Perşembe, Aralık 17, 2009

BATI DARFUR GEZİ NOTLARI

BATI DARFUR El-CENİNE GEZİ NOTLARI (Aralık 2009)
Yazan: Serhat ORAKÇI

Batı Darfur’un başkenti El-Cenine Sudan’ın bittiği yer sayılır. Çünkü bu kent Sudan-Çat sınırında uçta bir yerleşim merkezi. Şehir merkezinden bir kaç saatlik yolculukla Çat’a gidilebiliyor. Hatta çarşıda sırf bu iş için taksiler bulunmakta. Gün boyu sınıra yolcu taşıyan bu taksilerin fiyatı 5 Cüneyh yani 2 dolar. El-Cenine şehri aslında sakin bir kasabayı andırıyor. Çarşısı merkez ve bu merkezin etrafında evler ve resmi binalar bulunmakta. Şehrin hemen yanı başında kurumuş bir nehir yatağı var. El-Cenine’yi katadeden yatak Çat’a uzanıyor. Yağmurlu mevsimlerde nehrin aktığını görmek mümkün ama ben altı ay arayla yaptığım iki gezide de sadece kuru halini görebildim.



2003-2004 yıllarında Darfur’da çatışmaların artmasıyla şehir yüzbinlerce mülteciye sığınak olmuş. Şehrin çevresinde onlarca mülteci kampı bulunmakta. Bunlardan bir kaç tanesi oldukça büyük kamplar. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle: Kirinding kampı, Riyad kampı, Ebuzer ve Huccac kampları. Tüm bu kamplarda çatışmalarda köylerini terketmiş insanlar yaşamakta. Kaçtıkları yerlerde güvenlik olmadığı için bu kampları terketmek istemeyen bu insanların yaşamı dışardan gelen yardımlara bağlı. Ama gene de ufak bir toprağı ekip biçmeye çalışan, koyun sağan, satıcılık yapan insanları görmek mümkün. Sağlık ve hijyen şartlarının ortalamanın çok çok altında olduğu bu kamplarda sağlık hizmetleri gönüllü yardım kurumlarının kurduğu ufak sağlık merkezlerinde sağlanıyor. Şehir merkezinde bulunan hastanelerin imkanları kısıtlı olduğu için ciddi operasyonlar için hastaların mutlaka Niyala ya da Hartum’a gitmesi gerekiyor. El-Cenine’den hartuma çitf yönlü uçuşlar 350-400 dolara tekabül ediyor. Maddi durumu el vermeyenlerin bu yoılculuğu yapması elbette ki imkansız.



Mayıs 2009’daki ilk ziyaretimden bu yana şehirde pek birşey değişmemiş. Geceleri patlamaya başlayan silah seslerinin ritmi bile aynı. Kurban bayramı olması nedeniyle şehir merkezi sakin. Dükkanlar ve seyyar satıcı tezgahları kapalı. Devlet daireleri de bayram boyunca kapalı. Hatta havalimanı bile çalışmıyor. Arife günü bizi getiren uçak bayram bitimine kadar hareket etmeyecekmiş öğrendiğime göre.



Bayram ın bu kadar sönük geçtiği bir yer görmedim hayatımda. Kurban kesildiğini dahi pek az gördüm. Üç-dört evin önünde toplaşan insanlarda olmasa bayram olduğunu anlamak çok güç. Bayram namazı neredeyse 10’a doğru kılınıyor. Öğlen namazı da 3’e yakın... İnsanlar bayram namazına beyazlar içinde geliyor. Büyük bir meydanı mescit haline getirerek bayram namazını kılıyorlar. Namaz bitiminde herkes yanındakinin elini sıkarak bayramlaşıyor.

Kasım ayının sonu olması nedeniyle havalar umduğumdan daha soğuk. Özellikle sabah 6 gibi buz gibi oluyor hava. Öğleye doğru tekrar ısınıyor. Akşamları gene soğumaya başlıyor. Tam bir çöl iklimi hakim.

Suya ulaşım kısıtlı olduğu için su taşıyan eşşekleri şehrin her yerinde görmek mümkün. Su taşıma işini de çocuklar üstlenmiş. Bir eşşek yükü su 2 cüneyh ediyor. Eşşeklerin sırlarında sağlı sollu tulumlar var. Bu tulumlar özel bir deriden yapılıyor ve öğrendiğime göre eşşeğin fiyatından daha pahalı. Evlerin bahçelerinde su varilleri mevcut. Eşşeklerle eve getirilen su bu varillere transfer ediliyor. Daha sonra ev-içi kullanımı ve banyo tuvalet kullanımı için farklı kaplara aktarılıyor. Bu eşşeklerin özel bir sistemleri var. Suyun ağırlığının eşşeğin dengesini bozmaması için su tulumları sağlı sollu azar azar boşaltılıyor. Bu şekilde sağ ve sol her zaman dengede kalabiliyor. Su satıcıları bu işte ustalaştığı için suyu hızla transfer edebiliyor.



