afrika ile ikili ilişkilerinde nükleer teknoloji transferi umudu aşılayan İran uluslararası baskıları azaltmak ve uranyum tedarik edebilmek için Afrika ülkeleriyle ilişkiler kurmakta.

Kızıldeniz’de yaşanan istihbarat toplama faaliyetlerinin dışında kalmak istemeyen İran burada da etkili olmaya çalışmakta. Amerika’nın Cibuti üzerinden, İsrail’in Eritre üzerinden yürüttüğü askeri operasyon ve istihbarat toplama çalışmalarına benzer çalışmaları İran uzun süre Sudan üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı. İran donanmasına ait gemiler sık sık Port Sudan limanını ziyaret ederek gövde gösterisi yaptı. İran’ın Sudan’nın Kızıldeniz’deki adalarında askeri üs kurma talebi ise 2012’de geri çevrildi. Suudi Arabistan’ı rahatsız etmekten korkan Sudan Şii yayılmacılığından rahatsız olsa da uluslararası baskılar ve kendine uygulanan ambargo dolayısıyla İran ile ilişkilerini iyi düzeyde yürütmeye çalıştı.

Ancak son zamanlarda İran-Sudan ilişkilerinin iyiye gittiğini söylemek zor. Geçtiğimiz yıl Sudan yetkili makamları İran’ın kültür merkezini kapattığını, diplomat ve ateşelerini ülkeden çıkarttığını duyurdu. Sunni İslam anlayışının hakim olduğu Sudan’da Şiiliğin yayılımı belli oranda herkesi rahatsız etmişe benziyor. Bu ani kararda içsel tepkilerden ziyade körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’dan gelen baskılar etkiliydi. Karşılığında ise gerilmeye başlayan Suudi Arabistan-Sudan ilişkileri düzelmeye başladı. Kızıldeniz üzerindeki heveslerini bırakacağa benzemeyen İran’ın alternatifleri ise Eritre ve Yemen. Yemen’de Şii gruplar üzerindeki nüfuzunu sürdüren İran diğer yandan da İsrail’in yakın partneri Eritre ile iyi ilişkiler geliştiriyor. Stratfor’un raporuna göre ilginç bir şekilde hem İran hem de İsrail’in Afrika’nın en kapalı ülkesi Eritre’de askeri üssü bulunuyor.


Nijerya’da yaşanan olay sonrasında İran dahil dünyanın çeşitli yerlerinden Şii gruplar açıklamalar ve protesto yürüyüşleri yapmakta. Molla Zekzeki’nin serbest bırakılması için özellikle sosyal medya üzerinden duyurular yapılmakta. Nijerya hükümeti konu hakkında resmi açıklama yapmazken şimdiden dünyanın değişik yerlerindeki Şiilerin tepkisini toplamış durumda. Şiiliğin lider ülkesi İran ile Afrika’nın en büyük ekonomisi Nijerya arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceği ise Molla Zekzeki’nin akıbetine bağlı.     

Pazartesi, Aralık 28, 2015

Cuma, Aralık 11, 2015

DARFUR İZLENİMLERİ
Serhat Orakçı
İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi

