Pazartesi, Mart 20, 2017

Doğu Afrika ve Yemen’de Önlenebilir Krizler
Serhat Orakçı
Yeni Şafak, 12 Mart 2017

2015 yılından beri Doğu Afrika’da iklim mevsim normallerinin üstünde sıcak seyrederken beklenen yağış miktarı da düşmemekte. Su kaynaklarındaki azalma nedeniyle bir süredir küçük tarımsal üreticiler ve hayvan yetiştiricileri olumsuz etkilenmekte. Bu duruma bağlı olarak gıda ürünlerinin fiyatı artarken alım gücü düşük yoksul kesimler gıda temin etmekte zorlanmaktalar. Açlık krizi alım gücü en düşük halk kesimlerini ölümle karşı karşıya getirmekte. İnsanlar öğün sayılarını azaltarak ve yemeklerini paylaşarak dayanmaya çalışmakta. Durum iyice kötüleştiğinde ise imkan bulanlar daha güvenli bölgelere göç etmekte; imkan bulamayanlar ise sessizce kaderlerini beklemekte.  

6 yıl aradan sonra Somali tekrar kuraklığa bağlı yeni bir açlık krizinin pençesinde. 12 milyon nüfuslu ülkede 6 milyon insanın hayatını riske eden büyük bir kriz yaşanmakta. Somali’nin yeni Başbakanı Hassan Ali Khaire Bay bölgesinde açlığa bağlı ölümlerin başladığını duyururken dış aktörlerden de ülkesine destek çağrısında bulundu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres de acilen Mogadişu’yu ziyaret ederek yaşanan krize dikkat çekti. Türkiye’de de Kızılay, Tika ve Afad’ın girişimiyle 30 kadar sivil toplum kuruluşu bir araya gelerek Doğu Afrika ve Yemen için #umudol sloganıyla yardım çağrısında bulundu.    

Hatırlanacağı gibi Somali’de 2011 yılında yaşanan ölümcül kuraklık sonrasında 250 bin insan hayatını kaybetmiş Kenya ve Etiyopya gibi ülkelere kitlesel göçler yaşanmıştı. Türkiye büyük bir insani hamle başlatarak Somali için seferber olmuştu. Henüz 2011 krizinin yaraları tam manasıyla sarılamamışken ülke yeni bir açlık krizinin eşiğinde maalesef.

Birleşmiş Milletlerin yardım çağrısı yaptığı tek ülke Somali değil ancak. Güney Sudan’da da ciddi bir kriz yaşanıyor. Ülkede 2013 yılından bu yana yaşanan etnik sebepli çatışmalar hem mülteci krizi hem de gıda krizine yol açmakta. 2011’de Sudan’dan bağımsızlık kazanan ülke 6 yıl aradan sonra şimdi hem iç savaşa hem de açlık krizine sahne olmakta. Birleşmiş Milletler Unity Eyaletinde açlık krizi olduğunu resmen ilan ederken 100 bin insanın hayati risk altında olduğunu duyurdu. Ülkedeki iç savaşın yol açtığı insani dram çok büyük boyutlarda; 2.1 milyon insan ülke içinde göç ederken 1.5 milyon insan da çevre ülkelere sığınmış halde. Güney Sudan genelinde 5.5 milyon insan çeşitli seviyelerde insani yardıma ihtiyaç duyuyor.

Doğu Afrika coğrafyasına komşu durumdaki Yemen’de de durum farksız. 2014 yılından beri iç savaş ortamının hakim olduğu ülkede 18 milyon insan yardıma ihtiyaç duymakta. Suudi Arabistan-İran çekişmesine sahne olan Yemen’deki savaş ortamı hem iç hem de dış göçmen üretmeye devam ederken ülke halihazırda üç parçaya bölünmüş durumda.

Kriz Üretici Olarak İnsan
Her üç ülkeden de yürek burkan fotoğraflar gelmeye devam ediyor. Ölen hayvan sürüleri, bakıma muhtaç cılız çocuklar, göç eden insanlar kafileleri üzerinden çaresizlik resmediliyor. Tüm bu krizlerdeki dikkat çekici ortak nokta ise insan faktörünün kriz üreticisi olarak karşımıza çıkması. Bu ülkelerdeki siyasi türbülanslar maalesef devlet kurumlarını işlemez hale getirirken halkı da hem yoksulluğa itmekte hem de açlık gibi sorunlar karşısında kendi kaderine terk etmekte. Devlet kurumlarının zayıflığı ve işlemez halde oluşu iklimsel bozulmaların yol açtığı sorunlara çözüm üretilmesi geciktirmekte. Adını zikrettiğimiz bu ülkelerde siyasi istikrar sağlanmış olsa ve devlet kurumları yeterli altyapı yatırımlarını yapsa bu krizlerin etkileri bu kadar sarsıcı olmazdı muhakkak.

1991 yılında Somali’de devlet otoritesinin çökmesi ülkeyi siyasi kaosa sürüklerken mevcut durum aynı zamanda hem terör grupları hem de insani krizler ürütmeye başladı. 91-92 yıllarında yaşanan büyük açlık krizi 2011 yılında tekrarlanırken ülkede siyasi yapının güçlendirilememesi krize zamanında müdahaleyi de geciktirdi. Türkiye’nin başlattığı insani yardım kampanyası 2011 krizinin daha çabuk atlatılmasını sağladı ancak Somali’de hala devletin tam manasıyla tesis edildiğini söylemek zor. Bu yüzden Türkiye’nin Somali’de destek verdiği devlet inşası süreci son derece gerekli bir hamledir.

Güney Sudan 2011’de Sudan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazandı ancak çok geçmeden ülke içinde iç savaş ortamı doğdu. İktidarı paylaşamayan Salwa Kiir ve Riek Machar ülkeyi etnik temelli bir savaşın içine soktular. Machar Nuer etnik kabilesini etrafında toplarken Salwa Kiir de devlet kurumlarında Dinka mensuplarını egemen kılmaya çalıştı. Sonuçta bağımsızlık sonrası yaşanan kısa süreli pozitif atmosfer halk için bir anda kabusa dönüştü.   

Arap Baharı ile siyasi istikrarsızlık yaşamaya başlayan Yemen de 2014 yılından beri mezhep merkezli çatışmalara sahne oluyor. Suudi Arabistan-İran çekişmesi Yemen’de kendini gösterirken bu mücadelenin faturasını Yemen halkı hayatıyla ödüyor.

Önlenemez miydi?
Doğu Afrika’yı saran kuraklık geçen yılından beri gündemde olan bir konu aslında. Zamanında önlem alınmazsa durumun 2017’de daha da kötüleşeceğine dikkat çeken raporlar yayınlandı. Şahsım adına ben de geçen yıl Şubat-Mart döneminde yaptığım saha gezilerinde bu duruma ilişkin gözlemlerimi raporlaştırarak kamuoyu ile paylaştım ve konuya dikkat çekmeye çalıştım. Ancak erken uyarı sistemleri bu açlık krizlerin gelmekte olduğunu haber verse de Birleşmiş Milletlerin egemen olduğu uluslararası yardım sistemi önleyici özelliğe sahip değil. İnsan ölümleri başlamadan 5. seviye kriz alarmı vermeyen BM sistemi artık en son noktaya gelindiğinde devreye giriyor. Böyle olunca da bir yanda ölümler yaşanırken bir yanda da yardım kampanyaları ve kurtarma operasyonları at başı gidiyor. Türkiye’nin öncülüğünde İslam dünyası bu sistemin revize edilmesi için çalışmak zorunda. Böylece krizler büyümeden zamanında alınan tedbirlerle insan ölümleri yaşanmadan çözüme kavuşturulmalı.

İnsani Müdahale Öncesi Arabulucu Müdahale
Bu noktada sadece insani müdahalelerin yeterli olmadığını bir kez daha vurgulamak gerekmektedir. Somali, Güney Sudan ve Yemen’de yaşanan insani krizlerin önlenebilmesi bu ülkelerde siyasi istikrarın tekrar tesis edilmesiyle de yakından ilişkili tıpkı Suriye’de olduğu gibi. Siyasi süreç kriz üretirken bu krizlere müdahale etmek pansuman tedbirlerin ötesine geçemez. Bu yüzden insani müdahale ile birlikte siyasi müdahalenin arabuluculuk, çatışmaların önlenmesi, uzlaştırma gibi siyasi manevraların da devreye sokulması gerekmektedir.

Uzun lafın kısası demeye çalıştığım şey mesele sadece kuraklık ve bunu doğurduğu açlık krizleri değil. Bu tür krizlerin altında saklı yatan sistemik siyasi sorunlar çözüme kavuşturulmadıkça kriz üretimi de devam etmektedir. Beşer onar yıllık periyotlarla Somali’de nükseden açlık krizleri bunun en bariz kanıtıdır.    