El-Cenine’nin sıcak iklimi tarım için elverişli. Şehirde mandalina, portakal, limon ve mango ağaçları görmek mümkün. Buna karşın tarım üretimi yok denecek kadar az. Gerek teknik bilgi eksikliği gerekse bölgede yaşanan siyasi istikrarsızlık ve çatışmalar tarım üretimini ve sanayi üretimini geliştirmeyi imkansızlaştırmış. Yoğun bir nüfus barınmasına rağmen şehirde tek bir fabrika bulunmamakta. Tüm ihtiyaçlar Hartum’dan kamyonlarla temin edilmekte. Son yaşanan gelişmelerden belki de en olumlu olanı Hartum-El Cenine arasındaki ulaşımın eskiye nazaran geliştirilmesi. Daha önceden bir kamyonun bu güzargahta Hartum’dan Cenine’ye varması 20-30 gün sürereken şimdilerde bunun neredeyse 10-12 güne düşmüş olması. Şehre ayrıca Çat sınırından da malzeme girmekte. Bu sayede Hartum’da göremeyeceğiniz bazı ürünleri Cenine pazarlarında görmek mümkün. Şehirdeki başka bir ilginçlik de petrol istasyonunun olmaması. Benzinin de seyyar satıcılardan alınıyor olması.

Şehir merkezinde bulunan tahıl pazarı hareketli yerlerden biri. Bu pazarın ilginçliği ise Amerika’dan hibe gelen un ve şeker çuvallarının satılıyor olması. Üzerlerinde USAID yazılı bu amerikan bayraklı çuvallar tahıl satıcılarının depolarından halka satılmakta. Buna benzer daha başka bir üründe USAID ambalajlı yağ kutuları. Bunlarda hemen hemen tüm pazarlarda satılmakta. Zamanında hibe edilen bu gıda maddelerinin nasıl ticari meta haline dönüşerek pazarlarda alıcıya çıktığını bilemiyorum ama bu bile ayrı bir sektör haline şimdiden dönüşmüş.


El-Cenine Darfur çatışmalarından en çok etkilenen merkezlerden biri. İnsani yardım kurumlarına bölgede çok ihtiyaç var. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştitilmesi için özel çaba gerekli. Avrupa’dan bazı yardım kurumları bulunsa da bunların sayıları oldukça az. En çok dikkat çeken kurumların başında Unicef ve Dünya Gıda Örgütü geliyor. Maalesef Türkiye’den hiçbir kurum burada faaliyette değil. Bu yüzden İHH İnsani Yardım Vakfı adına bu kurban bayramında özellikle seçtiğimiz bir yer burası. Türk insanın Darfur halkını unutmadığını bu coğrafyaya kayıtsız kalmadığını göstermek istiyoruz. İleri ki dönemlerde daha farklı projelerle bu bölgeye gelmeyi bölgede barış gelmesine katkıda bulunacak çalışmalar yapmayı kendi adımıza umut ediyoruz.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

DARFUR - NİYALA İZLENİMLERİ

Darfur - Niyala Gezi Notları (Ağustos 2009)

Yazan: Serhat ORAKÇI

Bugüne kadar Sudan’ın büyük bölümünü gezip görme şansım olsa da özellikle Darfur sorunu nedeniyle ismini sıkça duyduğum Niyala’ya yolum henüz düşmemişti. Ramazanın başlamasına üç gün kala Güney Darfur’un başkenti Niyala için yol göründü. Çalışmakta olduğum IHH İnsani Yardım Vakfının bölgede yaptığı bazı faaliyetlere katılmam gerekiyordu. Çok fazla hazırlık yapma şansım olmadı. Bölge hakkında önceden duyduklarım ve okuduklarımla yetinecektim bu sefer.

Darfur için gereken özel izinleri İnsani Yardım Bakanlığından çıkarttıktan sonra uçak ile iki saate yakın bir yolculuk yaptık. Sorunsuz bir uçuşun ardından uçağımız Niyala’ya indi. Uçak fiyatları yoğunluğa göre dönem dönem değişmekte ve birkaç değişik firma Hartum’dan buraya uçmakta. Gidiş-dönüş bileti yaklaşık olarak 700-850 Sudan Cüneyhi tutuyor. Bu da yaklaşık olarak 350-400 dolar yapmakta.