Geçtiğimiz günlerde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMÜ) ve Uluslararası Afrika Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri “Afrika-Türkiye İlişkileri Sempozyumu” için Sudan’ın başkenti Hartum’daydık. Türkiye ve Afrika’nın değişik ülkelerinden teşrif eden değerli akademisyenler konuyu tarihî, siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan değerlendirdiler. FSMÜ’nün Güzel Sanatlar Fakültesi Raşid Diab Sanat Merkezi’nde Geleneksel Türk Sanatları sergisi açarak Türkiye’den götürülen birbirinden güzel hat, ebru ve tezhip çalışmalarını sergiledi. 2008 yılından bu yana Afrika’da insani yardım çalışmalarına dâhil olmam nedeniyle ben de sempozyumda insani yardımlar üzerinden Afrika-Türkiye arasında kurulan dayanışma ruhunu aktarmaya çalıştım. Elbette Türkiye-Afrika ilişkilerinin gelişimine vizyon kazandırması nedeniyle bu tarz akademik toplantıların sıklığının ve sayısının artmasında fayda var.
Konferans programının bitiminin ardından ise gruptan ayrılarak İHH İnsani Yardım Vakfı’nın gerçekleştirdiği projeleri yerinde görmek amacıyla 2003 yılından beri kabilesel çatışmalara sahne olan Darfur’a geçtim. Daha önceki yıllarda da zaman zaman gitmişliğim olduğu için bölgeye çok yabancı sayılmazdım. 2008-2011 arasında Batı ve Güney Darfur eyaletlerine gene insani yardım amacıyla pek çok defa gitmiştim ama bu sefer Orta Darfur’un küçük bir şehri Umşalaya’ya gidecektim. O yüzden biraz heyecanlıydım.
Darfur ile ilgili kapsamlı çalışmalar yapılmasına ihtiyaç var. 2003 yılından beri çatışmalar devam ediyor ancak konu dünya gündeminden düşmüş durumda. Kimse Darfur’u hatırlamıyor artık. 3,5 milyon iç göçmenin büyük kamp alanlarında yaşadığı Darfur’da büyük bir insani kriz var aslında. Bu izlenim yazısını kaleme alma niyetim de bundan kaynaklanıyor.
Sabahın çok erken bir saati Hartum’daki iç hatlar terminaline giderek seyahatimize başladık. Küçük bekleme salonu giderek hareketlenirken güneş de ufukta belirmeye başladı. Darfur’un değişik şehirlerine giden uçaklar kalkış için yolcularını almaya başladığında biz de El Cenine uçağındaki yerimizi aldık. Yolcuların geleneksel kıyafetleri ve taşıdıkları yükler dikkat çekiciydi. Hartum’dan temin edilen plastik leğenler, kap kacaklar, elektronik eşyalar ve içinde ne olduğu anlaşılamayan çuvallar, bir yokluk beldesine gittiğiniz izlenimi veriyordu.
İki saatlik sorunsuz bir uçuşun ardından El Cenine semalarındaydık. Uçak alçaldıkça küçük evler, ağaçlar, sağda solda otlayan hayvanlar görünmeye başladı. Sonunda koca uçak gövdesini yerle buluşturdu. Gözüme ilk çarpan şey, yapımı bir yıl önce tamamlanan yeni Şehit Sabire Havalimanı’ydı. Eskisine nazaran bu yeni binanın oldukça modern göründüğünü söyleyebilirim. 2009’un Mayıs ayında ilk geldiğimde kullanılan küçük, eski havalimanı biraz ileride görülebiliyordu. Birden o günlerin heyecanı içimi kapladı. Daha sonra birkaç kez daha gelip gitmiştim Batı Darfur’un başkenti El Cenine’ye.
Havalimanını şehre bağlayan 10-15 km’lik yol yeni asfaltlanmıştı. Darfur’un bu küçük ücra şehri bu sabah beni hayli şaşırtıyordu. Ancak şehir merkezine vardığımızda değişimin bunlardan ibaret olduğunu anladım. Şehirdeki dükkânlar ve çarşı her zaman olduğu gibi yine hareketliydi. Seyahat boyunca gerekecek malzemelerin alımını tamamladığımızda saat 11 sularıydı. Bu, Sudan’da hayatın durduğu ve herkesin kahvaltı yaptığı en önemli saatti. Biz de bir kahvaltı salonuna girerek yemek siparişi verdik. İştahla yemeğe koyulan Sudanlı yol arkadaşlarım benim çay, ekmek ve meyveyle idare ettiğimi görünce biraz garipsediler. Ben de Afrika yolculuklarında üç şeyin (güneş, sivriler ve yemek) beni çok korkuttuğunu eğer kendime dikkat etmezsem bu ücra diyarda hastalanarak başlarına bela olacağımı söyledim. Anlayış gösterdiler.
Sudan’ın Çad sınırında bulunan El Cenine’den Umşalaya’ya gitmek için 2-3 saatlik bir araba yolculuğu yapmamız gerekiyordu. Tekrar yola koyulduk. Asfalt bir yolda bir saat kadar, toprak bir yolda da iki saat kadar yol aldık. Yol boyunca kızgın güneş altında eşeğiyle veya atıyla seyahat eden köylüler gördük. Yol kenarında ağır ağır ilerleyen at ve eşek arabaları çoğu zaman tahıl ya da saman türü yükler taşıyordu. Umşalaya’ya vardığımızda saat 15 sularıydı. Kalacağımız misafirhaneye vardığımızda kendimi oldukça uykusuz ve yorgun hissediyordum. Günün geri kalanını dinlenerek geçirdik.
Akşam ezanıyla hava karardı ve hayat durdu âdeta. Geceye damgasını vuran dört şey vardı: zifiri karanlık, milyonlarca yıldızdan oluşan gök kubbe, cırcır böceklerinin aralıksız ötüşleri ve jeneratörlerden çıkan gürültü. Sağda solda cılız ışıklar haricinde her yer karanlıktı. Chinua Achebe’nin Parçalanma (Things Fall Apart) romanında zikrettiği, o insanın ağzını bile bulamadığı karanlık gecelerden biriydi. Çay-kahve içmek ve sohbet etmek dışında yapılacak pek bir şey yoktu. Saat 22.00 sularında yatsı namazı kılındı ve şehir uykuya daldı. Gece kaldığımız evin avlusunda yıldızlara hayran hayran bakarken şu hisse kapıldım: Bu yer ve bu zorlu yaşam koşulları dışarıdan birinin gelip de nüfuz etmeye güç yetiremeyeceği şeyler. Nasıl bir güç olursa olsun burayı ele geçirmeye güç yetiremezdi. Bu topraklar, yakıcı güneş ve kum, buna asla izin vermezdi.
Gece dikkatimi çeken diğer bir şey ise silah seslerinin olmayışıydı. Bu zamana kadar Darfur’da gittiğim değişik yerlerde geceleri hep silah ve çatışma sesleri duyardım ama bu sefer neredeyse tüm seyahat boyunca hiç silah sesi duymamıştım. Bu da Darfur’daki değişimin diğer bir yüzüydü sanırım. Çatışmalar özellikle 2011’de Güney Sudan ayrıldıktan sonra azalmıştı. Bu da bölge insanları tarafından “Batılılar istediklerini aldılar ve Darfur’u terk ettiler” şeklinde yorumlanıyordu. Hemen hemen konuştuğumun herkes benzer görüşteydi. Güney Sudan’ın ayrılmasından sonra Darfur’da yabancı sayısı oldukça azalmıştı. Bu kanaate ben de uçağa bindiğimde kapılmıştım. Önceden Darfur’a giden uçaklarda çok fazla yabancı olurken bu sefer ki gelişimde kendimden başka yabancı görmemiştim.
Gün erkenden başladı. Sabah namazı sonrası güneş usul usul kendini göstermeye başlarken horoz sesleri ve kuş cıvıltıları duyuluyordu. Gece serinleyen hava yeniden ısınıyordu. Biz de hazırlanmaya başladık. Sabahın erken saatlerinde yola koyularak İHH’nın bu bölgede desteklediği ve yaptığı projeleri ziyarete koyulduk. Köy köy gezerek açılan su kuyularını bir bir ziyaret ettik ve GPS üzerinden koordinat bilgilerini kaydettik. Su kuyularının başında kadınlar, çocuklar ve hayvanlar vardı. Çocuklar annelerinin su doldurmalarına yardım ederken hayvanlar da etrafta oluşan küçük su birikintilerinde susuzluklarını gideriyordu.
Yolumuz üzerinde bir ortaokulu ziyaret ettik. Okulun fiziki şartları oldukça yetersizdi. Sandalyeler, masalar, sıralar ve okulun boyasız duvarları dökülüyordu. Bir sınıfına girerek öğrencileri selamladık. Ön sıradaki öğrencilerden birinin önünde Chinua Achebe’nin Parçalanma romanı açıktı. Sınıfın iç duvarlarında kurşun kalemle yazılmış sloganlar, kalpler ve şiirler vardı.
HeyetÖğlen namazını Umşalaya’nın merkezindeki çarşı camisinde kıldık. Namaz sonrası cemaatle biraz sohbet ettik. İçlerinde sağlık sorunu olan yaşlılar vardı. Umşalaya’da sağlık hizmeti veren sadece küçük bir klinik olduğundan ciddi ameliyatlık işi olanların ya Hartum’a ya da Türkiye’nin Niyala’da yaptırdığı tam teşekküllü 140 yataklı bölge hastanesine ulaşması gerekiyordu. Bu da elbette maddiyat gerektiriyordu. Maalesef küçük cerrahi operasyonlar için bile insanların uzun yolculuklar yapması gerektiğini her gelişimde görüyordum.
Cami sonrasında şehrin kalabalık pazarını gezerek tezgâh başındaki satıcılarla sohbet ettik. Karpuzlar, bamyalar, fasulye, soğan derken açık et pazarına girdik. Sineklerin doluştuğu iplere asılı etlerin yaydığı kokular eşliğinde pazar gezmemizi bitirdik.
Gün boyu Orta Darfur’un Umşalaya şehrine bağlı küçük köyleri ziyaret etmeyi sürdürdük. Pek çok köyde su kuyusu açılmış olmasına rağmen gene de yetersiz kalıyordu. Bunun yanında köylerin cami ihtiyacı vardı. Biraz daha büyük yerleşim yerlerinde okula ihtiyaç vardı. Sağlık hizmetleri neredeyse hiç yoktu. Yol olmadığından ulaşım oldukça sıkıntılıydı. Devlet tarafından sağlanan hizmet neredeyse yok gibiydi.
Akşam dinlenmek için kaldığımız misafirhaneye döndüğümüzde kalabalık bir heyet bizi bekliyordu. Gelenler Umşalaya beldesinin ileri gelenleriydi. Beldenin akil adamları diyebileceğimiz heyet, 30-40 kişiden oluşuyordu. Hepsiyle tek tek selamlaştıktan sonra biraz sohbet ettik. İçlerinden en ileri gelen kişi Umşalaya beldesinin yaşadığı zorluk ve sıkıntıları anlattı. Özellikle 2003 yılında başlayan Darfur krizinden ve yaşanan silahlı çatışmaların etkilerinden bahsetti. Beldeyi terk etmek ya da kalmak gibi zor bir seçim yaptıklarını ve Allah’a her daim dua ederek sabrettiklerini söyledi. Hemen hemen herkes onunla aynı görüşteydi ve söyledikleri hep tasdik edildi. İçlerinden başka biri İHH’nın logosunu çevre köylere açılan kuyularda dört beş yıldır devamlı gördüklerini, bu akşam ise ilk kez tanışma fırsatı yakaladıklarını belirterek bize teşekkür etti. Bizim beldelerine yaptığımız katkıyı dualarının kabulü ve Allah’ın kendilerine yardımı olarak değerlendiriyorlardı. Bu adamların içten ve samimi konuşmaları karşısında duygulanmamak mümkün değildi.
Günlerden 1 Kasım. Türkiye’de seçim var. Neticeyi merak ediyoruz elbette. Ama bulunduğumuz yerde internet ve telefon şebekeleri çok zayıftı. Yaklaşık bir saatlik bir uğraştan sonra AK Parti’nin yeniden tek başına iktidar olduğunu öğrenebildik. Bu netice başımda toplanan gençlerde büyük bir sevinç ve coşku doğurdu. Etrafımdaki Darfurlular sevinç içinde bana sarılarak beni tebrik ettiler. Türkiye’nin ülkelerden sadece bir ülke olmadığını bir kez daha kuvvetle hissettim.
Diğer gün sabahın erken saatlerinde köy gezmelerine yeniden başladık. Daha uzak yerleşkelere gitmemiz gerekiyordu. Mesafe aslında çok uzak olmasa da yol olmadığından gitmemiz oldukça vakit alıyordu. Gittiğimiz köylerde ilk dikkatimi çeken şey ise köy meydanlarında görünür vaziyette asılı “Catholic Relief Service” tabelalarıydı. İstisnasız her girdiğimiz köyün meydanında bu tabela asılıydı. Tabelanın hikmetini sorduğumuzda köylüler Katolik bir kurumun ara ara yardım getirdiğini söylediler. Ancak tabelalar o kadar görünür ve heybetliydi ki, bu bölgeyi tanımayan birinin bölgede hatırı sayılır bir Hristiyan nüfus olduğunu düşünmesi olasıydı.
mescit7-8 milyon nüfusa sahip Darfur, misyonerlerin bugüne kadar başarı elde edemediği, hafız oranının oldukça yüksek olduğu ve insanlarının İslam’a gönülden bağlı olduğu bir yer. Buna rağmen çatışan kabileler aynı inanca sahipler. Bu da İslam dünyası için ayrı bir utanç.
derslikUmşalaya, merkezden yaklaşık 20 km kadar uzakta bir köye girdik. Önce köyün okulunu ziyaret ettik. Geniş bir düzlükte yaklaşık sekiz sınıftan oluşan bir okuldu. Ne sıra ne masa ne de sandalye vardı. Sadece güneşten korunmak için hasırdan yapılma bir güneşlik vardı. Bunun altına doluşan çocuklar ders yapıyordu. Gördüğümüz manzara karşısında yokluk kelimesi bile yetersiz kalıyordu. Sınıflara yakın bir yerde sadece taşlarla sınırı belirlenmiş bir mescit vardı. O kadar. Bu kadar ücra ve yokluk içindeki bir yerde “Kurtlar Vadisi” posteri görmek de ayrıca şaşırtıcıydı.
İlerlediğimiz güzergâhta uzaklaştıkça çok ücra köylerde İHH’nın yaptırdığı su kuyularını görmek beni gerçekten çok mutlu etti. Kilometrelerce devam eden sorgum tarlalarının arasında zaman zaman yolumuzu kaybettik. Mısır bitkisine benzeyen bu bitkinin boyu yer yer iki metreyi aşıyordu. Bu yüzden yolun ilerilerini görmek pek mümkün olmuyordu. Hasat zamanı olduğu için tarlalarda çalışan köylüler yardımımıza koştular. Onların yardımıyla tekrar yolu bulurken aracımız bazen yolda kalma tehlikesi attı.
su kuyusuKurumuş nehir yataklarında elleriyle kuyu kazarak su çıkarmaya çalışan insanlarla sohbet ettik. Bir buçuk iki metre kadar kazılan bu kuyular geçici bir süreliğine köylülerin su ihtiyacını karşılıyordu. Kuyunun suyu bittiğinde başka bir kuyu daha açılıyordu. Bu yağmur mevsimine kadar böyle devam ediyor, yağmurlar başlayınca nehir yatağı tekrar suyla doluyordu.
Seyahatimizin son durağında bir ortopedi kliniği vardı. Sazlardan yapılmış küçük küçük kulübelerden oluşan klinikte bir kırık-çıkık doktoru vardı. Halkın doktor diye hitap etmesine rağmen adam diplomalı doktor değildi aslında. Kırık-çıkık işlerinden anlayan bir uzmandı sadece. Kulübelerde yatan hastaların çoğunluğu düşme sonucu bir tarafını yaralayanlardı. Hastanenin olmadığı bu diyarda, klinik ücretsiz hizmet veriyor ve insanların önemli bir ihtiyacını karşılıyordu.
Üç günlük Darfur seyahatimiz süresince 50 kadar su kuyusu, köyler, cami ve okullar ziyaret ettikten sonra artık gitme vakti gelmişti. Bulunduğumuz ücra yerden El Cenine Havalimanı’na varmamız vakit alacağı için gece çok erken bir saatte yola koyulmak zorundaydık. Uçağı kaçırmak istemiyorduk, aksi halde birkaç gün daha yeni gelecek uçağı beklememiz gerekiyordu. Hazırlıklarımızı yaparak gece 04.00 sularında yola koyulduk.
Önceden geçmiş araba izlerini takip ederek zifiri karanlıkta yol aldık. Şoförün doğal bir yön bulma kabiliyeti vardı sanki. Yoldaki izlerin kaybolduğu yerlerde iç güdüleri ile yolu buluyordu. Bu şekilde 08.00 sularında yeniden El Cenine’ye vardık. 10.00 uçağına binerek öğlen vakitlerinde sıcak bir Hartum gününe iniş yaptık.