*Bu yazı Yeni Şafak gazetesinde 12 Mart 2017 tarihinde yayınlanmıştır.
http://www.yenisafak.com/hayat/dogu-afrika-ve-yemende-onlenebilir-krizler-2626979  


Cuma, Mart 10, 2017



21 Şubat 2017

Somali'de yeni yönetim ve Türkiye-Somali İlişkileri

Ali Farah & Serhat Orakçı

Cumartesi, Mart 04, 2017




ORSAM Ortadoğu Kış Okulu
Dünya Siyasetinde Afrika
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi
19 Ocak 2017

Pazar, Şubat 19, 2017

Almanya’nın Kaçındığı Tarih: Namibya Soykırımı

Serhat Orakçı
İnsamer, 18 Şubat 2017
http://insamer.com/tr/almanyanin-kacindigi-tarih-namibya-soykirimi_571.html

Yirminci yüzyılın ilk soykırımı Avrupa’dan binlerce kilometre uzakta Afrika’nın güney batı ucunda gerçekleşti. 1904-9 yıllarında Alman General Lothar von Trotha’nın emriyle gerçekleşen soykırımda bölgeyi sömürgeleştiren Almanya’ya karşı ayaklanan OvaHerero halkının %80’i ve Nama halkının %50’si acımasızca katledildi. Olay sadece bununla da sınırlı değil maalesef. Sağ kalanlar konsantrasyon kamplarına tıkılırken, öldürülen 100.000 kadar Namibyalıların cesetleri ise ırkçı deneyler için Almanya’ya taşındı gemilerle. Soykırımdan kaçabilenler ise Kalahari Çölü’nün kızgın kumlarında aç ve susuz kaderlerine terkedildiler. Çöldeki kuyulara önceden zehir döküldüğünden su içinler zehirlenerek yaşama veda ediyordu. Yırtıcı kuşlar parçaladıktan sonra cesetler çöl kumu tarafından yutuluyordu.     

1884-1915 yılları arasında Namibya’yı sömürgeleştiren Almanya yerli halka oldukça zalimane davranarak hem topraklarına el koydu hem de ayaklanan halkı soykırıma uğrattı. Bu bölgedeki elmas yataklarını kontrol altına alan Almanya bölgenin güvenliği için II. Kaiser Wilhelm’in emriyle Alman İmparatorluğu’nun en iyi birliklerini de bölgeye getirdi. Almanlara karşı ayaklanan bazı kabileler tamamen ortadan kaldırılırken geri kalanlar baskı ve zulüm ile boyun eğdirildi. Köpekbalığı Adası (The Shark Island) konsantrasyon kamplarının başında geliyordu; adaya götürülenler burada ölüme terkediliyordu.

1904-9 arasında iyice zalimleşen Alman siyaseti direnişe geçen yerli halkın öldürülmesine, asılmasına, tecavüz edilmesine, topraklarına ve hayvanlarına el konulmasına, konsatrasyon kamplarında ölüme terkedilmesine imkan tanıyordu. Hayatta kalan aile üyelerinden biri Köpekbalığı Adası’ndaki vahşeti şöyle ifade ediyor: “Almanlar beni adaya gönderdiler. Bir yıl orada kaldım. Yaklaşık 3.500 kişiydik; sadece 193 kişi geri dönebildi, 3.307’si adada öldü.”[1] Adaya götürülenlerin yaptığı angarya işlerin başında ise daha önce orada ölenlerin cesetlerindeki belli kemikleri etlerinden sıyırarak temizlemek vardı.[2] Temizlenen kafatasları “bilimsel” araştırma amacıyla Alman üniversitelerine gönderilmekteydi.    
        
Bütün bunlar yetmezmiş gibi Almanya’ya taşınan kafatasları ve kemikler Alman üniversitelerinde bilim adamlarının ırkçı deneylerinde kullanıldı. Bunlardan biri de Aryan ırkının üstünlüğünü teorik olarak ispatlamaya çalışan Eugen Fischer’di. Esasen kemiklerin Almanya’ya taşınmasını isteyen de oydu. Namibya’da yerli halk üzerine yaptığı deneylerden sonra kaleme aldığı çalışmaları daha sonraki yıllarda Adolf Hitler de okuyacaktı.    

Şimdilerde OvaHerero ve Nama halklarının temsilcileri Almanya hükümeti ve parlamentosuna diyalog çağrısı yaparak bu soykırımın resmi olarak tanınmasını ve OvaHerero ve Nama halklarından bağışlanma istenmesini talep ediyorlar. Ayrıca Berlin ve Freiburg üniversiteleri bünyesinde tutulan ve çeşitli müzelerde sergilenen Namibyalılara ait kemiklerin iadesi de isteniyor. OvaHerero ve Nama halkının önde gelenleri atalarının kemiklerini toprağa gömmeden ruhlarının huzur bulamayacağı inancındalar.

Almanya soykırım gerçeğini resmi olarak tanımaktan kaçındı şimdiye kadar. Almanya’ya giden Namibya heyetleri istedikleri sonucu tam olarak henüz elde edemediler. Soykırımın 100. yılına denk gelen 2004’te Namibya’yı ziyaret eden Almanya Kalkınma Yardımları Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul özür dileyerek olayı kapatmak istedi.[3] Daha sonra devam eden görüşmeler sonucunda 2011 yılında sembolik olarak 20 kafatası Namibya’ya iade edilirken Almanya tarihte yapılan hataların acısını hafifletmek adına tazminat ödemek yerine Namibya’ya teknik yardım sağlama sözü verdi.

Devletlerarası görüşmelerde yer almak isteyen OvaHerero Soykırımı Derneği (OvaHerero Genocide Association) ve Nama Geleneksel Liderler Derneği (Nama Traditional Authorities Association) geçtiğimiz Ocak ayında öldürülen 100.000 Namibyalı için New York’ta Almanya’ya karşı dava açtılar. Almanya’yı diplomatik alanda sıkıştıran Namibya devletinin yanı sıra sivil oluşumlar da mahkeme yoluyla 20. yüzyılın bu ilk soykırımının hesabını sormak istiyorlar.

Güçlü Yahudi lobisi karşısında direnemeyip Nazi soykırımını resmen kabullenen ve tazminat ödemeyi kabullenen Almanya, lobi faaliyetleri sınırlı düzeyde kalan Namibyalılara karşı ise aynı anlayışı göstermekten imtina ediyor. 2015 yılında Almanya parlamentosu ve hükümet yetkililerine sunulan dilekçede özetle Jön Türklerin Ermenilere yönelik soykırımını 24 Nisan 2015’de tanıyan Almanya’nın Namibya’da gerçekleştirdiği soykırımı da resmen tanıması ve tarihi sorumluluğunu yerine getirmesinin beklendiği belirtiliyor.

Almanya devleti kısmen soykırımı kabullenmiş gibi görünse de Namibya’da hala varlığını sürdüren Alman azınlık topluluğu bu tarihi gerçekliği kabullenmekte isteksiz. Namibya üzerine çalışmaları bulunan Elke Zuern’e göre geneli Swakopmund’da yaşayan Alman kökenli azınlık geçmişte yapılanları hala savunmaya devam etmekte ve ırkçı bakış açısını ısrarla sürdürmekte. Bu topluluktaki diğer bir eğilim de Namibya’da bulunan sömürge dönemine ait heykel ve anıtları muhafaza etme çabası. Namibyalılar ise zaman zaman gerçekleştirdikleri protestolarla karanlık günleri temsil eden bu anıtların artık kaldırılmasını istemekteler.[4]

Almanların Afrika’daki soykırımları elbette sadece Namibya ile sınırlı değil. Kıtada ayak bastıkları her toprak parçasında Namibya’dakine benzer trajediler saklı. Togo, Tanzanya ve Kamerun’un gün görmemiş tarihlerinde de Alman emperyalizminin ve ırkçılığının soğuk yüzünü görmek mümkün. Hatta Nazi soykırımının ön çalışmaları ve teorik altyapısı Almanların Afrika’daki sömürge yıllarına uzanıyor. Şimdi bir asır sonra Afrika’nın yerli halkları atalarının haklarını aramak için hukuki mücadele başlatarak sömürge soykırımlarının hesabını sormak için hazırlar. Bu mücadele her türlü desteği hak ediyor.        
  
 




[1] Edwin Black, “In Germany’s extermination program for black Africans, a temple for the Holocaust”, The Times of Israel, 05.05.2016, http://www.timesofisrael.com/in-germanys-extermination-program-for-black-africans-a-template-for-the-holocaust/  
[2] Bill Johnson, “German imperialism and the African Holocaust”, www.creation.com, 28.11.2013, http://creation.com/african-holocaust  
[3] “German minister says sorry for genocide in Namibia”, The Guardian, 16.08.2004, https://www.theguardian.com/world/2004/aug/16/germany.andrewmeldrum  
[4] Norimitsu Onishi, “A Colonial-Era Wound Opens in Namibia”, The New York Times, 21.01.2017, https://www.nytimes.com/2017/01/21/world/africa/namibia-germany-colonial.html?_r=1

Pazartesi, Şubat 13, 2017

GÜNEY SUDAN KRİZ RAPORU

Giriş
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sudan’ın ve Batı’nın (özellikle İngiltere ve Amerika) gündemini meşgul etmeye başlayan Güney Sudan meselesi, uzun bir mücadelenin ardından 2011 yılında ayrışma ile sona ermiştir. Güney Sudan’ın bağımsızlık kazanması elbette en başta Sudan’ı ve sonra komşusu durumundaki diğer bölge ülkelerini de etkilemiştir. Etnik ve dinsel ayrımın öne çıktığı Güney Sudan meselesi son kertede uluslararası basının algısında İslam ve Hristiyanlık arasında kutuplaşan bir mücadeleye dönüştürülmüştür. Ve 2011 halk referandumu ile ortaya çıkan sonuç özellikle Batılı ülkeleri oldukça memnun etmiştir. Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılması bir demokrasi zaferi, bağımsızlık mücadelesi ve kendi kendini yönetme özgürlüğü olarak değerlendirilmiştir. Uluslararası basında küresel aktörlerin yakından müdahil oldukları bu ayrılma süreci Güney Sudan için müreffeh bir hayata yeni bir başlangıç olarak tasvir edilmiş, Güney Sudanlılara yapay umutlar pompalanmıştır.
Bağımsızlık sonrası yaşanan gelişmeler ise olayların beklendiği gibi gelişmediğini kısa sürede göstermiştir. Afrika’nın 54. ülkesinin sakinleri bu sefer de kendi aralarında iktidar mücadelesine girişmişlerdir. Afrika kıtasının en son bağımsızlık kazanan, en genç ülkesi konumundaki Güney Sudan 2013 yılından bu yana iç savaş sarmalı içerisinde bulunuyor. 300 binden fazla insanın hayatını kaybettiği ve 1 milyondan fazla insanın mülteci durumuna düştüğü bu iç savaş atmosferinde ise taraflar arasında yapılan müzakere ve anlaşmalar ne yazık ki kalıcı olmuyor.
Aslında büyük bir insani trajedinin yaşandığı Güney Sudan krizi uzun zamandır gündemi meşgul eden Suriye krizinden dolayı yeterince ilgi görmüyor. Bu raporun yazım amacı gündem dışı kalan Güney Sudan’a ve orada devam eden iç savaş ve ona bağlı gerçekleşen insani krize dikkat çekmektir.