Zahmetsiz bir yolculuğun ardından mütavazi bir havalimanına indik. Şimdiye kadar ziyaret ettiğim diğer şehrilere kıyasla Niyala havalimanı oldukça büyük geldi gözüme. Daha önce gördüğüm yerlerde valizler elle ya da arabalarla taşınırken burada en azından dönen bant vardı. Bu da bir nebze olsun buranın büyüklüğüne işaretti. Yabancılara uygulanan özel arama ve taramarı müteakip havalimanından şehre doğru yola koyulduk.


Havalimanı ile şehir arasında arabayla takriben 15 dakikalık asfalt bir yol var. Bu yolda ilerlerken ufak tepeler ve tek tük ağaç dışında pek birşey görülmüyor. Bazı yerlerde bitki örtüsü oldukça yeşil. Bu yolda oldukça geniş ama kurumuş bir nehir yatağı hemen göze çarpıyor. Yağmurun bollaştığı dönemde yağmur suları bu nehre hayat veriyormuş. Ama biz sadece kuru halini görebildik. Çocukların oyun sahası gibi içinde koşuşturdukları bu yerde yetişkinler elleriyle nehir zeminini eşeleyerek su aramaktaydı. On ikinci enlemde bulunan Niyala Sudan’ın başkenti Hartum ile kıyaslandığında daha ılıman ve tümüyle çöl değil. Şehrin etrafında yer yer korular mevcut.

Niyala şehir merkezi oldukça hareketli. Çarşı merkezi insan seli adeta. Burada istenilen hemen hemen herşeyi bulmak mümkün. Pazar Çin mallarının istilası altında. Fiyatlar oldukça yüksek. İhtiyaçlar Hartum’dan kamyonlarla gelmekte. Haftada 40-50 kamyonun Hartum’dan mal getirip boşalttığını öğrendik. Şehir dışına doğru tek tük fabrikaları görmek mümkün. Hatta havalimanı yolu üzerinde büyük bir otel inşası hemen göze çarpmaka. Herşeye rağmen şehirde ufak tefek kıpırdanma imareleri var.

Niyala nufüs yoğunluğu bakımından da oldukça kalabalık. Darfur’daki en büyük yerleşim merkezi burası. Başkent Hartumdan sonra en çok nüfusun yaşadığı yer. Tüm Sudan’ın ikinci ya da üçüncü büyük yerleşim birimi. İklim Hartum’a göre daha yumuşak. Sıcaklık çok şiddetli değil. Ağustos olmasına rağmen dışarda yürünebiliyor. En önemli toplumsal sorunlardan biri su sıkıntısı. Şehirde su kaynakları yetersiz. Şehre her daim su sağlayacak bir kaynak yok. Herhangi bir göl yatağı ya da baraj olmadığından su yeraltından çıkartılmakta. Tarım alanları oldukça geniş ve verimli ama su tarım için hayati önem taşıyor. Hali hazırdaki tarımsal ekip-biçme yöntemleri çok çok yetersiz. Sadece ekip biçenin karnını doyuruyor. Önemli bir diğer sorun da elektrik kesintileri. Sudan’ın diğer şehirlerinde yapılan uygulama burada da karşımıza çıkıyor. Şehir elektriği rutin olarak belli saatlerde kesiliyor.


Şehirde en çok dikkat çeken şey sivil toplum kuruluşlarının tabelaları, arabaları, bayrakları. Darfur sorunu nedeniyle bölgede çalışan çok sayıda insani yardım kurumu bulunmakta. Bunların bazıları devlet başkanı Ömer el-Beşir davasına kanıt sağladıkları gerekçesiyle geçtiğimiz aylarda sınır dışı edilmişti. Geride kalan kurumlar çalışmalarına devam etmekte. Türkiye’yi temsil eden dört kurum var: IHH, TİKA, Kızılay ve Kimse Yok mu? derneği. Bu dört kurum da yaptıkları çalışmalar ile Türkiye’nin bölgedeki imajına büyük katkı sağlamakta. Çok sayıda kurum faaliyet gösterse de bölgenin ihtiyaçları sıralamakla bitmez. Sivil Toplum Kuruluşlarına bölgede çok iş düşüyor. Dikkat çeken başka birşey ise resmi devlet dairelerinin önlerine mevzilenmiş ağır silahlı araçlar ve askerler. Her kurumun önünde bu askerleri görmek mümkün. Hatta ağır makineli tüfekli askerlere çarşı pazarda bile rastalamak mümkün. İsmi sık sık Darfur Krizi ile anılan Cancavit’ler ise pek ortalıkta görünmüyor. Ancak şehir dışına çıkıldığında ratlamak mümkün.