Perşembe, Aralık 03, 2015

PAPA’NIN RÜYASINDAKİ AFRİKA
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Aralık 2015

Geçtiğimiz günlerde Katolik dünyanın ruhani lideri Papa François Afrika turuna çıkarak Kenya, Uganda ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ni kapsayan bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu Papa François’in ilk Afrika ziyaretiydi. “Siyah İslam: Afrika’da Yükselen Din” kitabı ile tanınan rahmetli Vincent Monteil, Vatikan’ın Afrika’da yürüttüğü bir kültür programı olduğuna inanmakta. Ben de Papa’nın yapmış olduğu bu ziyareti belirli bir politikanın parçası olarak görenlerdenim.   

Hz. İsa’nın göğe yükselişini izleyen yıllarda Afrika toprakları Hıristiyanlığın ilk ulaştığı yerlerden biriydi. Daha 1.yy’da Mısır ve Habeşistan’da güç kazanmıştı. Ancak 8.yy’da başlayan İslam fetihleri Hıristiyanlığın bu kıtadaki varlığını tamamen yok etmese de ilerleyişini durdurdu. İki büyük din arasında gerçekleşen Afrika’daki bu ilk karşılaşmadan İslam dini büyük toprak kazanımları ile çıkarken Hıristiyanlığın Afrika’daki ilerleyişi sekteye uğradı. Bu durum 15.yy’a kadar pek değişiklik arz etmedi.

15.yy’da başlayan Avrupa yayılmacılığı ise Kilise ile Afrika’yı bir kez daha buluşturdu. Bu sefer ise kıtanın en güneyinden ve İslam’ın varlık göstermediği güney-batı kıyılarından başladı. Misyoner faaliyetleri ile başlayan bu dönüşüm ilk kez Katolikliği Afrika’ya taşıdı. Ancak ilerleme oldukça yavaştı. Afrika yerel dinlerinin direnişiyle karşılaşan misyonerler ilerleyen yıllarda askeri çözümlere de başvurarak kıtayı medenileştirme misyonuna devam ettiler. Her şeye rağmen 19.yy’a kadar elde ettikleri başarılar oldukça sınırlı kaldı.       

Hıristiyanlığın tarihsel seyrine bakıldığında Hıristiyanlığın bundan bir yüzyıl öncesine kadar hala çoğunlukla Avrupa-Amerika merkezli bir din olduğu görülmekte. Ancak son yüzyıl Hıristiyan inanışın emperyalizm ile birlikte dünyanın dört bir yanına yayılmasına ve taraftar kazanmasına şahit oldu. Pew Forum ve Gordor Conwell tarafından Hıristiyanlık üzerine yayınlanan verilere göre 1910 itibariyle dünya Hıristiyan nüfusunun %93.5’ini Avrupa ve Amerika (Latin dünya dahil) barındırırken 2010’a gelindiğinde diğer kıtaların barındırdığı Hıristiyan nüfusta büyük artışlar var. Sahra-altı Afrika için de durum pek farklı değil. 1910’da bu coğrafyada Hıristiyan nüfus sadece %1.4 ile temsil edilirken 2010’da %23.6 ile temsil ediliyor. Orandaki altmış katlık artış gerçekten muazzam. Hıristiyanlık en hızlı Asya-Pasifik ve Afrika üzerinden ilerliyor. Bugün dünya Hıristiyan nüfusunun dörtte biri Afrika’da yaşıyor. 
  
Rakamlar üzerinden yapılabilecek diğer bir tespit ise aslında Hıristiyanlığın merkezde güç kaybederken çevrede güç kazandığı yönündedir. Bunu şöyle açmak mümkün. 1910 yılında dünyada Hıristiyan nüfus yaklaşık 612 milyon civarındayken bu rakam günümüzde 2.18 milyar dolaylarında. Yani dünya genel nüfusu ile oranlama yapıldığında 1910’da dünya nüfusunun %35’i 2010’da da dünya nüfusunun %32’si Hıristiyan. Bugün Hıristiyanlığın en fazla temsil edildiği 10 ülkeden 3’ü Afrika’da: Etiyopya, Nijerya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti.     

Sahra-altı Afrika’nın son yüz yılına damgasını vuran en büyük dönüşüm dinsel dönüşüm şüphesiz. Emperyalizm ve misyonerlik üzerinden gerçekleşen bu dönüşüm sayesinde bugün Afrika’da hatırı sayılır miktarda Hıristiyan nüfus yaşamakta. 1910’da Sahra-altı Afrika’da Hıristiyan nüfusun genel nüfus içindeki oranı %9.1 iken bu oran günümüzde %62.7’ye yükselmiş durumda. Bugün Sahra-altı Afrika’da 516 milyon Hıristiyan yaşamakta. Bu rakama Kuzey Afrika hattındaki azınlık gruplar da eklendiğinde rakam 520 milyonu geçmekte.

Katoliklik açısından rakamlara bakıldığında dünya Hıristiyan nüfusunun %50.1’i Katolik, %36.7’si Protestan ve %11.9’u Ortodoks olarak tanımlanıyor. 1.1 milyar inananıyla Katoliklik hala Hıristiyanlığın en güçlü merkezi ve savunucusu. Belki soruyu şöyle sorabiliriz: Katolikler için Afrika ne anlam taşıyor? Katolikliğin coğrafi dağılımına bakıldığında Sahra-altı Afrika ülkeleri Katolik dünyanın %16’sını temsil etmekteler. Avrupa ve Amerika’dan sonra bu mezhebin en fazla temsil edildiği yer yani. Papa, Afrika ülkelerini ziyaret ederek kıtadaki destekçilerine moral aşılamakta ve Hıristiyanlığın yayılmasına destek olmakta.

Hıristiyanlığın coğrafi serüveni bize kuzeyden güneye doğru kayış olduğunu göstermekte ve bu trendin önümüzdeki yıllarda da devam etmesi beklenmekte. Bu eğilimin ana sebebi kuzeyin sekülarizasyonu ve nüfus artış hızındaki düşüş. Avrupa dinsel temsil gücünü kaybederken Afrika ve Asya bu konuda güçleniyor. Avrupa’da Aydınlanma ile tabuta konulan Hıristiyanlık Avrupa dışı coğrafyalarda misyonerlerin saçtığı tohumlardan yeniden yeşeriyor.

Diğer önemli bir tespit ise 2000’lerden sonra İslam’ın Hıristiyanlık’tan daha hızlı yayılma gösterdiği yönünde. Son yıllarda tüm olumsuzluklara rağmen dünya genelinde İslam daha hızlı yayılıyor. Bunun istisnası ise Afrika. Afrika’da Hıristiyanlığın yayılma hızı İslam’ın yayılma hızından daha fazla. Yani Afrika’da genel dünya trendinin aksine bir dönüşüm gerçekleşmekte. Bunun nedeni ise yoğun misyonerlik faaliyetlerinin hız kesmeden kıtayı dönüştürmeye devam etmesi. Misyonerler eğitim kurumları, üniversiteler, hastaneler aracılığıyla tebliğ faaliyetleri devam etmekte.

Ancak bir sorun var. Afrika’daki Hıristiyan kitlelerin Avrupalı dindaşları arasında büyük bir kültürel set var. Bu set İslam’ın yoğun olarak temsil edildiği Sahra kuşağı ve Kuzey Afrika üzerinde durmakta. Her ne kadar Batı Afrika sahilleri ve Doğu Afrika sahilleri üzerinden Avrupa’ya sızmalar olsa da Afrika’daki Hıristiyan kitlenin Avrupa ile bütünleşmesi gerçekleşmiş değil. Bu anormal durum ontolojik kaygılar doğuran bir sorun olarak durmakta.