Raporun tamamı için: http://insamer.com/rsm/files/Guney-Sudan-Kriz-Raporu.pdf
GAMBİYA'DA KRİTİK DÖNEMEÇ
İNSAMER, 17 Ocak 2017
Link: http://insamer.com/tr/gambiyada-kritik-donemec_506.html 
Yüzölçümü bakımından Afrika anakarasındaki en küçük ülke olan Gambiya bir süredir siyasi bir belirsizlik yaşıyor. Geçtiğimiz Aralık ayında yapılan başkanlık seçimi sadece muhalif aday Adama Barrow’un değil, tüm ülkenin kaderini değiştiren bir etki yaptı. Belirsizliğin sebebi ise 1994 yılından beri ülkeyi idare eden Yahya Jammeh’in Aralık seçimlerinde aldığı mağlubiyete rağmen başkanlık görevini bırakmayacağının sinyallerini vermesi oldu.
22 yıldır ülkeyi idare eden Yahya Jammeh seçim mağlubiyetinin ardından süreci geri sardırarak seçimlerin tekrarlanmasını istiyor. Seçimde hile yapıldığını iddia eden Jammeh seçim sonucunu mahkemeye taşıyarak 19 Ocak tarihinde yapılması gereken devir teslim törenini ertelemeyi amaçlıyor. Mahkeme kararının beklenmesi devir teslim işleminin Mayıs ayına kadar ertelenmesi ya da seçimlerin tekrarlanması anlamına geldiğinden Jammeh  kararın beklenmesinde ısrarcı.
Gelen haberlere göre ülkede büyük bir kriz çıkmasından korkan kesimler son günlerde Gambiya’yı terketmeye başladı. Gambiya’dan ayrılanlar arasında üst düzey asker ve bürokratlar da bulunuyor. Can güvenliğinden endişe duyulan Adama Barrow ise Senegal’e sığınmış durumda. Kabinede görev yapan dışişleri, çevre, ekonomi ve ticaret bakanları bugün istifa ederek Jammeh ile çalışamayacaklarını bildirdi. Bölgesel oluşum ECOWAS da büyük bir kriz patlak vermeden Jammeh’in görevi bırakmasını talep ediyor. Nijerya Devlet Başkanı Muhammed Buhari geçtiğimiz günlerde Gambiya’yı ziyaret ederek ECOWAS adına bazı görüşmelerde bulunmuştu.
ECOWAS Yahya Jammeh’in görevi bırakmaması halinde askeri müdahaleyi gündemine almış durumda. 19 Ocak’tan sonra Yahya Jammeh’i tanımayacağını bildiren ECOWAS askeri bir birlik yardımıyla Adama Barrow’u Dakar’dan Banjul’a getirmeyi planlıyor. Bu durumda Jammeh’in çok fazla bir seçim şansı yok aslında; ya görevi bırakarak çekilecek ya da taraftarlarını sokağa dökerek çatışma ortamı yaratacak. Yaşanan son gelişmeler Jammeh’in giderek yalnızlaşmaya başladığına işaret ediyor.
Yahya Jammeh’in görevi isteğiyle ya da baskı ve askeri önlemler eşliğinde bırakması demek Gambiya’da yeni bir sayfanın açılması anlamına geliyor. 1965 yılında İngiltere’den bağımsızlık kazanan ülkede Jammeh ikinci devlet başkanı. 1970-94 yılları arasında görev yapan Dawda Jawara’yı kansız bir askeri darbe ile deviren Yahya Jammeh zaman zaman aldığı bazı radikal kararlarla Gambiya’yı uluslararası haber ağlarına taşıdı. 2013 yılında Gambiya’nın Commonwealth’den ayrıldığını duyuran Jammeh 2015 yılında da ülkesini “İslam Cumhuriyeti” olarak ilan etti. Ayrıca vatandaşların daha fazla sosyal hayata zaman ayırmaları için tatil günlerini üçe çıkarttığını duyurdu. Amerika ve İngiltere ile ilişkileri giderek bozulan Jammeh yönünü Çin, Küba ve Tayvan gibi ülkelere çevirerek alternatif destek yolları aradı. Son olarak Gambiya’nın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş statüsünü oluşturan Roma Statüsü’nden çekildiğini duyurdu. Özellikle 2000 sonrası dönemde Gambiya’nın Batı ülkeleriyle ilişkileri daha da kötüleşti. Yahya Jammeh’in özellikle İslamcılık kartını devreye sokması da bu döneme denk geldi. Aldığı popülist kararlarla her daim Batı karşıtı kesimlerin desteğini almaya çalıştı.
Aralık seçimlerinde aldığı %45,5 oy oranı ile (Jammeh %36,7, Kandeh %17,8) Adama Barrow Gambiya için değişimi temsil ediyor. Londra’da emlak eğitimi almış Barrow’un siyasi geçmişi aslında oldukça yeni. Politik arenada tecrübesi neredeyse hiç yok. Seçimde 7 muhalif hareket tarafından tek aday olarak desteklenen Barrow’un en önemli özelliği belki de cesareti. 22 yıldır ülke yöneten kurnaz birine karşı seçimlere giren ve kazanan Barrow cesaretini fazlasıyla ispatladı. Onun gündeminde ise Gambiya ile Batı’yı tekrar biraya getirmek var. Seçim vaatleri arasında Commonwealth üyeliğine tekrar girilmesi ve Roma Statüsü’nün tekrar tanınması vardı. Seçim sonucuna kendisi bile zar zor inanan Adama Barrow Gambiya içim şimdilik değişimi temsil ediyor.
19 Ocak tarihinde Adama Barrow’un görevi devralması ve yemin etmesi bekleniyor ancak Yahya Jammeh görevini bırakmazsa bunun nasıl gerçekleşeceği de bilinmezliğini koruyor. ECOWAS askeri müdahaleyi gündeme alarak Adama Barrow’u ülkenin başkenti Banjul’a getirmeyi planlıyor. Son gelişmeler Yahya Jammeh’in giderek yalnızlaştığını gösteriyor. Seçimde Jammeh’e oy vermeyen %63,3’lük kesimin yanında ECOWAS da Adama Barrow’un görevi devralması yönünde kararlı görünüyor. İstifa eden bakan, bürokrat ve askerler de Jammeh’in arkasındaki desteğin eridiğinin bir diğer işareti.
Bütün bu tabloya bakıldığında iki gün içinde Afrika’nın en küçük ülkesi Gambiya’nın yumuşak bir siyasi geçişe ya da askeri müdahale gibi olağanüstü bazı olaylara şahit olacağı görünüyor.
GAMBİYA KRİZİ ve MUHTEMEL SENARYOLAR
İNSAMER, 20 Ocak 2917
Link: http://insamer.com/tr/gambiya-krizi-ve-muhtemel-senaryolar_511.html 
Afrika’nın en küçük ülkesi Gambiya’da yaşanan siyasi kriz hâlâ devam ediyor. Aralık seçimini kaybettiği halde koltuğu bırakmak istemeyen Yahye Jammeh, Moritanya ve Nijerya’nın arabulucu görüşmelerine rağmen ikna edilemedi. Jammeh seçime hile karıştığı iddiasıyla seçimin tekrarlanmasını talep etse de yeni Devlet Başkanı Adama Barrow Senegal’in başkenti Dakar’daki Gambiya elçiliğinde dün yemin etti. Yemin töreninin ardından bölgesel oluşum ECOWAS ve Afrika Birliği, Adama Barrow’u kutlayan mesajlar yayınladılar. Böylece Barrow meşruiyet kazanarak Gambiya’nın yeni devlet başkanı olarak kabul gördü.
Yahya Jammeh ise hâlâ Banjul’daki başkanlık sarayında ikamet ediyor. İki gün önce ülkede OHAL ilan eden Jammeh, görev süresi dolmasına rağmen başkanlık oyununu oynamaya devam ediyor. ECOWAS’ın askerî müdahale baskısına karşı direnen Jammeh’in bu kadar ısrarla direnmesindeki ana sebep Gambiya parlamentosu tarafından iki gün önce alınan karar. Bu karara göre görev süresi uzatılan Jammeh OHAL bitimine kadar koltuğunda oturmaya devam edecek. Ancak son gelişmeler parlamentoda alınan bu kararın hükümsüz kaldığını gösteriyor. Nedeni ise parlamentonun bu uzatma kararını baskı altında almış olduğu yönündeki güçlü inanç.
Çarşamba gününden beri Gambiya sınırında bekletilen 7.000 kişilik ECOWAS birlikleri dün akşam saatlerinde Jammeh’i görevden uzaklaştırmak için operasyona başladı. Bu operasyona Gana, Mali, Togo, Senegal, Fildişi Sahilleri ve Nijerya destek veriyor. Operasyon Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde de oylanarak kabul edildi. Operasyonun ana amacı Yahya Jammeh’i ölü ya da diri ele geçirerek onun yerine Adama Barrow’u oturtmak. Operasyon havadan, karadan ve denizden yürütülüyor. Nijerya ve Senegal operasyonu yürüten ülkeler.
Yahya Jammeh zaman zaman sıra dışı çıkışlar yapan tartışmalı bir siyaset adamı. Gambiya’yı Commonwealth’den çıkarması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurucu statüsü olan Roma Statüsü’nden çıkarması ve ülkeyi İslam Cumhuriyeti olarak ilan etmesiyle son yıllarda adından sıkça bahsettirdi. Aldığı bu kararlar nedeniyle Batı ülkeleriyle ilişkileri giderek bozulan Jammeh, özellikle küresel medya organlarında diktatör olarak anılmaya başlandı. Bunun karşısında ise kimi çevrelerde İslamcı ve anti-Batıcı bir lider izlenimi uyandırarak sempati kazanmayı başardı.
Jammeh döneminin yoksulluk, işsizlik gibi sosyoekonomik sorunlar nedeniyle Gambiya için parlak yıllar olduğunu söylemek zor gerçekten. Turizm, balıkçılık ve tarım gelirleri sayesinde geçinen halkın gelir seviyesi oldukça düşük. Aynı zamanda ülke genelinde altyapı oldukça yetersiz. Rejimin halka uyguladığı baskı ve kısıtlamalar ise genel bir memnuniyetsizlik doğurmuş durumda. Bu memnuniyetsizlik seçim sonuçlarına da yansımış halde zaten. Gambiyalılar sosyal medyada yürüttükleri #newGambia ve #Gambiahasdecided kampanyaları ile Jammeh döneminin bir an önce bitmesini arzuluyorlar.
Gerek dışarda ve gerekse de ülke içindeki memnuniyetsizlik göz önünde bulundurulduğunda Yahya Jammeh’e karşı bloklaşmış bir koalisyon söz konusu. Bu koalisyonun liderliğini açıkça Senegal yürütmekte. Bunun nedeni ise, Senegal yönetiminin Yahya Jammeh’in Senegal’in güneyindeki ayrılıkçı Casamance isyancılarına destek sağladığı yönündeki iddiaları. İsyancıların ve Yahya Jammeh’in Jola etnik kabilesine mensup olmaları bu iddiayı daha da güçlendirmekte. Bu nedenle Gambiya’daki siyasi krizin Senegal için Gambiya’da demokrasinin işletilmesinden daha fazla anlam taşıdığı rahatlıkla söylenebilir. Jammeh’in yerine Senegal ile iş birliği yapacak bir liderin iş başına gelmesi Senegal için büyük bir kazanım olabilir.