Ziyaretimiz esnasında gezdiğimiz bazı okullarda öğrencilerin ve sınıfların içler acısı durumuna şahit olduk. Çoğunlukla masa, sıra, defter, kalem olmadan eğitim yapılıyor. Bazı okullarda sınıf bile yok. Bahçeye bir ağaç dibine koyulan hasırlar ve karatahtayı andıran dört köşe bir levha sınıf olarak kullanılıyor. Eğitim daha çok ezbere dayalı. Matematik ve fen bilimleri çok zayıf. Coğrafya derslerinde kullanılan haritalar elle işlenerek yapılmış. Bu okullarda harita dağıtmak, masa, sıra bağışlamak bile oldukça önemli. Çocukların çoğunluğu yetersiz beslendiği aşikar. Okullarda birde su sıkıntısı var. IHH İnsani Yardım Vakfı’nın başlattığı her okula bir su kuyusu projesi gerçekten yerinde bir çalışma. En azından çocukların su ihtiyacı giderilmekte böylelikle. Öğrenciler arasında türlü türlü hastalık baş göstermiş. Hastane imkanları kısıtlı olduğundan çocuklar kaderlerine terk edilmiş. Bazı okullarda sağdan soldan bulunan çadırlarla sınıf oluşturulurken bazı yerlerde saz ve ağaç direklerden sınıf oluşturulmuş. Bu şartşarda sağlıklı bir eğitim olması zaten bir mücize. Öğretmenler her ne kadar ümitvari konuşsalarda onlarda iki ara bir derede kalmış. 10-15 m²’lik sınıflarda 100’ün üzerinde öğrenci eğitim görüyor. Dört öğrencinin ders gördüğü bir okulda topu topu 10 öğretmen var.

Kuran eğitimi verilen okulların durumu da farklı değil. Çocuklar hafızlık eğitimlerini el yazması tahta levhalarla yapıyor. Farklı surelerin yazılı olduğu levhalar elden ele geçirilerek ezberleniyor. El yazması olduğundan hata çok fazla. Okumayı bırakın okumaya çalışmak bile imkansız neredeyse. Tahta levhalar oldukça ağır. O levhayı taşımak bile on iki on üç yaşındaki çocuklar için büyük iş. O ağırlıkla bir de saatlerce okuyup ezber yapmak gıpta edilesi bir iş. O çocuklar boylarından büyük işe kalkışmış. Allah yardımcıları olsun inşallah. Bu okullarda dağıttığımız matbu Kuran nüshalarını eline alan çocukların heyecanı görmelmeye değerdi. Sanki omuzlarından büyük bir yük inmiş gibiydi. Sayfaları özenle çevirişleri görülesiydi.

Niyala’da şehrini saran tepelerin eteklerinde dışardan göç etmiş göçmenler yaşamakta. Bunların sayısı oldukça fazla. Resmi rakamlar ve Birleşmiş Milletlerin verdiği rakamlar arasında büyük farklar var. Buradaki insanlar Darfur sorunun gerçek madurları. Evlerini, köylerini terkederek buraya sığınmışlar. Ellerine geçen bez, çaput ve sopalardan ev yapmışlar. Binlercesi bir arada böyle yaşamakta. Sağlık koşulları ytersiz. Çocuklar için okul yok. Su kaynağı yok. Binlrce insan sadece dışarıdan gelecek yardımlara bağlı yaşıyor. UNICEF ve Dünya Gıda Örgütü (WFP) tarafından dağıtılan erzak ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Sebep ne olursa olsun sayı ne olursa burada yaşayan insanlar çaresizliğe terkedilmişler. Büyük bir insanlık trajedisi yaşanmakta. Küçücük çocukların bir biskuvi için kavgaya tutuştuğu; dağılan ufak parçaları topraktan ayıklayıp yediğini görmek insana utanç veriyor. Bu kamplarda herşey çok değerli. Boş bir plastik su şişesi bile değer kazanıyor. Bitti diye atılan bir şişenin içindeki bir damla su bile ziyan edilmiyor. Sudan Hükümeti bu kamplarda kalıcı bina yapılmasına izin vermiyor. Burada yaşayanların köylerine geri gitmesini isityor ama güvenlik sağlanmadıkça kimsenin gitmeye niyeti yok. Hem siyasetçiler için hem de bölge sakinleri için büyük bir açmaz var ortada. Otash, Mosey, Kalma Niyala’yı çevreleyen kamplardan sadece birkaçı. Bazı kamplarda nüfuz oldukça yoğun on binlerin üzerinde. Bir kamp neredeyse Türkiye’de orta ölçekli bir ilçenin nüfusunu barındırıyor. Bu kamplarda güvenlik Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği ortak misyonu UNAMIS askerleri tarafından sağlanıyor. Her göçmen kampının çevresinde konuşlandırılmış askeri birlikler bulunmakta.