Hıristiyanlığın tarihsel serüvenine bakıldığında İslam’la ilk karşılaşma Kuzey Afrika’da cereyan ederken bu karşılaşmadan İslam dini güçlenerek çıktı. Hıristiyan inancın Afrika’daki ikinci karşılaşması pagan inanışlara karşı gerçeklemiş ve bu karşılaşmadan Hıristiyanlık muazzam güçlenerek çıkmıştır. Misyoner faaliyetler neticesinde bugün Afrika’da yerel Afrika inanışları yok olma noktasına gelmiştir. Hıristiyanlık kıta içindeki ilerleyişini ancak bir yönden sürdürebilir o da İslam’ın yoğun olarak temsil edildiği Sahra kuşağı ve Kuzey Afrika’dır. Bu da Hıristiyanlığın İslam ile karşı karşıya gelmesi anlamına geliyor. Önümüzdeki yıllar bu karşılaşmaya konu olacak hiç şüphesiz. Papa’nın ziyaretlerine bir de bu açıdan bakmak gerekir.       


Cumartesi, Kasım 28, 2015

Cezayir-Libya-Mali Terörizm Üçgeni
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Kasım 2015

Sahra kuşağı ülkelerinden Mali’de neler olup bittiğini anlamak için değerlendirmeye belki de 1990’lardan başlamak gerekir. Hiç kuşkusuz Mali’nin kuzeyindeki tüm gelişmeler bir şekilde Cezayir, Fas, Moritanya ve Libya gibi bölge ülkeleriyle ilişkilidir. Mağrip El-Kaide’sinin oluşmasında Cezayir iç savaşı ve bu ülkede Fransa desteğiyle Müslümanlara yönelik uygulanan sistematik baskı ve dışlamaların payı büyük. Bu denkleme 11 Eylül’den sonra Amerika’da dahil olmuş ve Sahra’ya yönelik çeşitli projeler başlatılmıştır. 2010 sonrası yaşanan Arap Baharı ise bu coğrafyanın daha da ön plana çıkmasına yol açmıştır. Geldiğimiz noktada Cezayir-Libya-Mali üçgeninde Batı’nın terörle mücadele programı dahilinde yeni bir cephe ortaya çıkmıştır.

Mali’de geçtiğimiz Cuma günü cereyan eden otel saldırısını yeni bir olgu olarak göremeyiz. Bu saldırı 2010 yılından bu yana devam eden siyasi olayların devamı niteliğindedir. Bu olaylarda Fransa tesirinin fazla olması nedeniyle geçtiğimiz günlerde Paris’te yaşanan kanlı saldırıdan da tamamen bağımsız olduğu söylenemez. Paris saldırısı ve Bamako saldırıları birbirleriyle ilişkili hadiselerdir.

Afrika’da silahlı örgütlerin hedeflerine bakıldığında beş saldırı lokasyonu dikkat çekmektedir: 1-Elçilik binaları, 2-Resmi ve askeri binalar, 3-Maden ve rafineri tarzı yerler, 4-Alış-veriş merkezleri 5-Lüks oteller. Bu yerlerin hedef seçilmesindeki ana etken ise yabancı, özellikle Batılı, sayısının fazla olması nedeniyle olayın hızla dikkat çekmesi ve uluslararası medyanın gündemine girmesidir. Kenya’nın başkenti Nairobi’de Westgate alış-veriş merkezi El-Şebab örgütü tarafından hedef seçilmiş ve çok sayıda yabancı uyruklu burada hayatını kaybetmişti. Cezayir’in en büyük doğal gaz rafinerisi Amenas’da meydana gelen saldırıda çok sayıda yabancı teknisyen ve mühendis hayatını kaybetmişti. Mali’nin başkenti Bamako’da gerçekleşen saldırıda da Hintli, Çinli, Rus, Türk, İngiliz, Amerikalı ve Fransız çok sayıda yabancı bir aradaydı.

Saldırganların amacı net olarak anlaşılmış değil. Kimlikleri henüz açıklanmadı ve belki de hiç açıklanmayacak. El Murabitun adlı silahlı grubun olayı üstlendiği duyuruldu ancak bu bile kesin değil. Olayda hayatını kaybedenler bazı kaynaklara göre 27 kişi diğer bir kaynağa göre ise 21. Saldırıyı tertip edenler bir kaynağa göre 2-3 kişi diğer bir kaynağa göre ise 10 kişi. Olayla ilgili pek çok detay hala bilinmemekte. Saldırganların mesajını da amacını da tam olarak bilemiyoruz. Rehin alınanlar arasında Türk Hava Yolları, Air France ve Rus havayolu şirketi Volga-Dnepr çalışanlarının olması saldırının havayollarına yönelik olma ihtimalini bile akla getiriyor. Böyle düşünüldüğünde geçtiğimiz günlerde Sina’da düşürülen Rus uçağıyla bu olayın irtibatının olup olmadığını sormak gerekiyor. Otelde Birleşmiş Milletlere bağlı bir heyetin bulunması da akla başka sorular getirmekte.

Son yıllarda Mali’de ve Sahra’da yaşanan siyasi-askeri olaylarda Fransa tesiri oldukça fazla. Bunun ana nedeni ise Mali-Cezayir-Libya üçgeninde faal durumdaki silahlı gruplar. Hatırlanacağı gibi bu gruplar Mali’nin kuzeyinde kontrolü tamamen ele geçirmiş ve Mali ordusunu etkisiz hale getirmişlerdi. Fransa eski sömürgesi Mali’ye 2013’ün başında askeri müdahale operasyonu düzenleyerek çok sayıda asker sevketti ve kısa sürede kontrolü ele aldığını ilan ederek operasyonun başarısını ilan etti. François Hollande ve Fransa askerleri kısa sürede birer kahraman haline geldiler. Silahlı grupların tasfiye edildiği sanılmaktaydı. Ancak yaşanan bu son gelişme bu grupların hala aktif olduğunu ve istediklerinde Fransa’nın ve Mali’nin canını yakabileceklerini göstermekte.

2013 yılının başlarında Fransa’nın operasyon başlattığı günlerde Bamako’daydım bir grup heyet ile. Henüz olaylar çok sıcaktı. Medya kuruluşları Fransa askeri birliklerinin aktardığı bilgileri aktarmaktaydı. Ne olup bittiğini tam olarak anlamak mümkün değildi. Fransa desteği ile ilerleyen Mali ordusunun girdiği köy ve kasabalarda katliam yaptığı gibi şaibeli haberler duyuluyordu. Silahlı grupların Mali’nin İslam kültürüne ait otantik türbe ve yazma eserlerini yok ederek çekildiği haberleri dolaşıyordu. Büyük bir haber kirliliği olduğu muhakkaktı. Bu konuya yoğun ilgi gösteren Akif Emre abi o günlerde sık sık mesaj göndererek gelişmeleri soruyordu. O zaman aktardığım izlenim bu silahlı grupların Fransa gibi güçlü bir ordu karşısında direnmeden geri çekileceği ve olaylar sakinleşince yeniden yapılacağı yönündeydi. Aradan geçen üç sene bu izlenimi doğruladı. Fransa müdahalesi ile Cezayir ve Nijer sınırına çekilen silahlı gruplar yeni ittifaklar kurarak bölgedeki etkinliklerini sürdürmekteler. Haliyle Fransa’nın sert askeri müdahalelerinin şiddet sarmalını daha da tetiklediği ortada.

Olayın yaşandığı sıcak saatlerde El Murabitun adlı örgüt saldırıyı üstlenirken daha sonraki saatlerde Mali hükümeti ellerindeki istihbarata göre saldırının Macina (veya Massina) Kurtuluş Cephesi tarafından yapılmış olabileceğini açıkladı. Mali’nin kuzeyinde faaliyet gösteren örgütler zaman zaman ortak hareket ederek koalisyonlar oluştururken zaman zaman ise fikir ayılıklarına düşerek daha küçük fraksiyonlara bölünmekteler. Jeremy Keenan gibi ünlü Sahra uzmanlarına göre ise bu bölgede olup biten olaylar istihbarat örgütlerinin bilgisi dahilinde gerçekleşirken Amerika’nın ve Cezayir gibi bölge ülkelerinin çıkarlarına hizmet etmektedirler.

Bamako’daki otel saldırısını üstlenen El Murabitun örgütünün ismini ilk kez geçtiğimiz sene duyduk. Silahlı gücü fazla olmayan bu grup farklı fraksiyonların bir araya gelmesinden oluşmakta. Grup içinde DAEŞ’e sempati duyanlar olduğu gibi el-Kaide’ye bağlılığını sürdürenler de bulunmakta. 19.yy’da bölgede kurulmuş Macina İmparatorluğunu canlandırmak amacındaki Macina Kurtuluş Hareketinin ismi de yine bu yılın başlarında duyulmaya başladı. Fransa müdahalesi öncesinde Mali’nin kuzeyinde hakimiyet sağlayan hiçbir grubun ismi saldırı nedeniyle geçmezken ortaya çıkan yeni fraksiyonlar bu tarz saldırılarla isimlerini duyurmakta. Bu örgütlerin ortaya çıkışında ve güç kazanmasında bölge siyasetinden kaynaklanan iç ve dış etilerle beraber bölgenin sosyo-ekonomik gerçekleri de büyük rol oynamakta. Özellikle 90’larda Cezayir’de yaşanan siyasi olaylar ve peşinden gelen baskı dalgası ile 2010 sonrasında Arap Baharı’yla oluşan istikrarsızlık hem silahlı gruplar hem de istihbarat örgütleri için istenen uygun ortamı hazırlamıştır.