Görevini bırakmak istemeyen Jammeh için tanınan süre dolmak üzere. Son bir müzakere daha yapılması için operasyona ara veren ECOWAS birlikleri Jammeh ikna edilemezse kaldıkları yerden operasyona devam edecekler. Operasyonun amacı ölü ya da diri Jammeh’in ele geçirilmesi.
Yapılan son müzakerelerde Jammeh ikna edilebilirse sürgüne gideceği ülkeyi belirleyip görevi devredecek. Seçim sonucuna yönelik yapığı itiraz ise mayıs ayında toplanacak mahkeme ile netlik kazanacak. Böylece Gambiya yumuşak bir geçiş yapabilecek. Ancak bu gerçekleşmezse Gambiya’da çok farklı senaryolar gelişebilir.
Şimdi Gambiyalılar endişe içinde, eğer Yahya Jammeh ikna edilemez ve görevini bırakmazsa ne olacağı sorusunu soruyor. Bu durumda ECOWAS birlikleri zor kullanarak Jammeh’i ele geçirmek durumda kalacaklar. Jammeh’e bağlı muhafız birliklerinin karşılık vermesi halinde ise taraflar arasında silahlı çatışma çıkabilir. Gambiya Genel Kurmay Başkanı Ousman Badjie’nin dün gece saatlerinde Adama Barrow safına geçmesi, Jammeh’i yalnızlaştıran bir hamle oldu ancak Jammeh’e bağlı özel harekât ve muhafız birliklerinin tutumunun ne olacağı henüz bilinmiyor. ECOWAS bir dirençle karşılaşmazsa Jammeh’i çatışmadan ele geçirebilir. Dirençle karşılaşırsa bu, silahı çatışma ortamı doğurabilir. Jammeh’in neler yapabileceği kestirilemediği için çıkabilecek çatışmanın ne kadar sürebileceğini kestirmek de zor gerçekten.
Yahya Jammeh’in görevi bırakmayıp etnik karta oynaması çok daha büyük risk barındırmakta. Eğer bir süredir kendine sadık etnik kabileleri silahlandırdığı iddiaları doğru çıkarsa Jammeh’i bir isyan hareketinin lideri olarak görebiliriz. Böyle bir ihtimal sadece Gambiya’yı değil Senegal’i de (özellikle güney bölgesinde) etnik bir sorunla uğraşmak zorunda bırakabilir. Önümüzdeki saatler Gambiya’nın kaderini şekillendirecek saatler. Umarız arabulucu taraf kazanır ve bu küçük ülke bu krizi çatışmaya dönüşmeden atlatır.
DOĞU AFRİKA İÇİN KRİTİK YIL: 2017
Afrika kıtası 2016’yı yoğun bir seçim gündemiyle geçirdi. 20 kadar Afrika ülkesinde genel seçimler ve belediye seçimleri gerçekleşti. Ortaya çıkan seçim sonuçlarına bakarak kıtanın politik atmosferindeki değişim hakkında bazı önemli ipuçlarını görmek mümkün. Örneğin çok sayıda seçime rağmen sadece iki ülkede (Gambiya ve Gabon) kısa süreli siyasi krizler ortaya çıkması bile çok şey ifade ediyor. Bence bu, kıtanın ihtiyaç duyduğu barış ve istikrar için daha fazla ümit var olunması gerektiğinin bir işareti. 
2016 seçimlerine genel olarak bakıldığında pek çok ülkede iktidar sorunsuz şekilde el değiştirirken bazı ülkelerde diktatoryal rejimlerin varlıklarını korumayı sürdürdükleri görülmektedir. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde halk 2013-2014 yıllarında yaşadığı ağır türbülansın ardından ilk kez sandık başına giderek oy kullandı. Sokak çatışmaları ve siyasi arenada yaşanan kriz büyük oranda bu seçimle son bulmuş gibi.
Güney Afrika belediye seçimleri, Güney Afrika siyasetinin değişen dinamiklerinin sandığa yansımasına sahne oldu. 1994 yılında apartheid rejiminin yıkılışının ardından ülkenin en güçlü politik bloğu haline gelen ANC (African National Congress) ilk kez ülkenin en büyük belediyesi olan Johannesburg’u kaybederken ülke genelinde %8’lik oy kaybı yaşadı. ANC’nin gerileyişi karşısında yeni lider kadrosuyla DA (Democratic Alliance) ve bazı muhalif partiler oylarını arttırmayı başardı.
Gambiya’da 22 yıllık iktidarının ardından Yahya Jammeh seçim mağlubiyetini kabul ederek görevini devretmeyi kabullendi. Çevre ülkeler ile Gambiya arasında kısa süreli askerî hareketlilik yaşansa da sonunda uzlaşı kazandı ve Jammeh koltuğunu Adama Barrow’a bıraktı. Gambiya’nın aksine Benin ve Gana’da iktidarlar sorunsuz şekilde el değiştirdi.
Gabon’da Bongo ailesi iktidardaki egemenliğini sürdürürken, Uganda’da 1986’dan beri iktidar koltuğunda oturan Yaseri Musaveni bir dönem daha iktidarda kalmayı garantiledi. Benzer şekilde Kongo Cumhuriyeti, Çad ve Cibuti’de de uzun süredir iktidarda bulunan rejimler bir dönem daha iktidarda kalma şansını yakaladılar. 1979 yılından beri Ekvator Ginesi’ni yöneten Teodoro Obiang da 2016 seçimiyle bir dönem daha iktidarının ömrünü uzattı. Nijer ve Zambiya’da da mevcut iktidarlar seçimleri kazanarak bir dönem daha görevde kalmayı garantilediler.
Özetle söylenecek olursa 2016 seçimlerinden dolayı kıtada yaşanan şiddet olayları oldukça sınırlı kaldı. Bu seçimler dolayısıyla kıtanın lider profilinde bazı değişiklikler meydana geldi ve Nana Akufo Addo, Adama Barrow ve Patrice Talon gibi yeni simalar liderlik koltuğuna oturdular. Afrika açısından kritik öneme sahip Somali ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti seçimleri ise ertelenerek 2017’ye kaldı.
2016 yılında bunlar olurken 2017 yılında da kıta genelinde bazı kritik seçimler yapılacak. Özellikle Doğu Afrika açısından Kenya, Somali, Somaliland ve Ruanda seçimleri ön plana çıkan genel seçimler. Bu seçimlerin sonucu büyük oranda Doğu Afrika’nın kaderi açısından önem taşıyor.
2000 yılından bu yana Ruanda’da iktidarda bulunan Paul Kagame, 2015 yılında yaptığı anayasa değişikliği sayesinde 2017 seçiminde üçüncü dönem için yarışabilecek. Ağustos ayında yapılacak seçimde Kagame’nin seçilmesine neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Kazanması halinde Kagame, 2024 yılına kadar iktidarda kalabilecek. Kenya’da yapılacak başkanlık seçiminde ise 2013 yılında iş başına gelen Uhuru Kenyatta ikinci dönemi için halktan oy isteyecek. Kenya’daki gelişmeler Kenyatta’nın ikinci seçiminin ilkine göre daha zor geçeceğini göstermekte. Özellikle aralık ayından beri Kenya Doktorlar, Eczacılar ve Dişçiler Birliği’nin düzenlediği grevler ülkede sağlık sektörünü işlemez hale getirmiş halde. Ağustos seçimine kadar halkın artan memnuniyetsizliğinde değişme sağlanamazsa Kenyatta’nın seçimi kazanması oldukça zor görünüyor.
2017’de Somali ve Somaliland de ayrı ayrı seçimlere sahne olacak. 2010 yılından beri Somaliland’de başkanlık görevini yürüten Ahmed Muhammed Mahmud 27 Mart’ta yapılacak seçiminde aday değil. Somali ise güvenlik gerekçeleriyle 2016’da birkaç kez ertelemenin ardından bu yıl başkanlık seçimi yapacak. Üç önemli adayın ön plana çıktığı seçim sadece Somali açısından değil Türkiye-Somali ilişkilerinin geleceği açısından da önem arzediyor. 2009-2012 arasında başkanlık görevi yürütmüş Şeyh Şerif Ahmet bu seçime giren adaylar arasında. Gene Somali’nin önemli ailelerinden olan Sharmarke ailesinden Ömer Abdurraşid Ali de mevcut Başkan Hasan Mahmut karşısında yarışan 17 aday arasında. Ülkedeki el-Şebab kaynaklı güvenlik sorunu nedeniyle halk sandık başına gidemezken 275 üyeli parlamento ve 54 üyeli senato halk adına oylamada bulunacak.
Doğu Afrika ülkeleri dışında Liberya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde genel seçimler; Gambia, Angola ve Gabon’da da parlamento seçimleri yapılacak.
Genel olarak bakıldığında 2016’ya oranla 2017 ve 2018 yıllarında seçim gündeminin Afrika’da daha az yer işgal edeceği görülmekte. 2016 yılında seçimlere bağlı şiddet olaylarının sınırlı kalması kıta istikrarı açısından ve ayrıca kıtada demokrasi ve seçim kültürünün yerleşmesi açısından oldukça sevindirici bir gelişmeydi. Gambiya’da tırmanan tansiyonun nihayetinde müzakere yoluyla halledilmesi de kıta açısından önemli bir ders ve büyük bir kazanç sayılmalı. 2016 içinde Uganda, Ekvator Ginesi, Cibuti, Çad ve Kongo Cumhuriyeti’nde otoriteryan rejimlerin varlığını seçim yoluyla sürdürmesi ise aynı oranda kayıp olarak görülebilir.
2017 yılının en kritik seçimleri Doğu Afrika’da Ruanda, Kenya ve Somali’de gerçekleşecek. Aralık 2017’ye ertelenen Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki genel seçim de uzun süredir doğu bölgesinde iç karışıklık yaşayan ülke açısından büyük önem arz ediyor. 2001 yılında babasının uğradığı suikast sonrasında liderlik koltuğuna oturan Joseph Kabila, 2016 yılında ikinci dönemini doldurdu. 2006 yılından bu yana yürürlükte olan seçim kanuna göre eğer yapılabilirse 2017 genel seçiminde tekrar aday olamayacak. Bu da Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 1997’den beri ülkeyi yöneten Kabila ailesi için iktidarın sonu demek olacak.