Darfur’da insanların bu hale düşmesine sebep her ne olursa olsun ortada halledilmesi gereken büyük bir mesele var. Hem de acilen harekete geçilmesi gerekiyor. Petrol, altın, makam, mevki, toprak vs. uğruna verilen savaş her neyse yüzbinlerce insanın geleceğinden daha değerli olamaz. En temel insani hak ve özgürlüklerden mahrum bu insanlara en azından onurlu bir yaşam çok görülmemeli. Bizi bu hale getiren şeyler üzerine vicdanımızı tekrar sorgulamamız gerekiyor. Çılgınca tüketime itildiğimiz bir dünyada bir yudum suyu içerken bile durup düşünmeli! Darfur tüm dünya insanlarına özellikle de müslamanların omzuna ağır bir sorumluluk yüklüyor.



Pazar, Şubat 15, 2009

How Mohair Industry and Tobacco Industry Developed in South Africa

How Mohair Industry and Tobacco Industry Developed in South Africa?*
Written by Serhat ORAKÇI



In 1838, Colonel John Henderson, a former British officer, imported the first Angora goats via India from the Ottoman Empire to the Cape. However, the goats were found infertile because the Turks did not want the breed to spread beyond the country. Luckily, one ewe gave birth to a ram kid during the voyage to the Colony and it was from these two that the first original Angora flocks in the Cape Colony were bred. “When Colonel John Henderson imported the first Angora goats to South Africa from Turkey in 1938 he planted a seed, the fruits of which he could not have foreseen.”1


The city of Angora (Ankara), now the capital of Turkey strongly resembles the up-country Karoo district of South Africa, in terms of geographical configuration, pasture, and climate. Not only the height above sea is similar, but also the hills and mountains especially around Somerset East and Cradock are densely filled with forest. In like manner, the similarity is borne out in the characteristics of abundant veldt, made up of dust, stones, and small dry scrub, of vast treeless flats dry as bone, and alluvial deposits descended from the hills.2 In addition to the abovementioned similarities between the natural home of the Angora and their new habitat in South Africa, the energy and the care of South African breeders paved the way for rapid growth of the Mohair industry in the Colony in the 19th century.


The fertile ram kid adapted to the climate and vegetation of the Eastern Cape well. He grew up and afterwards was mated successfully to selected ewes. The original ram had a long life and through careful selection several flocks were raised throughout the Colony. A single ram and ewe could not have any significant influence to the development of an industry if the second importation of Angora goats did not follow at least 15 years after the first one. Attempts were made by the Swellandam Agricultural Society to import some Angora goats from the Ottoman state as early as 1852.3 The society secretary F. W. Reitz asked for Government assistance in obtaining more Angora goats from the Ottoman state. It was difficult at that time to obtain any Angora goats from the Ottomans because the sultan placed an embargo on all Angora exports for a long time because Turkish adversity to the spreading of the breed beyond the country. Downing Street enlisted the cooperation of the British Ambassador to Istanbul who authorised the sale of an unlimited number of animals at 85 to 90 piastres4 for ewes and 150 to 200 piastres for rams. Therefore, the door for the importation of this attractive but little-known commodity was opened. During the second half of 19th century, Angora importation into the Colony continued. The British consular officials in Turkey played an important role in these imports. Agents from South Africa were sent to Turkey for better selection.5


The young Angora industry established international trade links within a short time. The first shipment of mohair left the Cape Colony for Britain in 1857 and in 1865 the first Angora goats were exported to Argentina. Angora shows also became commonplace in the Colony. In Port Elizabeth mohair exports comprised 97% of the total exports of the city in 1865; 94% in 1866 and 83% in 1876.6


By 1878 there were already more than 30 different purchasing houses for mohair in Port Elizabeth alone and 97,5% of the mohair was exported through Port Elizabeth, 2,2% through Cape Town, 1,9% through Port Alfred and 0,2% through Mossel Bay to different countries, especially Britain. During the 1880`s the number of Angora goats had risen substantial in the Colony thanks to further importation and cross-breeding programme. It was reported that there was two and a quarter million Angora goats in the Cape Colony in 1880.7 The period between 1882 and 1899 was expansion years for the mohair industry. By the year 1882 American and British authorities regarded South Africa’s mohair as equal to Turkey’s finest fleeces. The Zwarte Ruggens Farmers` Association (ZRFA) was formed to represent the interests of wool and mohair producers in 1883. In this period developments in the Cape mohair industry and an embargo on Turkish goat exports encouraged American interest in the importation of Angora goats from South Africa. In April 1894 the Angora Goat Breeders` Association was established. During this time the breeders of the Cape recognised the need for new, improved blood. The Cape Government allocated a sum of money for the private importation of Angoras by the Premier, Cecil John Rhodes. With the visit of Rhodes to the Ottoman Empire a concession was obtained from the sultan for the export of Angoras in 1895. By 1899, the quality of the Cape clip had surpassed Turkey. It had also grown to 56,3% of the total world production with Turkey producing 40,5%, 3,2% America and a very small quantity in Australia.8 It should be emphasised that mohair was an important export commodity for the Ottoman Empire. In 1899 mohair’s share in the Empire’s total exports was 6.7% with a value of 1,037,948 lira. However, after 1899 was a massive declining period for the Ottoman mohair industry. The Empire lost its monopoly on Angora giats and mohair industry.9 Owing to the superior intelligence and scientific methods of Cape breeders, the South African mohair industry turned from Cinderella to princess eventually.