Arap Baharı’nın sarsıntısı sonrasında Libya’nın geldiği nokta tam bir kaos ortamına dönüşürken Mali’nin kuzeyinde de istikrarsızlık hala devam etmektedir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken üçüncü ülkenin Cezayir olduğunu düşünüyorum. 2012 yılından beri sağlık durumu nedeniyle çok fazla ortalıkta görünmeyen Abdelaziz Bouteflika geçtiğimiz yıl dördüncü kez yeniden başkan seçildi. Ancak Bouteflika sonrası Cezayir’i nelerin beklediği tam bir muamma.
Fransa'dan Mali'ye Sıçrayan Terör
Serhat Orakçı
Yeni Şafak, 22 Kasım 2015

Sahra kuşağı 11 Eylül'den beri Amerika'nın ve müttefiki Avrupa'nın ortaklaşa yürüttüğü “terörle mücadele savaşında” yeni bir cephe haline gelmiş durumda. Özellikle Cezayir-Mali-Libya üçgeninde 2002'den bu yana yaşanan gelişmeler bu izlenimi güçlendirmekte.
Geçtiğimiz Cuma günü Mali'nin başkenti Bamako'da cereyan eden otel baskını geçtiğimiz hafta Paris'i kana bulayan saldırılardan bağımsız düşünülemez. Olayın failleri farklı örgütlerden olsa da amaçlanan hedef ortak: Batı'ya korku salmak. Bu noktada gerçekleştirilen saldırıların hem Paris'te hem de Bamako'da hedefine ulaştığını ve korku atmosferi yarattığını söyleyebiliriz. YAZININ DEVAMI

Cumartesi, Mart 14, 2015

TANZANYA NOTLARI
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Mart 2015

Tanzanya insanı heyecanlandıran bir ülke; en azından benim hissiyatım bu yönde. Sıcak Hint denizinde usul usul yol alan küçük yelkenliler, ahşap yük gemileri Darüsselam’a ulaştıklarında nefeslenirler. Konteynır yüklü büyük gemilerin boşaltma yaptığı limanda eskiyle yeni buluşur adeta. Tarih kokulu sahilleri dalgalar döverken okyanus çekiliverir ve kum adacıları belirir ufukta. Altın sarısı kumsallar büyür de büyür…  
   
Tanzanya’nın resmi adı Sıvahilicede Jamhuri ya Muungano wa Tanzania”. Sıvahili dilinde “Muungona” kelimesinin anlamı “bir ayara gelmek” demek. Ülkenin resmi adından da anlaşılacağı gibi ülke bir araya gelmiş farklı milletlerden oluşmakta. Zanzibar merkezli adalar topluluğu ile Darüsselam merkezli ana karanın(Tanganyika) oluşturduğu bir ülke Tanzanya. Kelimenin ortaya çıkışı da Tanganyika ve Zanzibar kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuş.

Bu kısa girişten sonra Tanzanya’yı farklı kılan birkaç noktaya değinmekte fayda var. Öncelikli olarak bu coğrafyanın çok eski dönemlerden bu yana Hint, Arap ve Fars dünyası ile etkileşim içerisinde olduğunu bildirmek gerekir. Özellikle ülkenin sahil şehirleri ve Zanzibar ada topluluğu çok eski yerleşim ve ticaret merkezleri. Bunlar arasında Mafia adasını ve Kilwa’yı da zikretmeliyiz. Eğer okuyucu biraz araştıracak olursa bu şehirlerin tarihi birikimini zaten keşfedecektir. Bu bölgelere dair erken sayılabilecek bilgiler Müslüman gezgin ve coğrafyacılar tarafından günümüze aktarılmıştır.

Portekizli denizcilerin Ümit Burnunu keşfi ve ardından günümüz Tanzanya açıklarına varışlarından iki yüz yıl evvel bu yerleri gezen İbn-i Battuta buralardaki yerleşim ve hayat şartları hakkında eşsiz bilgiler vermektedir. Bu değerli bilgiler ışığında bu coğrafyada canlı bir hayat olduğu, Hint, Arap ve Fars dünyası ile arasında gidiş-gelişlerin olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Portekizli denizcilerin varışı ve bu coğrafyada yer alan şehirleri yağmalamaları ile sosyal hayat değişime uğramış, ticaret Avrupalı güçlerin tekeline geçmiştir.

Portekiz güçleri ile Umman Sultanlığı arasında yaşanan uzun mücadele sonrasında 1699’da Portekiz güçleri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu tarihten itibaren bölge bir süreliğine Umman Sultanlığı’nın idaresi altına girmiştir. Umman Sultanlığı 1840’da yönetimini Muskat’tan Zanzibar’a taşıyarak bir süre daha etkisini devam ettirmiş Zanzibar’ı Hint Okyanusu içinde önemli bir merkez haline getirmeyi başarmıştır. Zanzibar üzerinden anakaranın sahil şehirlerini de kontrolüne alan sultanlık 1885’de Almanların bölgeye girişiyle gücünü kaybetmeye başlamıştır. İngilizlerin Kenya’yı Almanların da Tanganyika bölgesini kontrolleri ile Umman Sultanı sahil şehirlerindeki gücünü kaybetmiştir. Belki de bu döneme ait hatırlanması gereken en önemli hadise El Beşir İbn-i Salim El Harti isimli tüccarın Arap ve Afrika kabilelerinin desteğini alarak Almanlara karşı başlattığı Abushiri diye bilinen isyandır. Bölgedeki Alman otoritesini sarsan bu isyan Otto von Bismarck’ın müdahalesi ile bastırılabilmiş ve El Beşir İbn-i Salim asılarak katledilmiştir. 1896’da Almanya ile anlaşan İngilizler adayı kuşatarak ele geçirmişler ve Zanzibar’ı yönetimleri altına almışlardır. Avrupalı güçlerin yoğun seyahatleri ve sömürgeleştirme çabaları 20.yy’ın ortalarına kadar devam etmiştir. Aradan geçen bütün bu süre zarfında ise bölgenin ekonomik durumu günden güne zayıflamıştır. Bir zamanlar yaşadığı bolluk yıllarını mumla arar olmuştur.

Sıvahili dil ve kültürünün etkisi altındaki Tanzanya ve Afrika’nın güneydoğu sahilleri İslam medeniyetinin etkilerini taşımaktadır. Gerek eski camiler, gerek kapı ve pencere süslemeleri gerekse de yemek ve müziklerinde bu etki çabucak hissedilmektedir. Bu etkinin en yoğun yaşandığı yer kuşkusuz Zanzibar Adası’dır. Bir zamanlar Umman Sultanlığı’nın merkezi konumundaki bu yer ticaretin yanında baharat üretimiyle de ünlenmiştir. Dünyanın en iyi karanfilinin yetiştiği karanfil kokulu Pemba Adası eşsiz güzellikteki sahilleri ve ormanları ile insanı büyülemektedir. Turist akınına uğrayan bu adaların nüfusunun nedeyse tamamı Müslümanlardan oluşmaktadır.

Tanzanya’nın başkenti yaygın kanaatin aksine Darüsselam değil 1907’de Almanların kurduğu Dodoma şehridir. 1996 yılında başkent Darüsselam’dan Dodoma’ya taşınmış ancak belli başlı hükümet binaları Darüsselam’da kalmıştır. Buna rağmen yaklaşık 4.5 milyon nüfusa sahip Darüsselam şehri ülkedeki merkezi önemini sürdürmektedir. Özellikle ticari bir merkez olarak öne çıkan bu devasa şehir çarpık şehirleşme, altyapı eksikliği ve trafik gibi sorunlarla yüzleşmektedir. Şehrin merkezinde yükselen gökdelen ve apartmanlar hemen dikkat çekmektedir. Sahil şeridinde kendini gösteren şatafatlı kilise binalarının yanında orta büyüklükteki mütevazi camiler İslam’ın bu coğrafyadaki kaleleri olarak karşımıza çıkmaktadır. “Barış diyarı” demek olan Darüsselam (ya da Daresselam) özü itibariyle Arapça kökene sahip bir isimlendirmedir. Zanzibar’dan sonra İslam etkisinin en çok hissedildiği yer Darüsselam şehridir şüphesiz.

Ülkenin kuzeyinde Kenya sınırına yakın bir mevkide “Afrika’nın çatısı” olarak bilinen 5.895 metre yüksekliğe sahip Kilimanjaro Dağı yükselmekte. Afrika’nın en yüksek dağı olan Kilimanjaro ülkeye gelen turistlerin en uğrak yeri. Yine buraya yakın bir konumda bulunan Serengeti Parkı vahşi yaşamın devam ettiği ender yerlerden biri. Ülke kuzeyde Afrika’nın en büyük gölü olarak bilinen Viktorya Gölü ile uzun bir sahile sahip. Doğu da ise yine Afrika’nın en büyük ikinci gölü olarak bilinen Tanganyika gölü ile uzun bir sahili paylaşmakta. Belli aylarda yoğun yağış alan ülke hem oldukça sulak hem de tatlı su açısından zengin bir topografyaya sahip. Ülke içerisinde çok sayıda irili ufaklı göl ve akarsu bulunmakta.