*05.02.2017 tarihinde Yenişafak gazetesinde “Afrika’da demokrasi kültürü derinleşiyor” başlığıyla yayınlanan yazıdır. http://www.yenisafak.com/hayat/afrikada-demokrasi-kulturu-derinlesiyor-260781


Humanitarian Powers: Turkey and Japan 
24 November 2016

Perşembe, Aralık 01, 2016

Salı, Kasım 29, 2016



İNSAMER-AFRİKA DERSLERİ 3

Sömürgeciliğin Afrika'da Bıraktığı Miras ve Bağımsızlık Süreci

İNSAMER-AFRİKA DERSLERİ 1

Türkiye'de Afrika Algısı ve Kıta Hakkında Genel Bilgiler
SOMALİ İZLENİMLERİ
Serhat ORAKÇI
İNSAMER, 5 Ağustos 2016

Hava limanından çıkan aracımız türlü türlü bariyerleri ve kontrol noktalarını aştıktan sonra şehir merkezine doğru ilerliyor. Mogadişu’nun merkezinde ana cadde üzerinde yer alan Ambassador Hotel bombalanalı henüz birkaç gün olmuş. Otel binası ve çevredeki binalar harabeye dönmüş vaziyette. Camlar patlamış, duvarlar yıkılmış, sıvalar dökülmüş… Resmî kayıtlara göre saldırıda 16 kişi ölmüş ama halk daha fazla kişinin hayatını kaybettiğine inanıyor. Yaralar sarılırken vakit kaybetmeden binalar da onarılmaya başlanmış. Ramazan ayının ilk günlerindeyiz.
Yolda gördüğümüz otel enkazını saymazsak şehirde hayat normal akıyor. Bombalı saldırılara rağmen caddelerde insan kalabalıkları var; dükkânlar işliyor. Kısa sürede her şey normale dönmüş bile, en azından bir sonraki bombalı saldırıya kadar.
2012 yılının başlarındaki ilk ziyaretimin ardından yeniden Mogadişu’dayım. Dört yıllık zaman farkına rağmen şehir hem çok değişmiş hem de hiç değişmemiş gibi. Türkiye’nin girişimi ile bazı ana yollar asfaltlanmış, caddelere aydınlatma direkleri dikilmiş ve çevre daha temiz görünüyor. 2011 yılının açlık krizini hatırlatan sağda solda konaklayan mülteciler ve derme çatma mülteci çadırları kaldırılmış. Sokaklar daha canlı. 2011 yılında yaşanan trajedi üzerine apar topar Somali’ye koşturan çok sayıda sivil toplum kuruluşunun yerinde yeller esiyor. Bu iyileşmelere rağmen şehrin büyük bir bölümü hâlâ harabe sayılır. Yıkık duvarlar ve kurşun izleri eski günleri hatırlatıyor. Yer yer karşımıza çıkan kontrol noktaları ve AMISOM birliğine ait askerî araçlar güvenlik tehlikesini zihinlerde hep canlı tutuyor. Her an yeni bir bombalı saldırı olabilir. Bu yüzden sıkı güvenlik tedbirleri uygulanıyor ya da en azından böyle bir hava veriliyor.
Somali’de yaşamın sırrı, özellikle yabancılar için, güvenli bir adacık oluşturmak. Gittiğimiz tüm kurum ve kuruluşlar bu yola başvurmuşlar. Yüksekçe duvarlar, bina önüne ve içine yerleştirilmiş paralı askerler, beton bariyerler yardımıyla alınmış güvenlik önlemleri olmazsa olmaz hâle gelmiş. Gene de el-Şebab gibi operasyon kabiliyeti yüksek gruplar bu engelleri aşabiliyor, zor hedeflere saldırabiliyor.
Ruhî yönden insanı yıpratan böyle bir atmosfere rağmen bir şeyler yapmaya çalışan insan sayısı hiç de az değil. İş yeri kurmaya çalışan, dükkân işleten, okumaya çalışan insanların masum gayretleri olmasa şehrin normal akışına dönmesi pek mümkün olamazdı. 1991 yılından beri yaşanan yıkıcı iç karışıklık ve çatışmalar karşısında bu küçük çabalar hâlâ şehri ve ülkeyi ayakta tutuyor. Somali insanları ayakta kalma isteğini ve gayretini patlayan her bombayla yıkılan morallerini tekrar ayağa kaldırarak sürdürüyor. Bunca yıllık iç savaş bunu öğretmiş insanlara: Silahlara rağmen hayata devam. Somali bugün hâlâ varsa bu direnme ruhu sayesinde var.
Somali halkının bu takdire şayan hayatta kalma mücadelesine destek olan ülkelerin başında Türkiye geliyor. 2011 yılından bu yana gerek devlet kurumları gerekse de sivil toplum kuruluşları eliyle pek çok proje gerçekleştirildi Türkiye tarafından. Mogadişu’nun merkezinde yaptırılan ve sağlık bakanlığınca işletilen Recep Tayyip Erdoğan Hastanesi henüz tam kapasite çalışmasa da sağlık sektöründeki büyük bir boşluğu dolduruyor. Türkiye’den giden sağlık personellerinin üçer ya da altışar aylık periyotlarla kaldığı bu hastane büyükçe bir kampüsün içerisinde. Çalışmaya gelen Türkiyeli personelin hastane dışına çıkışı ise güvenlik gerekçeleri ile oldukça sınırlı. Hastane yöneticilerinin verdiği bilgilere göre Somali’de tüberküloz (verem) vakalarının çok yaygın olduğunu öğreniyoruz.
Şehrin ana arterlerindeki yollar Türkiye’nin desteğiyle asfaltlanmış. Bazı caddelere Anadolu, İstanbul gibi isimler verilmiş. Hava limanı ve şehrin ana limanı Türk şirketleri tarafından işletiliyor. Somali vatandaşlarının Afrika dışına uçuşları Türk Hava Yolları üzerinden sağlanıyor. Türkiye’nin yeni açtığı büyükelçilik binası ise ülkenin en büyük kompleksi. Bu da Türkiye’nin Somali’ye verdiği önemi gösteriyor sanırım.
Ülkede tarım alanından sağlığa kadar pek çok alanda Türkiye’nin desteğini ve projelerini görmek mümkün. Sivil toplum kuruluşlarından İHH İnsani Yardım Vakfı ve Yardımeli Derneği’nin güzel çalışmaları var. İHH Somali’nin en büyük yetimhanesini işletirken TİKA’nın desteği ile Somali’de tarım potansiyelinin geliştirilmesi adına tarım destek projeleri ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın desteği ile su projeleri gerçekleştiriyor. Şehrin biraz dışında, Hint Okyanusu’nun hemen kıyısında yükselmeye başlayan yeni bir kompleks daha var. Yaklaşık 600 dönüm arazi üzerine inşa edilen üs askerî eğitimler için kullanılacakmış. Türkiye’den gidecek birlikler burada Somali ordusunu eğitecekmiş. Bu askerî eğitim kompleksinin faaliyete geçmesiyle Somali’de güvenliğin daha da iyi olacağına inanılıyor.
Somali’nin yaşadığı en önemli sorunlardan biri terör sorunu elbette. Sağda solda patlayan bombalar insanların gündelik hayatını zaman zaman tehlikeye sokuyor. Diğer önemli bir sorun ise ülkede bir türlü sağlanamayan siyasi birliktelik ve bütünleşme. Somali diye adlandırdığımız toprak parçası üzerinde dış dünyanın tanımadığı de facto ülkecikler bulunmakta. Somaliland, Putland, Jubaland, Galmudug bunlardan bazıları. Bir de el-Şebab örgütünün denetiminde bulunan topraklar var. Bu haliyle Somali oldukça parçalı bir yapı arz ediyor.
Somaliland bu parçalanmışlığın en fazla hissedildiği yer kuşkusuz. Uçağımız Somaliland’in başkenti Hargeysa’ya indiğinde giriş için vize almamız isteniyor. Mogadişu’da verilen giriş vizesi burada geçersiz. Yeni bir ülkeye ayak basmış muamelesi yapılıyor. Hargeysa şehir merkezi oldukça sakin, Mogadişu’da görmeye alıştığımız asker ve polis araçları yok ortalıkta. İnsanlar sakin sakin işlerine güçlerine dalmış vaziyetteler. Mogadişu’da sık sık karşımıza çıkan kontrol noktaları da burada yok. Güvenlik açısından herhangi bir olumsuzluk hissedilmiyor. İnsanların kılıf kıyafetlerinde, yaşam biçimlerinde ve konuştukları lisanda önemli bir farklılık görünmüyor.