Today, South African mohair is the purest and finest in the world. For the past few years, China has been the most important single destination for South African mohair. It was from a humble beginning that South Africa has become leadering country by producing 61% of the total world production of mohair at present.10


The success of the South African mohair industry reveals or general characteristic of South African farmers behaviour, especially the 1820 settlers during the 19th century. As immigrants from European countries, then experimented different crops to cultivate and animals to breed the best suited to their new circumstances. South African grown Turkish tobacco developed a very similar with the Angora goat industry. As happened previously in the mohair industry, from a very small beginning growers and farmers in the Cape opened the doors to a large industry unknown to them.


South African Grown Turkish Tobacco


J. F. Theron, a farmer from the Tulbagh district, was the first person formally applied to the Agriculture Department for a loan and assistance to grow Turkish tobacco on his plantation in 1909. Later, the De Meillon brothers from Stellenbosch asked for financial support from the Department to the cultivate Turkish tobacco. According to the report of the Department, De Meillon brothers had already undertaken small experiments on their farm ‘Ban Hoek’ with Turkish tobacco and the results were excellent. In the same year, a tobacco expert from the Department, Mr. Stella, visited some farms in Stellenbosch to establish a ‘Tobacco Experimental Station.’11 In 1910, at the request of Malan, Minister for Agriculture for the Cape Colony, the Ottoman Ministry of Foreign Affairs sent samples of Turkish tobacco seeds to Cape Town. According to the report of Ludwig Wiener, Ottoman Consul-General to Cape Town, one package ‘Samsun’ and two packages ‘d’Isketche’ were received and a third sample ‘De Cavalla’ was promised to be sent in a short time. These samples were requested by the Tobacco Experts for experimental purposes.12


The Department of Agriculture had been giving its attention to Turkish tobacco for some time and encouraging farmers, especially in Stellenbosch, to cultivate Turkish tobacco. It can be understood from the letter of the Department that from a very small beginning the industry expanded in a short time. During 1910, the Turkish tobacco crop was already about 70,000 lbs, a great deal of which had been sold to local factories at the auction sale of the Chamber of Commerce at very satisfactory prices. In 1911, South African Turkish tobacco growers were already seeking overseas markets for their production and there were many other growers as well as farmers who desired to grow Turkish tobacco.13 In 1917, the production of South African grown Turkish tobacco reached 150,000 lbs. per year and the first samples were sent to England and America for export purposes.14


South Africa was not the only country that cultivated Turkish tobacco. Some other European countries also used the Turkish seeds for cultivation. However, neither the importation of Angora goat nor the planting of Turkish tobacco seeds supports any regular and mutually based economic relation between the Ottoman Empire and South Africa at that time. In a very different nature, the Ottomans succeeded to establish some originated religious and political ties with the South African Muslim minority. The connection between the Ottomans and South African Muslim population commenced in 1862 with an alim (scholar), Abu Bakr Effendi, to teach and guide the Cape Muslim community.


Footnotes

*The article was compiled from MA dissertation 'A Historical Analysis of The Emerging Links Between The Ottoman Empire and South Africa Between 1861-1923' by Serhat Orakçı

1 D.S. Uys: Cinderella to Princes, The Mohair Board, Port Elizabeth, 1988, p. 3

2 Men of the Times, the Transvaal Publishing Company, Johannesburg, Cape Town & London, 1906, p. 137

3 Cape Town Archives, KAB GH Vol. 23/23 Ref. 41; see also GH Vol. 1/231 Ref. 6

4 Originally a dollar size silver coin, the piastre served as the major unit of currency of French Indochina (Present-day Vietnam, Cambodia, and Laos), and Ottoman Turkey. The kuruş, the subvision of the Turkish Lira, is commonly known as the piastre. 100 kuruş; equal 1 Lira.