Zanzibar Adası’nın yanında sahil şeridindeki şehirlerde yoğunlaşan Müslüman nüfus Tanganyika yönüne doğru gidildikçe azalmakta. Ekvator-altı Afrika’da İslam’ın yayılışında Zanzibar’ın tarihsel bir rolü bulunmakta. Öncelikli olarak 10.yy’da buraya ulaşan İslam buradan Afrika’nın içlerine doğru yayılma göstermiştir. Zimbabve, Demokratik Kongo, Zambiya, Malavi, Uganda, Burundi ve Ruanda’ya İslam’ın ulaşması Zanzibar-Darüsselam üzerinden üç farklı koldan gerçekleşmiştir. Güney, orta ve kuzeye yönelen tüccar kafileleri bu ülkelerdeki yerli nüfusun İslam ile tanışmasına vesile olmuşlardır. Geniş kitleler İslamlaşmasa da İslam varlığını devam ettirmiştir. Ancak 19.yy’dan itibaren gelip gitmeye başlayan Avrupalı güçlerin yürüttüğü misyonerlik faaliyetleri bu bölgelerde İslam’ın ilerleyişini tamamen durdurmasa da büyük oranda kesintiye uğratmıştır.

1960’lara kadar merkezi konumunu devam ettiren Zanzibar İngilizlerin 1963 yılında çekilmesinin ardından kanlı olaylara sahne olmuştur. Adadaki Arap hanedanlığı askeri çıkartma ile temizlenmiş ya da sürgüne zorlanmıştır. Bu tarihten itibaren Zanzibar Adaları özerk bir statü verilerek Darüsselam merkezli anakaraya bağlanmış ve ülke Tanganyika ve Zanzibar Birleşik Cumhuriyeti adını almıştır. Bu isimlendirme daha sonra Tanzanya olarak kısaltılmıştır.

Afrika’nın genelinde olduğu gibi Tanzanya da çokkültürlü bir yapıya sahiptir. Bunun başlıca sebebi ülkede 120 civarında farklı etnik grubun bulunmasıdır. Bu etnik gruplar zamanla iç içe girerek renkli bir mozaik oluşturmuşlardır. Etnik grupların sayısal olarak birbirlerine karşı baskın olmaması etnik çatışma yaşanma riskini azaltmaktadır. Ancak buna karşın iki büyük din İslam ve Hıristiyanlık arasında zaman zaman gerilimler yaşanmaktadır. Diğer bir gerilim hattı da zengin Hintli-Asyalı göçmenler ile yerli nüfus arasında gerçekleşmektedir. Sayısal olarak bakıldığında %13’ü temsil eden Sukuma etnik grubu en büyük etnik sınıf olarak ortaya çıkmaktadır. Niyamwezi, Chagga, Zaramo ve Makonde etnik grupları da sayısal olarak belli bir büyüklüğe sahiptir. Bunların yanında Fars kökenli olduğu iddia edilen Şiraziler de sahil kentlerinde, Kilwa, Zanzibar ve Pemba’da belli bir sayısal büyüklüğe sahiptir. Bu grup üzerinden belli bir Fars kültürel etkisi görülmektedir. Ülkede Müslüman-Hıristiyan nüfusunun sayısal dağılımı nüfus sayımı ve devletin seküler yapısı gereği oldukça şaibelidir.

Tanzanya Ekim ayında başkanlık seçimine girecek. Ülkede şimdiden seçimlerin etkisi hissediliyor. Seçime girecek adaylar kampanyalarına başlamış durumda. Ama Tanzanya’da seçimlerden etkilenen öyle bir kesim var ki onların dramı yürek parçalıyor. Ülkede yaşayan 170.000 kadar albino için seçim demek ölüm demek adeta. Lanetli oldukları düşünülerek aileleri tarafından sokağa terk edilen albinolar özellikle kırsal yerleşim yerlerinde saldırılara uğruyor. Kesilen el, ayak ve yüz uzuvları para karşılığı büyücülere satılıyor. Bu uzuvların şans getireceğini uman insanlar da büyücülere yüklü miktarlarda para ödüyor. Tanzanya Büyükelçimiz Ali Davutoğlu’nun demesine göre seçimlere girecek bazı politikacılar ceplerinde bu uzuvları taşıyor. Hal böyle olunca da albinolar her yerde ölümle iç içe yaşıyor maalesef.

Maddi imkansızlıklar nedeniyle 1984’de kapanan Türkiye’nin Darüsselam büyükelçiliği 2009 yılında tekrar açıldı. İki ülke arasındaki ilişkiler henüz emekleme aşamasında ancak ticari, siyasi, insani ve kültürel ilişkiler her geçen gün daha da artıyor. Türkiye’den gidenlere kapıda vize kolaylığı sağlanıyor. İstanbul’dan Kilimanjaro ve Darüsselam’a iki ayrı uçuş hattı bulunuyor.

Bu yazı vesilesiyle Rahema vakfı adına özverili çalışmalar yürüten ve bize evlerini açarak ağırlayan Mustafa Dirier, Ahmet Alan ve Muhammed Asır Karabacak kardeşlerime, İHH adına Tanzanya’da çalışmalar yürüten ve mihmandarlığımızı yapan Muzdelifah kurumu yetkilisi Faruk Hamis kardeşime ve bizi makamında ağırlayan Büyükelçimiz Ali Davutoğlu’na çok teşekkür ederim. Allah çalışmalarında kolaylık versin.   

    

Cuma, Şubat 20, 2015

Afrika’da Türkiye Farkı
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Ocak 2015

Bugün dünya siyasetinde etkinliği olan hemen hemen her aktörün Afrika’ya yönelik bir politikası olduğu söylenebilir. Başta Çin olmak üzere İsrail, İran, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Güney Kore’nin de benzer Afrika açılım programları olduğu bilinmekte. Afrika’nın gelişen yeni aktörleri olarak tanımlanan bu grubun karşısında ise geleneksel aktörler yani Avrupa ve Amerika yer almaktadır. Bu sınıflandırmadaki en temel sorun ise Türkiye’nin tüm tarihsel bağlarından kopartılarak Afrika’da yeni bir aktörmüş gibi lanse edilmesidir. Oysa Türkiye’nin Afrika siyaseti Osmanlı’dan devranılan bir mirasın üzerine oturmakta ve 16.yy’dan bu yana devam eden bir siyasetin devamını teşkil etmektedir. 

Türkiye’yi diğer aktörler arasında ayrıcalıklı kılan yön ise insani değerleri politik zemine taşıması olmuştur. Afrika’da yaşanan pek çok siyasi sorunun sonucu olarak beliren insani krizlere karşı Türkiye’nin hissiyat geliştirmesi ve çözüm noktasında adımlar atmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye istisnai bir yere oturmaktadır. Gerek sivil toplum gerekse de kamu kuruluşları eli ile yürütülen insani yardım çalışmaları Türkiye’yi daha görünür hale getirmekte ve diğer aktörlerin tamamından ayırmaktadır.

Diğer tüm aktörler gibi siyasi, ticari ve kültürel ilişkiler geliştiren Türkiye aynı zamanda insani ilişkiler tesis ederek halklar nazarında takdir kazanmaktadır. Bugün Afrika ülkeleri pek çok sosyo-ekonomik sorunun yanında büyük insani krizlerle yüzleşmektedir. Son yıllarda Somali, Sudan, Güney Sudan, Orta Afrika, Mali, Libya ve Nijerya’da yaşanan siyasi olaylar ağır bir insani dram doğurmuştur. Batı Afrika bölgesinde ortaya çıkan Ebola krizi Sierra Leone, Gine ve Liberya’da büyük çapta insani yardım ihtiyacı doğurmuştur. Afrika’nın yeni aktörleri bu krizlere gözlerini kapatıp sadece siyasi-ekonomik çıkarlarını öncelerken geleneksel aktörler ise bu krizleri fırsata çevirme yarışındadır. Bu tutumun tek istisnasını Türkiye teşkil etmekte olup Afrika’da insani ve vicdani değerleri ön plana çıkartan bir politika izlemektedir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dört yıl aradan sonra bir kez daha Somali’nin başkenti Mogadişu’yu ziyaret etti. İlk ziyaret 2011 yılında Somali büyük bir kuraklığın pençesindeyken gerçekleşmişti. Ülkenin bedbaht kaderini değiştiren tarihi 2011 ziyaretinin bir benzeri de dün gerçekleşti. 2011’de temelleri atılan pek çok projenin açılışı gerçekleşti. Ziyaret Türkiye ve Somali dışında da pek çok kesim tarafından merakla takip edildi. Etiyopya, Cibuti ve Somali’yi kapsayan ziyaret pek çok açıdan önemli mesajlar içeriyordu.

Bu ziyareti önemli kılan başlıca sebep Türkiye’nin samimiyetini daha en başından ortaya koymasıdır. 2011 yılında gerçekleşen sıra dışı ziyaret sonrasında pek çok Batılı Afrika uzmanı Türkiye’nin sıra dışı hamlesini şov olarak, geçici bir heves olarak değerlendirmişti. Bu ikinci ziyaret ve açılışı yapılan projeler Türkiye’nin Somali konusundaki samimiyetini tescillemiştir. Atılan adımlarının geçici bir heves olmadığını uzun vadeli kalıcı bir politikanın parçası olduğunu göstermiştir.