4 milyon nüfusa sahip olan Somaliland 1991 yılında bağımsızlığını ilan ederek Somali’den ayrılma isteğini duyurmuş bir bölge. O tarihten bu yana da bağımsız hareket etmiş hep. Kendi para birimi, merkez bankası, bayrağı, pasaportu, anayasası, ordusu, polis gücü, meclisi ve hükümeti var. Her ne kadar Birleşmiş Milletler nezdinde bağımsızlığı kabul görmese de Somaliland ülke olma iddiasını her fırsatta tekrarlıyor. Somaliland’in Etiyopya, Cibuti, İsveç, Güney Afrika ve İngiltere ile özel ilişkileri bulunmakta. Bu bölge de Somali’nin geri kalanı gibi tarım, hayvancılık ve balıkçılık sektörleri ile ayakta durmakta.
Mogadişu ile Hargeysa arasında anlaşma sağlanamadığı müddetçe bu bölünmüşlük devam edeceğe benziyor. İki tarafın temsilcileri zaman zaman bir araya gelseler de henüz birleşme adına somut bir adım atılmadı. Somaliland’in bağımsızlık isteği Somali’nin siyasi bütünleşmesinin önündeki en büyük engel. Sadece bununla da sınırlı değil; el-Şebab tarafından kontrol edilen hatırı sayılır büyüklükte bir toprak parçası da var. Putland ve Jubaland ise daha otonom özelliklere sahipler. Tablo bu şekilde ortaya çıkınca Somali için iki önemli gündem; ulusal güvenlik ve ulusal bütünleşme olarak ortaya çıkıyor. Bu iki sorunun alacağı hâl Somali’nin geleceğinin nasıl şekilleneceğini de gösterecektir.


Seyahat süresince gösterdikleri misafirperverlik dolayısıyla Zemzem kurumu çalışanlarına ve özveri ile Somali’de tarım sektörünü canlandırmaya çalışan Halim Kesici Bey’e teşekkürlerimi sunarım. Somali’nin eski güzel günlerine bir an önce kavuşması dileğiyle…
15 TEMMUZ SONRASI DEVLET-HÜKÜMET BÜTÜNLEŞMESİ
Serhat ORAKÇI
İNSAMER, 22 Temmuz 2016

15 Temmuz gecesi ülkemiz zorlu anlar geçirdi. Ordu içinde Fethullah Gülen’e biat etmiş bir grup asker (FETÖ/Fethullahçı Terör Örgütü) darbe girişiminde bulunarak mevcut yönetimi devirmeyi denedi. O gece tüfek ve tank namluları sadece sivillere değil devleti temsil eden vali, kaymakam, belediye başkanı ve emniyet mensuplarına da doğrultuldu. Darbe girişimine karşı koyan kim varsa susturmak adına silahlar ateşlendi, füzeler atıldı, tanklar araçları ve insanları çiğnedi. Yaşananlar bir savaştan farksızdı. Hep birlikte bir cemaatin cinnetine şahit olduk. Kimse bu kadarını beklemiyordu.
Cemaat denen yapının vitrin kısmında her zaman Fethullah Gülen’in kendisi, kitapları, dergileri, ona bağlı sivil toplum kuruluşları ve eğitim kurumları yer aldı. Dinî vaazlar, hoşgörü ve diyalog mesajları, demokrat söylemler dillerden hiç düşmüyordu. Halk hep bu vitrine baktığı için şüphe çekecek bir unsur bulmakta zorlanılıyordu. Basına yansıyan kareler bu yapının istihbarat işlerine, darbe girişimi gibi alengirli işlere bulaşacağına ihtimal verilmeyecek kadar saf ve temizdi. O yüzden pek çok insan dini kullanan böyle bir cemaatin böylesine karanlık bir yüzünün olacağına hiç ihtimal vermedi.
Ancak bu vitrinin gerisinde yıllardır büyük bir gizlilikle yürütülen planlı ve programlı bir teşkilatlanma vardı. Ordu, yargı, emniyet, bürokrasi ve hatta Türkiye’nin dış temsilciliklerinde önemli noktaları tutan güçlü bir yapıydı bu. Hedef ise bir gün topyekûn Türkiye’yi ve kurumlarını ele geçirmekti. Hatta başka ülkelerde de benzer şekilde örgütlenildiği için günü geldiğinde bu ülkeleri de tek tek ele geçireceklerdi. Bu tehlike Türkiye için püskürtülmüş olsa da bu yapının güçlü olduğu Tanzanya, Uganda gibi ülkelerde bu risk hâlâ bulunmaktadır.
Türkiye’deki İslami hareketin ana motivasyonu hep iktidar (hükümet) değişikliğine odaklanırken cemaat denen bu yapı iktidardan ziyade devletin kurumlarını ele geçirmeye odaklanmıştır. 90’lara kadar İslami hareket içerisinde yer alan oluşumların çoğunluğu, iyi bir hükümetin iş başına gelmesinin Türkiye’de daha özgür bir ortam doğuracağına inanmışlar ve çalışmalarını bu doğrultuda organize etmişlerdir. Bunun aksi yönde hareket eden Fethullah Gülen Cemaati ise hükümetten ziyade devlet organlarına sızmalarla güç elde etmeye yönelmiştir. Bugün kamuda tasfiye edilenlerin sayısına bakıldığında cemaatin yıllar içinde elde ettiği güç de ortaya çıkmaktadır.
Bu durumun doğal sonucu olarak son 13 yıllık Ak Parti iktidarı boyunca şöyle bir paradoks yaşanmıştır: AK Parti, iktidarı elinde tuttuğu halde devlet kurumlarına yeterince nüfuz edememenin sıkıntısını yaşarken FETÖ yapılanması bunun tam tersine, devlet kurumlarındaki nüfuzuna rağmen hükümete (karar alıcılara) tesir edememenin sıkıntısını yaşamıştır. 15 Temmuz gecesine kadar süren bu paradoks, 16 Temmuz sabahı sonunda çözüme kavuşmuştur. Darbe girişimi gecesi iktidar da cemaat de elindeki bütün imkânlarını seferber ederken denklemin sonucunu halkın aldığı tavır belirlemiştir. Ve devlet-hükümet bütünleşmesi AK Parti lehine sonuçlanmıştır. FETÖ mensubu kadroların devlet içinden temizlenmesi ise bu bütünleşmeyi daha da güçlendirecektir.
Cemaat yapılanmasının devlet içinde bu şekilde organize olmaya çalışması elbette ortaya çıktığı dönemin siyasi ve sosyal konjonktürü ile yakından alakalıdır. Dinî pratiklerin gereği gibi yaşanamadığı bu atmosfer içindeki baskı ve yıldırmalar dinî cemaatler ve toplumun fertleri üzerinde çeşitli travmalar doğurmuştur. Cemaatin devlet içinde bir yandan örgütlenme bir yandan da gizlenme çabası, bu travmalardan biridir. Askeriye içindeki mensuplarına yönelik soru çalma, gözle namaz kılma, içki içerek kamufle olma gibi duruma uygun keyfî icazetler arttıkça ahlaki bozulma da artmıştır. İstemedikleri kişilerin ayağını kaydırmak için dinleme ve görüntüleme gibi çirkin şantaj yollarını kullanarak kendi mensuplarının önünü açan bu yapı, haksız yoldan elde edilen güçle hakkın tesis edilemeyeceği gerçeğini hiçbir zaman anlayamamıştır. Yaşanan son olay da bunu gözler önüne sermiştir. Ellerindeki muazzam silahlı güce rağmen halka ve seçilmiş iktidara boyun eğdirememişlerdir. Türkiye’deki dinî grup ve birlikteliklerin bu tecrübeyi iyi okuması bu açıdan önemlidir.
Bütün bu tablo karşısında insan sormadan edemiyor: Geçmiş yıllarda dindar kesim üzerinde uygulanan baskı ve zorlamalar olmasaydı, Türkiye’de daha özgür bir ortam tesis edilmiş olsaydı, bugün bu travmayı yaşar mıydık? Sanırım başka sıkıntılar gene olurdu ama bu toplum bu derece kanlı bir geceyi yaşamazdı. Yine de her şeyin en iyisini Allah bilir diyelim ve yaşanan üzücü hadiseden gerekli derslerin çıkartılmasını temenni edelim.
NİJERYA'NIN KIŞI
Serhat ORAKÇI
İNSAMER, 21 Eylül 2016