5 Uys, P. 5-6

6 Ibid., p. 11-12

7 Ibid., p. 21-22

8 Ibid., p. 23-34

9 H.A. Erdem: Bir Başarı Öyküsü; Güney Afrika`da Tiftik Üretimi, Dış Ticaret Dergisi, Iss.: 13, April 1999. See online version: http://www.dtm.gov.tr/ead/DTDERGI/nisan99/gafrika.htm, (accessed 1 February 2006)

10 J.L. Rtief: Presidential Report, The Angora Goat and Mohair Journal, SA Mohair Growers’ Association, September 2005, p. 39 See online version of the journal, http://www.mohair.co.za/home/journal.asp?cat=samohair&id=18, (accessed 15 February 2006)

11 National Archives of South Africa, TAB TAD Vol. 1005 Ref. N780/2

12 National Archives of South Africa, TAB TAD Vol. 1007 Ref. N784 13 TAB TAD Vol. 1008 Ref. N829 14 SAB IMI Vol. 3 Ref. I5/5

Cuma, Şubat 13, 2009

Travel Notes from South Sudan-1

South Sudan Travel Notes
January 2009
Written by Serhat ORAKÇI

In the morning people greet each other saying ‘Woro’ that means Good morning. The sun rises smoothly inside Jur River and leaves reddish light on the surface of water. It flows gently. The day starts in the small town. People pour out of the way. The bridge over the river meets with motorcycles, bicycles, pedestrians from different direction.

The town Wau is a home for three major ethnic tribes settled in Western Bahr El-Gazal State of Sudan. The tribes are Dinka, Luo and Fertit. Ordinary Dinka people are usually thin and tall. They walk with long sticks. Although they speak their tribal language besides Arabic and English, most of them do not know Arabic and English well.

Wau has very productive land for agriculture. However, activities on the soil are very poor. The area has six months rainy season from April to October. Rest of the year is hot and dry. While avarage rate for rainfall is 50m³ in the Northern Sudan, this rate increases to 1.500m³ in the South Sudan.

Lunch time people greet one another saying ‘Lotto’. Despite the temperature increases up, city market is quite crowded. Traders wait for customer and display their best product. 4x4 jeeps belonged to UN pass inside the market leaving a huge dust cluster behind. People move in the dust like ghosts. Since the petrol is five times more expensive compared to capial Khartoum, Wau settlers use bicycle and motorcycle for transportation. Most of the commodities in the market come from outside world. There is almost no production in the town. Therefore, everything is more expensive than expected except tropical mango.

The town has a big amount of mango source which grew spontaneously all over the town. Nobody even dare to sell or to collect them. During the harvest season, amount of mango is unimaginable. Because transportation facilities are rare from Wau to Khartoum, all mangos get rotten on trees. Trucks go to Khartoum not less than in a week. Air transportation is so expensive nearly reach to international rates.Return flight ticket from Wau to Khartoum costs approximately 500 USD. Usually small aircrafts carry the passengers. Although there is daily flights according to schedule, there is always possibility of posponement or cancellation.

Cumartesi, Ocak 31, 2009

Güney Sudan Gezi Notları

Woro Loto Taga
Güney Sudan - Wau Gezi Notları

Yazan: Serhat ORAKÇI
Ocak 2009


İnsanlar birbirlerini böyle selamlıyor bu kentte. Sabah güneşinin Jur nehrinden yükselmesiyle gün başlıyor. Erkenden yollara dökülen insanlar Woro yani ‘Günaydın’ diyor birbirlerine. Nehrin üzerindeki köprüde motorsikletler, bisikletler ve yaya insanlar beliriyor. Güneş usulca yükselirken kızılımsı bir renk bırakıyor nehirde.



Orta Afrika Cumhuriyeti ile komşu olan Wau etnik olarak üç dört büyük kabilenin toplandığı bir bölge. Bu kabilelerden en büyükleri Dinka, Fertit ve Luo. Dinka insanları ince ve uzun boylular. Yaşlılarının ellerinde boylarıyla orantılı sopalar var. Bunları asa ya da baston niyetine taşıyorlar. Kabilelerine has bir dil konuşuyorlar. Geçim kaynakları başlıca hayvancılık. Çok verimli bir arazi olmasına rağmen Wau’da tarım çok yetersiz. Jur nehrinin suladığı araziler Nisan-Ekim döneminde yağmurla yıkanıyor. Bölge yüksek oranda yağış alıyor. Sudan’ın küzey bölgeleri yılda ortalama 50 m³ iken bu oran Güney Sudan’da 1500 m³’e kadar çıkıyor. Küzey’in çölleri burada yerini yeşil ormanlara bırakıyor.



Öğlen vaktinde insanlar ‘Loto’ diyerek selamlaşıyor. Hava sıcaklığı sabah saatlerine göre daha da yükseliyor. Şehir pazarı sıcağa rağmen hareketli. Esnaflar tezgahlarını bekliyor. Halk öte beri alıyor. Tozlu yoldan Birleşmiş Milletlere ait resmi cipler geçiyor arkalarında toz bulutu bırakarak. Tozun içinde kaybolan insanlar hayaleti andırıyor uzaktan. Kullanılan araçların çoğunluğu 4x4 cipler. Halkın büyük kesimi bisiklet ve motorsiklet kullanıyor ulaşım için. Benzin başkent Hartum’a kıyasla beş kat daha pahalı. Üretimin olmadığı kentte herşey dışarıdan geliyor. Ve mango hariç herşey daha pahalı.