Cumhurbaşkanı uçağa binmeden önce basın mensuplarına yaptığı değerlendirmede önemli bir noktaya değinerek Türkiye-Afrika ilişkilerinin bundan böyle yeni bir boyuta geçileceğine işaret etmiştir. Afrika açılım politikasının başarıyla tamamlandığını ilan eden Cumhurbaşkanı bundan böyle Afrika ortaklık politikasına geçildiğini belirtmiştir. Bu, Afrika’yı tanıma evresinin sona erdiğini artık ikili projelerin hayata geçirileceğinin habercisidir. Aynı konuşmada diğer bir vurgu ise Ebola krizine yapılarak, Afrika’nın bir süredir gündemini meşgul eden Ebola krizinde bundan böyle Türkiye’nin daha aktif rol alacağının işaretleri verilmiştir.

Cumhurbaşkanı, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da İslam dünyası liderlerine hitaben yaptığı konuşmada acı bir gerçeği tekrar dile getirdi. O da İslam coğrafyasının, Afrika ülkelerinin ve Latin Amerika ülkelerinin BM Güvenlik Konseyinde temsil edilmediğidir. 54 Afrika ülkesi BM’ye üye ülkelerin dörtte birini teşkil etmesine rağmen alınan kararlarda hiçbir etkinliği bulunmamaktadır. Bu hakkın alınmasına en çok Afrika’nın ihtiyacı bulunmaktadır. BM’de alınan kararlar öyle ya da böyle Afrika ülkelerinin kaderini etkilemektedir. Genellikle de bu etki negatif yönde olmaktadır. Ancak Afrika ülkeleri BM’nin aldığı kararların uygulayıcısı konumdadır sadece.

Ziyaret öncesi meydana gelen Somali’deki bombalı saldırı daha önce de Türkiye elçiliğine saldırı düzenleyen silahlı El Şebab örgütünün tutumunda değişiklik olmadığını göstermiştir. Kuşkusuz Türkiye’ye yönelik gerçekleşen bu saldırı caydırıcı bir hedef gütmektedir. Türkiye Somali’de aktif bir aktör olmaya devam ettikçe de benzer saldırılar olacaktır. Türkiye’nin Somali’deki ve Afrika’daki varlığından rahatsızlık duyan pek çok örgütsel ve ulusal aktör olduğunu unutmamak gerekir.

Etiyopya, Cibuti ve Somali’yi kapsayan ziyaret esnasında pek çok ikili anlaşmaya imza atılırken yeni projeler için temel atılmış, biten projelerin açılışları gerçekleşmiştir. Somali’de açılışı gerçekleşen 200 yataklı hastane Somali için hayati önem taşımaktadır kuşkusuz. Her 8 anneden birinin doğum esnasında hayatını kaybettiği, her 7 çocuktan birinin bir yaşa gelemeden hayatını kaybettiği ülkede sağlık altyapısı oldukça sorunlu. Pek çok basit hastalığın tedavisi için bile Somalililer yurtdışına çıkmak zorundalar.


Hem bu ziyaret hem de açılışı yapılan projeler Türkiye’nin insani duyarlılığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bütün bu projeler belli oranda insani ihtiyaçları karşılamaktadır. Afrika’ya yönelik dış politikamız insani değerler üzerinden şekillenmekte ve Türkiye’nin bu duyarlılığı Türkiye’yi Afrika’da farklı kılan ana unsur haline gelmektedir.
İnsani Yardım ve Güvenlik[1]
Serhat Orakçı

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, peşinden gelen liberalizm dalgası, 11 Eylül ve küreselleşme gibi dış faktörler göz önünde bulundurulduğunda hem toplumların hem de sivil toplum olgusunun dönüşüme uğradığı görülmektedir. Bu dış faktörlere Türkiye özelinde son dönemde yakalanan siyasi-ekonomik istikrar ve devlet-sivil toplum yakınlaşmasını da belirleyici iç faktörler olarak saymak gerekir.

Uluslararası İnsani Yardım Örgütleri (UİYÖ) sivil toplum içerisinde önemli bir yere sahipler. Giderek küresel boyut kazanan bu örgütler yürüttükleri sınır ötesi çalışmalarla ulus-devletlerin egemenlik sınırlarını esnetmekteler. Acil insani yardım gibi çalışmaların yanında insani diplomasi ve kırsal kalkınması gibi değişik alanlarda rol alabilmekteler. Bu tarz küresel sivil toplum örgütleri gerek fonları, gerek gönüllüleri, gerekse de çalıştıkları proje ve yürüttükleri kampanyalar ile milli kalıpların ötesine geçmekteler.

İşlediğimiz konuyu İHH özelinde daha somutlaştıracak olursak; Bangladeş, Fas, Suriye, Arnavutluk gibi ülke vatandaşlarına istihdam sağlayan, Türkiye dışında fon toplayabilen, Amerika’dan Endonezya’ya kadar geniş bir alanda gönüllüleri olan, 100’ün üzerinde ülkede proje gerçekleştirebilen, sosyal medyada geniş bir takipçi kitlesine sahip, ümmetçi bir vizyonla hareket eden bir yapıdan bahsediyoruz. Bu tür bir yapının faaliyetleri de elbette güvenlik ile yakından ilişkili. Çünkü güvenlik ve istikrarın olmadığı bir ortamda çalışma yürütmekte zorlaşmakta. Ancak her ne kadar teoride böyle olsa da işin sahadaki pratiği farklılık arz etmekte.

Kriz, çatışma, iç savaş, doğal afet ortamlarında çalışan Uluslararası İnsani Yardım Örgütleri (UİYÖ) çoğu zaman zor bir seçim yapmak durumundalar. Bu seçim ihtiyaç sahibi kitlelere ulaşmak ile kendi güvenliklerini riske etmek arasında denge kurmaya yönelik bir seçim. İHH özelinde son dört yılda gerçekleşen bazı olayları sıralayacak olursak bu seçimin zorluğu daha net anlaşılabilir:

-2010 yılında Afganistan’da yetimhane kurulumu için arazi bakmaya giden İHH çalışanı Faruk Aktaş ve İHH gönüllüsü Bahattin Yıldız altyapının oldukça kötü olduğu Afganistan’da bindikleri uçağın düşmesi nedeniyle hayatlarını kaybettiler.

-Aynı yıl içerisinde Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisi İsrail terörüne maruz kaldı. 9 sivilin hayatını kaybettiği olayda çok sayıda insan yaralandı. Bu olay aynı zamanda küresel sivil toplum girişimlerinin etki alanlarını da gösteren iyi bir örnektir. Çok sayıda farklı ülkeden yola çıkarak aynı hedefi gerçekleştirmek isteyen silahsız insanlar İsrail komandolarının gece saldırısına uğradılar ve terörist olmakla suçlandılar. Bu olay terörün ne olduğu ve teröristin kim olduğunun son derece göreceli olduğunu bize göstermektedir.

-Yine aynı yıl içinde İHH çalışanı İzzet Şahin Ramallah’ta İsrail istihbaratı tarafından gözaltına alındı ve bir aya yakın tutsak edildi.

-2011 yılı içerisinde iki İHH çalışanı Somali’de el-Şebab örgütü kontrolündeki bölgede yardım dağıttıkları gerekçesiyle Somali istihbarat birimlerince tutuklandı. Bu olay Amerika ve İsrail medyasında manipülatif tarzda işlenerek haberleştirildi.

-2012 yılında İHH çalışanı Abdullah Özkaya ve beraberindeki İHH gönüllüleri Kenya’nın başkenti Nairobi’de silahlı saldırıya maruz kaldılar. Olayda ağır yaralanan Abdulla Özkaya uzun bir ameliyatın ardından hayata döndürülebildi.

-2014 içerisinde İHH’nın Kilis ofisi polis baskınına maruz kaldı, birçok bilgisayara el konulurken kurum üzerine çirkin iftiralar atılarak manipülatif haberler yapıldı.

-2014 içerisinde İHH gönüllülerinden oluşan bir grup insani yardım dağıtmak için gittikleri Suriye’de İŞİD militanlarınca kaçırıldılar ve kısa süreli alı konuldular.

-Bu süre zarfında pek çok yardım çalışanı sıtma, dizanteri ve stres bozukluğu gibi hastalıklara maruz kaldılar.

Yukarıda saydığımız bu ve benzeri olaylar sadece İHH’nın değil bu sektörde faaliyet gösteren tüm kurumların karşılaştıkları olaylar aslında. Uluslar arası raporlar insani yardım çalışanlarına yönelik saldırıların giderek arttığını göstermekte. Her ne kadar tedbirlerle risk faktörleri azaltılabilse de riski tamamen ortadan kaldırmak gerçek dışı bir olasılık. Kaçırılma, yaralanma, ölüm, ciddi hastalıklara yakalanma insani yardım çalışanlarının maruz kaldığı durumlar.

2003 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1502 nolu karar insani yardım çalışanlarını korumayı hedeflese de gerek hükümetler gerekse de çalışma yapılan bölgelerdeki silahlı örgütler koruyucu tedbirler alınması noktasında isteksizler. Özellikle 11 Eylül sonrasında silahlı çatışmaların yükselişe geçtiği Afrika’ya baktığımızda çoğu durumda insani yardım örgütlerinin politik nedenlerle hedef alındığı görülmekte. İstihbarat çalışması yaptıkları, delil topladıkları, isyancı grupları destekledikleri gibi çoğu zaman geçersiz gerekçelerle kolaylıkla günah keçisi ilan edilebilmekteler. Bu bakış açısını etkilemenin en mümkün yolu ise şeffaflaşmadan geçiyor. Sivil Toplum şeffaflaştıkça kötümser bakış açısı daha gerçekçi zemine kaymakta.