Afrika kıtasının en büyük ekonomisi Nijerya son yıllarda petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle resesyona (durgunluğa) girmiş halde. Ülkede devletin gelirlerinde %33’lük oranda bir düşüş yaşanırken buna bağlı olarak önemli bir bütçe açığı oluşmuş durumda. Son 25 yılda daima genişleyen Nijerya ekonomisi ilk kez %2’lik eksi büyüme gösteriyor. Nijerya’da iş başında bulunan Muhammed Buhari 11 milyar dolarlık bütçe açığını kapatmak için Dünya Bankası, IMF, Afrika Kalkınma Bankası ve Çinli bankalardan yardım istemeye hazırlanıyor.
Nijerya’daki APC (All Progressive Congres) idaresindeki mevcut hükümet, uluslararası düzeyde baskı altında. İçeride Boko Haram terörü, organize yolsuzluk ve gıda krizi ile mücadele eden hükümet, dışarıda da Nijerya’nın İslamlaştığı, istikrarsızlaştığı ve yönetimin otokratikleştiği yönünde eleştirilere maruz kalıyor. Nijerya’da işlerin kötüye gittiğini ima eden uluslararası kurumların hazırladığı raporlar peş peşe yayınlanıyor.
Nijerya’yı sadık bir müttefik olarak gören Amerika’dan bile Buhari karşıtı demeçler yükselmeye başladı. Kongre üyelerinden Tom Marino yazdığı bir mektupla John Kerry’den ülkedeki otokratikleşen yönetim nedeniyle Nijerya’ya yapılan tüm askerî yardımların durdurulması tavsiyesinde bulundu. Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı Nijerya raporunu referans gösteren Marino, son altı ayda Nijerya ordusunun 350 kişiyi hukuksuzca öldürdüğüne ve 168 kişinin de gözaltında ölüme terkedildiğine değindi. Marino’nun bir diğer eleştirisi de Buhari yönetiminin devlet kademelerine yaptığı atamalarda Müslüman Kuzeylileri öncelemesi ve kritik noktalarda göreve getirmesi yani Nijerya devletinin Müslümanlaşması.
Ülkede petrol sektörüne bağlı olarak ekonomik resesyon baş gösterdiği gibi Nijerya’nın kuzeyinde yer alan 11 eyalette de gıda krizi tehlikeli bir seviyeye erişmiş vaziyette. Birleşmiş Milletler’in yayımladığı bir rapora göre toplamda 175 milyon nüfusa sahip olan ülkede 80 milyondan fazla insan (nüfusun %64’ü) yoksulluk sınırında yaşıyor. Bu kesimin %75’i kuzey eyaletlerinde yaşıyor. Bu veri bile başlı başına Müslüman kuzey-Hıristiyan güney arasında büyük bir ekonomik uçurum olduğuna işaret ediyor.
Nijerya’da gençler arasında işsizlik oranı %42 seviyelerindeyken okul çağındaki 10 milyon çocuk okula gitmiyor ya da gidemiyor. Bu sosyoekonomik veriler Boko Haram gibi terör gruplarının Nijerya’da gençler arasında nasıl bu kadar popüler hale geldiğini gösteriyor sanırım. Ülkede Boko Haram saldırıları nedeniyle 3,3 milyon insan iç mülteci haline gelmiş durumda. Boko Haram örgütünün kontrol ettiği Nijerya’nın kuzeydoğu kesimlerine insani yardım ulaştırmak bile mümkün değil.
Muhammed Buhari’nin 2015’te iş başına gelmesinin hemen ardından ülkede hortlayan yeni bir sorun sahası ise Nijer Deltası’nda faaliyete geçen silahlı direniş. Eyalette elektrik santralleri ve petrol boru hattına yönelik silahlı saldırılar düzenleyen Nijer Delta militanlarının Nijerya ekonomisine verdiği zarar günlük 1,1 milyon varil ham petrole tekabül ediyor. Petrol Kaynakları Bakanı Dr. Emmanuel Ibe Kachikwu’ya göre günlük ortalama 1,4-1,6 milyon varil üretimi olan Nijerya’da bu saldırılar olmasa üretim günlük olarak 2,7 milyon varile kadar çıkabilir.
Aslında Nijer Delta sorunu Nijerya için yeni sayılmaz. Bu bölgede yer alan Hıristiyan yoğunluklu dokuz eyaletin bağımsızlık talebi 1967-1970 yıllarında Nijerya iç savaşına ya da bilinen adıyla Biafra Savaşı’na sebep olmuştu. Petrol üretiminin gerçekleştiği bu bölge Nijerya’nın nefes borusu adeta. Her ne kadar askerî önlemler ile buradaki ayrılıkçı gruplara müdahale edilse de petrol gelirinin diğer eyaletlerle paylaşılmasını istemeyen bu gruplar sabotaj saldırılarına devam etmekteler. Saldırıları durdurmak için her gün daha fazla askerî birlik Nijer Deltası’na kaydırılıyor. Özellikle Muhammed Buhari’nin iş başına gelmesinin ardından Nijer Delta militanlarının saldırılarının daha da arttığını söyleyebiliriz.
Uluslararası kurumların yönelttiği olumsuz eleştiri ve yorumlara rağmen Nijerya’ya bu sıkışık günlerinde yardım etmek isteyen iki küresel güç bulunmakta. İngiltere Uluslararası Kalkınma Bakanı James Warton geçtiğimiz günlerde Nijerya’ya ekonomik ve güvenlik alanında yardım edeceklerini belirtti. Nijerya’nın insan ve doğal kaynak potansiyeline dikkat çeken Warton, bu zor günleri atlatmasında Nijerya’ya yardım etmenin kendileri için bir zorunluluk olduğunu belirtti. Nijerya gibi büyük bir devi Amerika ve İngiltere gibi güçlere bırakmak istemeyen Çin de sağlayacağı kredi ve borçlar ile Nijerya’ya destek olmak niyetinde.
Bir tarafta ekonomik durgunluk bir tarafta da gıda krizine ve terör saldırılarına maruz kalan Nijerya’da tam anlamıyla çetin bir kış yaşanıyor. Ülkenin Kuzeyli Müslüman Devlet Başkanı Muhammed Buhari üzerindeki eleştiri ve baskılar günden güne daha da artıyor. Ayrılıkçı Nijer Delta militanlarının ve Boko Haram’ın ülke istikrarına ve ekonomisine verdikleri zarar ise oldukça büyük boyutlarda. Mevcut hükümetin bu durumdan çıkış için borçlanma yoluna gideceği artık kesinlik kazandı. IMF, İngiltere ve Çin, ihtiyaç duyulan 11 milyar dolarlık krediyi sağlamaya istekli taraflar. Bu da önümüzdeki günlerde Nijerya’nın ekonomi üzerinden dizayn edileceğinin bir göstergesi.

Perşembe, Haziran 23, 2016

MANDELA TECRÜBESİNİ ANLAMA(MA)K
Serhat Orakçı
CF Dergi, 82, Haziran 2016

Türkiye’nin en köklü gazetelerinden Hürriyet 18 Mayıs 1992’de büyük bir skandala imza attı. Hem de ne skandal… Dünya gazetecilik tarihinde eşi benzerine rastlanılamayacak bir olay. İnanması zor ama gazete o gün “ÇİRKİN AFRİKALI” manşeti ile basıldı. Manşetin hemen altında Nelson Mandela’nın bir fotoğrafı yer alıyordu.