Wau şehri mango diyarı adeta. Şehrin dört bir yanında mango ağaçları kendiliğinden büyümüş. Kimse toplayıp satmaya bile tenezzül etmiyor. Hayal edilemeyecek miktarda mango ağaçı var bölgede. Güzelim mangolar mevsimi geldiğinde dallarında çürüyormuş. Hartum’a ulaşım imkanları kısıtlı olduğundan toplatılıp gönderilmiyormuş. Kamyonlar bir haftada gidebiliyormuş ancak. Uçakla ulaşım çok pahalı. Neredeyse uluslarası uçuş fiyatına. Hartum – Wau gidiş geliş yaklaşık 500 USD tutarında. Uçaklar 30 – 40 yolcu taşıyan küçük uçaklar. Haftanın hergünü sefer var ama bazı seferler iptal edilebiliyor. Bazen kargo uçakları gelip yük boşaltıyor. Eğer alanda yolcu varsa onları alıp gidiyor.



Wau’a gitmeden önce Hartum’dan çok farklı bir yer bulacağımı sanmıyordum. Ama gerek bitki örtüsü ile gerek iklimi ile ve gerekse kültürü ile çok farklı bir yer. Nüfusun bir bölümü hıristiyan bir bölümü müslüman ve kalan diğer kısmı ise animist. Wau’da camii ve medrese sayısı küzeye göre çok az. Ama klise sayısı küzeye göre çok fazla. Şehrin hemen merkezinde batılı kurumlarca yaptırılmış çok görkemli bir klise mevcut. Yokluk içerisindeki bir yerde böyle devasa bir klise görmek insanı şaşırtıyor.



Aslında yokluk içerisinde demek yanlış olur. Varlık içinde yokluk çeken bir şehir burası. Diğer Afrika ülkelerinde yaşanan bu tıkanma burada da göze çarpmakta. Akıp giden bir nehir sulama için müsaitken, canım mangolar dallarında çürürken, ekilebilir devasa toprak bomboş durur iken insanlar yalınayak ve perişanlık içinde.



Batı Bahr El-Gazal eyaletinin başkenti Wau’da İngiliz sömürü döneminden kalma çok büyük bir eğitim hastanesi mevcut. Ama bu hastanenin büyük bölümü atıl durumda. Sudan hükümeti kırsal bölgelere doktor göndermekte zorlanıyor. Eğitimli kesim başkentte işsiz durmayı kırsalda çalışmaya yeğliyor. Bu yüzden merkezin dışındaki kırsal bölgelerde hastaneler ve okullar büyük sıkıntı içinde. Yüz bini aşkın bir nüfusa rağmen Wau’daki doktor sayısı beşi geçmiyor. İnsanların tedavi için başkente gitme imkanları neredeyse yok gibi. Kaderine terkedilmiş bir topluluk adeta.



Sudan’da kuzeyden güneye ilerledikçe bitki örtüsü, iklim, kültür değişiminin yanında Afrika’nın en önemli sorunlarından AIDS’le yaşıyan insan oranında da değişme görülmekte. Kuzeyde AIDS oranı Afrika’nın geneline oranla daha düşük kalırken bu oran Güney Sudan’da çok ciddi bir sorun teşkil etmekte. AIDS’le mücadelede bilinçelendirme çabalarında rağmen somut ilerlemeler zaman alacağa benziyor. Bu süre zarfında Dünya Sağlık Örgütünün göndereceği ilaçları beklemek zorunda insanlar.



Wau şehri 2003’e kadar süren Sudan iç savaşından derinden etkilenmiş bir eyalet. Kuzey ile Güneyin amansız savaşında arada kalmış bir bölge. 2005’de kalıcı barış imzalanmasından ancak sonra sakinleşmiş şehir. Çok sayıda insanın hayatını kaybettiği ve göç ettiği iç savaş döneminde sosyal yaşam derin darbe almış. Wau eğitim hastanesinin bahçesi yaralı ve cesetlerle dolup taşarken üç yıl boyunca bir tek doktor bile uğramamış bölgeye. Elektiriğin gelmesi bile dört ay öncesine dayanıyor sadece.



Günbatımından sonra ‘Taga’ diyor insanlar. İyice karanlık basmadan sazlıklardan yapılmış evlerinin yolunu tutuyorlar. Aydınlatmadan yoksun sokaklar boşalıyor. Şehir kaderini andıran bir karanlığa gömülüyor. Şehir radyosundan günün gelişmeleri anons edilirken Jur nehri sessizce akmaya devam ediyor.