İnsani Yardım Örgütlerinin maruz kaldığı kaçırılma ve şiddet içerikli saldırıların son yıllarda artışa geçtiği görülüyor. The Aid Worker Security Database’in hazırladığı Operating in Insecurity başlıklı rapora göre 1996-2010 arasında 750 ayrı saldırıda 2.000 kadar insani yardım çalışanı ölüm, yaralanma ve kaçırılma gibi hadiselere maruz kalmış. Humanitarian Outcomes’ın 2014 Aid Worker Security raporuna göre ise 2013 yılında 251 ayrı saldırıda 460 yardım çalışanı hedef alınmış. Bu saldırılarda 155 yardım çalışanı hayatını kaybederken 171’i ağır yaralanmış ve 134 kişi ise kaçırılmış. Bu rakamlar 2012 yılına göre saldırıların %66 arttığını göstermekte. Bu saldırıların 3’te 2’sinin Suriye, Pakistan, Afganistan ve Güney Sudan’da meydana geldiği görülmekte. Afrika’da Mali, Kamerun, Nijer, Somali, Güney Sudan, Orta Afrika ve Sudan yabancılara yönelik kaçırma faaliyetlerinin sık rastlandığı yerler arasında.

Yüksek miktarlarda fidye talep eden silahlı örgütler istediklerini alamadıklarında ellerindeki tutukluları infaz etmekteler. Bu durum sadece insani yardım çalışanlarını etkilemiyor elbette. Misyon görevlileri, diplomatlar, işadamları, din görevlileri ve yerel halk da bu türden olaylarla maruz kalmaktalar. Nijerya’da 200 kız çocuğunun Boko Haram tarafından kaçırıldığı Chibok hadisesini hatırlayalım! 1998’de Nairobi ve Darusselam’da Amerikan elçiliklerine yönelik saldırılarda çok sayıda insan hayatını kaybetmişti. 2013’de Somali’de T.C Büyükelçiliği’ne yapılan silahlı saldırıda 3 polis memuru hayatını kaybederken 9 kişi de yaralandı.

Şiddet içerikli olayları gerçekleştirenler sadece sözde İslamcı gruplar değil elbette. Uganda’da faal Hıristiyan tandanslı Tanrı’nın Direniş Ordusu (Lord’s Resistance Army), Orta Afrika’da Müslümanlara soykırım uygulayan Hıristiyan terör örgütü Anti-Balaka’yı da unutmamak gerekir. Günümüzde terör olaylarına sadece örgütsel bazda bakmak gibi bir yanlış içerisindeyiz. Devletlerin siyasi gerekçelerle bu tarz eğilimler taşıdığını da unutmamalı! Orta Doğu’da İsrail terörü, Çin’de Uygur Türklerine yönelik terör, Amerika’nın insan haklarını ihlal eden uygulamaları, Myanmar’da yerel Müslümanlara yönelik Budist terörünü de görmek gerekir.

İnsani yardım çalışanlarına yönelik saldırılar yerel halkın inançlarından da kaynaklanabilmekte. Kolera-Ebola gibi salgın ortamlarında yabancılar kolayca hedef haline gelebilmekte. Daha yakın bir zamanda 8 kişiden oluşan Ebola yardım ekibi Gine’de yerel halkın saldırısına uğradı. Sağlık çalışanlarından oluşan ekip Liberya sınırına yakın bir noktada Womey kasabasında halk tarafından taşlandılar. Bu saldırı halkta hakim olan “yabancıların ülkeye Ebola getirdiği” gibi bir düşünceden kaynaklanıyordu. Bu yönde saldırıların artması üzerine MSF Gine’deki çalışmalarını durdurduğunu açıkladı.

İnsani yardım örgütleri kriz bölgelerine gitmekle kendi güvenlikleri arasında bir seçim yapmaktalar çoğu zaman. İnsanlık adına verilen bu zor karar bazen acı hadiselerle sonuçlanmakta. İnsani duyguların erozyona uğradığı günümüze insani yardım ruhunu ayakta tutmak giderek güçleşiyor. Bu saldırıların sonucunda etkilenen sadece bizler olmuyoruz, asıl mağdurlar ulaşamadığımız kitleler aslında.

Sonuç olarak, insani yardım çalışanları çoğu zaman güvensiz sularda hareket etmekteler ve farklı odakların saldırılarına maruz kalmaktalar. Son yıllarda artan saldırılar insani yardımın mağdur kitlelere ulaşmasını zorlaştırıyor. Ulus-devletlerin ya da faal silahlı grupların getirdiği keyfi yasaklar insani yardım çalışanlarının faaliyetlerini zaman zaman sınırlamakta. Taraflar arasındaki güven sorununun aşılmasında uluslararası insani yardım örgütlerinin şeffaflaşmaları önemli bir etken. Öte yandan siyasi ve askeri aktörlerin insani ihtiyaçlara daha duyarlı olmaları ve bu alanda çalışanlara saygı göstermeleri gerekmekte. Bu aktörlerin insani yardım çalışanlarının daha güvenli bir ortamda çalışmalarını sağlayacak ortamı sunmaları gerekmekte.



[1] Bu sunum 5-7 Aralık tarihleri arasında UTSAM tarafından Antalya’da düzenlenen 6.Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Sempozyumu’nun “Güvenlik Tehdidi: Saha Perspektifi” oturumunda yapılmıştır
Afrika’nın Ortasında İnsanlık Dramı
Serhat Orakçı
Vahdet Gazetesi
28 Aralık 2014

Geçen yıl bu zamanlar Orta Afrika Cumhuriyeti, ülkede yaşanan siyasi olaylar ve Fransa müdahalesi nedeniyle dünyanın gündemindeydi. Seleka milislerinin ülkede yönetimi ele geçirmelerinin ardından %20’si Müslüman olan ülkede ilk kez Müslüman bir devlet başkanı yönetime geçmişti. Bu beklenmedik gelişme karşısında bu bölgedeki menfaatlerini korumak isteyen Fransa’nın askeri müdahalesi gecikmedi. Özellikle Fransa medyasının da desteğiyle Fransa şaşalı bir çıkartma yaptı. Ülkenin başkenti Bangui’ye üst düzey birliklerinin göndererek stratejik noktaların kontrolünü eline aldı.

Ülkede çok düşük seviyede seyreden çatışmalar Fransa’nın gelişiyle birden hız kazandı. Silahsızlandırma siyaseti adı altında Müslümanların evlerine baskınlar düzenleyen Fransa diğer cephede Hıristiyan terör gruplarının insanı dehşete düşüren şiddet eylemlerine ise açıkça göz yumdu. Günden güne zayıflayan Müslümanlara yönelik saldırılar artarken kontrolden çıkan terör grupları kutsal mabetlere girip insanları katledecek kadar raydan çıkmıştı. Bangui’den yayın yapan büyük Batılı medya kuruluşlarının Müslümanları suçlayan yanlı yayınları sayesinde Hıristiyan terörü zirveye tırmandı. Fransa’nın siyasi baskısı altında kalan çevre ülkelerin talepleri üzerine ilk Müslüman Devlet Başkanı Michel Djotodia Ocak 2014’de görevi bırakmak zorunda kaldı.

Müslümanlara yönelik sistematik soykırım nedeniyle çok sayıda insan hayatını kaybederken (sayı hala tam bilinememekte) yüz binlerce insan evlerini yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Birleşmiş Milletlerin en güncel rakamlarına göre 2013 Aralık-2014 Aralık arasında 500 bin kadar insan çevre ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Bu insanların çok büyük çoğunluğu Kamerun, Çad ve Demokratik Kongo gibi ülkelere sığındılar. 900 binden fazla insan ülke içinde sığınmacı durumuna düşerken 478 bin insan başken Bangui’de sığınmacı haline geldi. Sağlık hizmeti veren hastane ve kliniklerin %50’si yağmalanırken halihazırda ülke nüfusunun 3’te 2’sinin sağlık hizmeti alması mümkün değil. Uluslararası standartlara göre 50’de 1 olması gerekirken Bangui’deki kamp alanlarında 1.200 kişiye sadece 1 tuvalet düşüyor. Gelinen noktada 4.5 milyon nüfuslu ülkede nüfusun %50’si insani yardıma ihtiyaç duymakta.

Birleşmiş Milletler ülkede yaşanan krizi değerlendirirken her fırsatta kelimelerin arkasına sığınmaya çalıştı. Müslümanlara yönelik soykırım yapıldığı gerçeğini kabullenmek yerine Müslümanlara karşı “kitlesel şiddet” uygulandığı tezini savundu. Hıristiyan terör örgütü anti-Balaka bile bütün Müslümanları ülkeden sürmek amacı içinde oldukları gizlemediler. Batılı medya kuruluşları ve BM şiddetin karşılıklı olduğunu, Müslümanların da suça karıştığını ispatlamak için büyük çaba sarfetmek zorunda kaldılar. Orta Afrika’da ve Batı’da durum böyleyken İslam coğrafyasında ise derin bir sessizlik vardı. Müslümanların çıkarlarını sözde temsil eden uluslararası örgütlerin göstermelik demeçleri ve birkaç STK’nın insani yardım için gösterdikleri çaba dışında hiç bir şey olmadı. Orta Afrika’da yaşayan bir grup Müslüman tamamen kendi kaderlerine terk edildiler. Müslümanların yoğun yaşadığı başkent Bangui’de neredeyse hiç Müslüman kalmadı. Kalan son beş-on bin Müslüman da hayatları pahasına direniyorlar.