Bu başlık ömrünü ırkçılıkla mücadeleye adamış, dünyanın saygı duyduğu örnek bir şahsiyet için reva görülebilmişti. Nedeni ise Mandela’nın kısa bir süre önce Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü dönemin Kürt siyasetini gerekçe göstererek reddetmesiydi. Malum haberde Mandela için ırkçılık içeren “zenci” ifadesi de kullanılmaktaydı. Türkiye’nin köklü bir gazetesi bir ulusun “Tata” yani “Baba” dediği bir kişiye karşı bu şekilde hakaret ederek Mandela tecrübesini, Güney Afrika tecrübesini resmen hiçe sayıyordu.

Mandela Afrika’nın çıkarttığı en önemli liderlerden biri muhakkak. Güney Afrika’nın yerli halkını arkasına alarak ırkçı azınlık Apartheid rejimine karşı verdiği mücadele müthiş derslerle dolu. Onun eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle geçen siyasi hayatı pek çok yönüyle ilham verici… Ancak Türkiye’de Mandela’nın mücadelesi de değeri de pek anlaşılamadı. Bunun sebebi ise kuru önyargılar. Hürriyet’in manşeti işin sadece bir yönü.

Türkiye’de bir kesim Mandela’yı Atatürk Barış Ödülü’nü reddettiği için aşağılarken bir kesim de Batı işbirlikçisi olarak görmeyi yeğledi. Hatta Mossad ajanı olmasına kadar işi vardıran İsrail medyasının çarpıtma haberlerine itibar edildi. Aslında bunun tam aksine İsrail, Güney Afrika’daki ırkçı rejimi ayakta tutmak için desteğini hiçbir zaman esirgemezken Mandela’nın içinde bulunduğu ANC hareketi ve 1994’ten sonraki Güney Afrika hükümetleri her daim İsrail’in insanlık dışı uygulamalarına tepki göstererek Filistin halkının mücadelesini desteklemişlerdir. Bu tutum bugün de sürdürülmektedir.

Mandela’nın 27 küsur yıllık hapishane hayatının ardından ülkesinin devlet başkanı olması ülkemizdeki Abdullah Öcalan sempatizanlarına ilham verdi sadece. Bu kesimlerde Öcalan’ın da bir gün İmralı’dan Mandelavari bir şekilde halk kahramanı olarak çıkışı hayal edildi. 
Hal böyleyken ne Mandela’nın mücadelesinin önemi kaldı ne de Güney Afrika deneyiminin. Bir tarafta Atatürk düşmanı, bir tarafta PKK sempatizanı diğer tarafta da Batı işbirlikçisi Mossad ajanı bir Mandela portresi ortaya çıkartıldı. Oysa bütün bunları bir kenara koyup Nelson Mandela tecrübesini anlamaya çalışmak daha anlamlı olurdu.
O ırkçı Apartheid rejimine karşı verilen mücadelenin sembol ismi haline gelmiştir. Büyük halk kitlelerinin sevgi ve desteğini alarak umutsuz bir halkı ayağa kaldırmıştır. Bütün olumsuzluklara rağmen mücadele ruhunu ve umudunu hiçbir zaman yitirmemiştir.

Meşhur “Rivonia Davası” sonrasında ömür boyu hapse mahkum edilen Mandela ve diğer politik mahkumlar kireçtaşı ocağında taş kırarken tarih, felsefe ve siyaset tartışarak kaldıkları Robben Adası’nı bir akademiye dönüştürmüşlerdir. Toplumdan tecrit edilmiş halde yıllarını geçirirlerken büyük dostluklar inşa etmişlerdir. Mücadelenin önder isimleri ırkçı azınlık Apartheid rejimine karşı sabırla direnmesini bilmişlerdir. Gençken girdikleri hapishaneden yaşlı birer bilge olarak dışarı çıkmışlardır.

Nelson Mandela Apartheid rejiminin şahsına yaptığı özgürlük tekliflerini reddederek ulusun özgürlüğünün kendi özgürlüğünden bağımsız olmadığını vurgulamıştır. İnandığı ideal uğruna ölümü bile göze aldığını defalarca beyan etmiştir. 1994’te ülkenin ilk demokratik seçimlerinde devlet başkanı seçildiğinde sadece oy aldığı kesimlerin değil ulusun tümünü kuşatıcı bir yaklaşım sergilemiştir. Kendisine kötülük yapanları acımasızca cezalandırabileceği halde bu yolu seçmeyerek bağışlamasını bilmiştir. Hatta hapishanede kötü uygulamalarına maruz kaldığı gardiyanları bile affetmiştir.


Diktatör olmakla halk kahramanı olmak arasındaki o ince çizgide istese uzun yıllar devlet başkanlığı görevini sürdürebilecekken bu görevi 1994-1999 arasında sadece bir dönem yürüterek ardından gelen nesillerin yolunu açmıştır. Onun izlediği ilkeli siyaset bugün Güney Afrika Anayasa’sında yaşatılmaktadır: Güney Afrika siyah ya da beyaz bir grubun değil içinde yaşayan tüm halklara aittir. Mandela tecrübesinin iyi anlaşılması dileğiyle…
Sahra-altı Afrika’nın Stratejik Önemi
Serhat Orakçı
Yeni Şafak, 06 Haziran 2016


2000’li yılların başından beri yürütülen Türkiye’nin Afrika’ya yönelik açılımı artık belli bir ivme kazanmış durumda. Son 15 yıllık periyodun siyasi, ticari, kültürel ve insani alanlardaki verileri önceki dönemlerle karşılaştırıldığında bu kolayca görülebilir. Elçilik sayısı, THY sefer sayısı, gelen-giden yolcu sayısı, burslu öğrenci sayısı, karşılıklı ticaret hacmi, Afrika’ya sağlanan kalkınma ve insani yardımlar dikkat çekici boyutlara ulaştılar. Türkiye’yi temsil eden ticari markalar Afrika pazarlarında daha geniş yer buluyor artık. Hem İstanbul hem de Anadolu şehirlerinde daha fazla Afrikalıyla karşılaşıyoruz. Gelinen noktada Türkiye Afrika’ya; Afrika da Türkiye’ye daha yakınlaştı diyebiliriz.

Türkiye-Afrika ilişkilerinin gelişiminde üst düzey ziyaretlerin önemli bir yeri var. Bu geziler vasıtasıyla pek çok ülke ile ilk defa siyasi ve diplomatik ilişkiler kuruldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Afrika ülkeleriyle ilişkilerin karşılık geliştirilmesinde pek çok üst düzey ziyaret gerçekleştirdi. Kuzey Afrika, Sahel ülkeleri, Afrika Boynuzu ülkeleri ve Batı Afrika ülkelerinin çoğu bu gezilerde ziyaret edildi. Şimdilerde ise Cumhurbaşkanı Kenya ve Uganda’yı ziyaret ediyor. Bu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi birkaç açıdan Türkiye için stratejik bir öneme sahip.

Öncelikle her iki ülke de tarihsel açıdan bizim için Osmanlı’nın Afrika’nın güneyine doğru uzandığı son sınırları temsil ediyor. Tarihe meraklı olanlar Osmanlı’ya bağlı Hatt-ı İstiva eyaleti ve Emir Ali Bey’in komutasında gerçekleştirilen Mombasa seferine baksınlar!

Türkiye, Uganda ve Kenya’nın diğer bir benzerliği de her üç ülkenin de Somali siyasetinde yer alıyor olmaları. Türkiye Somali’de istikrarın yeniden kazanılmasında pek çok adım attı 2011’den bu yana. Türkiye, Somali’de istikrarın sağlanması ve işleyen bir devlet inşası için uğraş verdi ve veriyor. Uganda ve Kenya da şimdilik en etkili güç olan AMISOM misyonu altında Somali içerisinde askeri birlikler bulundurmaktalar. Askeri varlıklarının yanında her iki ülkede de çok sayıda Somalili mülteci barınmakta.


Ancak bu mültecilere karşı takınılan tutum iki ülkede oldukça farklılık gösteriyor. Kenya devleti sayıca 500 bin civarındaki Somalili mülteciyi Somali’ye geri göndermek isterken Uganda ülkedeki mültecilere karşı daha hoşgörülü bir tutum içerisinde. Dünyada yaşanan insani krizleri farklı vesilelerle gündeme taşıyan, yakın zamanda Dünya İnsani Zirve’ye ev sahipliği yapan Türkiye’nin Kenya-Somali arasında yaşanan mülteci krizinde de söyleyecek sözü var elbette. Askeri noktada da görüşler farklılaşmakta. Uganda Somali’deki askerlerini geri çekmek istediği halde Kenya bu konuda oldukça isteksiz. El Şebab örgütünün Kenya ordusuna verdirdiği ağır kayıplara rağmen Kenya Somali’deki askeri varlığını sürdürmek istiyor. Her iki ülkede El-Şebab örgütünün saldırılarına zaman zaman maruz kalmaktalar. Kenya’daki Westgate saldırısını ve 2010’da Uganda’da gerçekleşen eşzamanlı iki bombalı saldırıyı hatırlayalım!

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ
http://www.yenisafak.com/hayat/sahra-alti-afrikanin-stratejik-onemi-2476385