Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 11, 2011

Darusselam Çocukları

Darusselam Çocukları

Serhat Orakçı


Dünya Bülteni, Mayıs 2011






Yaşadıkları yer şehirden pek uzak değil aslında. Libya Çarşının daha ilerisinde asfalt yolun bittiği yerde başlıyor evleri. Altın sarısı çöl kumu üzerine sıralanan yer yer toprak yer yer çalı çırpıdan kurulmuş evler insana başka bir çağa giriyormuş hissi veriyor. Evlerin çatılarında duvarlarında açık kalan boşluklar çaputla, plastik poşetlerle veya çarşaflarla kapatılmış. Etrafta çok çocuk var ama tek bir ağaç veya çocuk parkı yok.



Sudan'ın başkenti Hartum'un kenar semtlerinden birisi Darusselam. Çok sayıda yetim kalmış çocuk var burada. Onları görmek için semte uğradığımızda etrafımıza toplaşıyorlar hemencecik. Aynı şehirde yaşasak da uzaylı görmüş gibi merakla bakıyorlar yüzümüze. Kiminin annesi kiminin babası yok. Bu viran kalmış semtte tozun toprağın içinde oynuyorlar. Çoğunun oyuncağı kum ve toprak sadece. Bir lastik tekerin peşinde gün boyu ordan oraya koşturuyorlar.


Hayvan pazarından aldığımız hayvanı kesip parçalamak ve ailelere dağıtmak için acele eden gençler sorduğumuzda hava kararmadan işi bitirmek istediklerini söylüyorlar. Akşam olup hava karardığında semt karanlığa gömülüyor. El feneri bile burada yaşayanlar için büyük nimet.


Semtte elektrik yok. Jeneratörden elektrik çekmek teknik olarak mümkün ama bir ampulün günlüğü 50 kuruş, bir televizyon için günlük 1 Cüneyh. Jeneratör elektriğine çoğunun maddi durumu elvermiyor. Devletin bu semte elektrik getirmesi ise şimdilik zor iş. Sabretmekten başka çare yok. Gençler işlerini el lambalarının cılız ışığı altında sürdürdüler. Bize bu turda eşlik eden misafirimiz The Middle East Monitor yazarlarından Dr.Hanan Chehata da elektriğin değerini Sudan'da daha iyi anladığını söyledi.


Eşim evde topladığı plastik şişe ve bidonları yanına alınca şaşırmıştım başta. Meğer buralarda plastik şişe ve bidonlar çok kıymetliymiş. Hartum merkezden 20 dakika uzaklıktaki semtte elektrik olmadığı gibi su da yok. İnsanlar buldukları pet şişe ve bidonlarla uzaktan su taşıyorlar. Tüm pet şişe ve bidonlar otomatik olarak geri dönüşüme uğruyor. Verdiğimiz plastik pet şişeler bile insanları oldukça mutlu ediyor.


Davet üzere evlerden birine sokuluyoruz. Oldukça mütevazı bir yaşam. Duvara gelişi güzel asılmış Kuran levhalar ve üç yatak dışında kayda değer pek bir şey göremiyoruz. Evin üstü bir çuvalla kaplanmış. Dışarıda rüzgar estikçe çuval esneyerek haşır huşur sesler çıkartırken öğlen sıcağında içerisinin nasıl olacağını kafamda canlandırma çalışıyorum.


Yaşam için önemli diğer bir öğe de gölge. Sıcaklığın 40'lı derecelerde gezdiği Sudan'da gölge bu insanlar için büyük bir nimet. Yaşamlarını ve yataklarını gün içinde güneşin konumuna göre şekillendiriyorlar. Yatakların yeri gölgeyi takip ederek yer değiştiriyor. Görünen o ki yüksek bina ve ağaç olmaması gölge bulma işini de bir hayli zorlaştırıyor.


Dışardan göç etmiş aileler burada toplanmış. Göç nedenleri ise bir lokma ekmek, geçim derdi. Bazı evlerin erkekleri iş için daha uzak semtlere gitmiş. Evlerine iki üç haftada bir uğrayıp geri işe gidiyorlarmış. Çoğu evin bakıcısı ve koruyucusu kadınlar. Kadınlardan bazılarının bir araya gelerek bir dernek kurmaya çalıştığını öğreniyoruz. Amaçları mahallenin yetim çocuklarına bakmak, mahallelinin derdine derman olmak. Destek için her kapıyı çalma niyetindeler. Bu yokluk ortamında yapacak çok işleri var tabi umdukları desteği bulabilirseler.


Biz oradayken gelen taleplerden biri şöyle: Bir kadının 80 Cüneyhe ihtiyacı olduğunu söylüyor. Eşek arabasının tekerleri uzun zaman önce yıpranmış. İkinci el lastik alıp eşek arabasını yeniden kullanmak istediğini bildiriyor. Eşek arabaları yük taşımada ve su taşımada çok işe yaradığından kadın eşek arabası ile ekmeğini kazanmak istiyor. Yanlış anlaşılmasın burası bir köy değil 7 milyon nüfuslu bir şehrin garip kalmış köşesi. Bunun gibi nice mahalleler var. Biz yolumuz buraya düştüğü için burayı görüyoruz.


Okul aidatlarını ödeyemediği için okuldan atılmış çocuklar var. Her ne kadar ücret cüzi de olsa imkan elvermeyince çocuklar sınavlara girememiş. Okumak için gelecek seneyi bekliyorlar. Okuyanların da doğru dürüst defteri kitabı olduğunu söylemek zor.


İnsan düşünmeden edemiyor. Aynı dünyada yaşıyoruz aynı Allah'a inanıyoruz aynı havayı soluyoruz. Biz zenginl içinde yaşarken bir köşeye itilmiş bu insanlar bir plastik şişenin hesabını bir el fenerinin bir lastiğin hesabını yapıyor. Her türlü olumsuzluğa rağmen sonuçta senden benden daha mutlu görünüyor ve Darusselam (Selamet Diyarı) ismine yakışır biçimde yüzleri her daim gülümsüyor.


İnternet olmadan, elektrik ve su olmadan, TV olmadan kaç gün yaşabiliriz? Bu insanlar tüm bunlar olmadan yaşamlarını sürdürüyor hem de gülümseyerek ve şükrederek. Kaç gün dayanabiliriz isyan etmeden bu şartlar altında teknolojik aygıtların uzağında? Gerçekten yardıma ihtiyacı olan acaba kim biz miyiz Darusselam halkı mı?

Pazartesi, Temmuz 26, 2010

Batı Darfur Gezi Notları

Batı Darfur Gezi Notları
Serhat Orakçı

Dünya Bülteni, Tammuz 2010

Sudan’ın başkenti Hartum’dan küçük uçaklar kalkıyor Batı Darfur’a. Geneli Rus yapımı eski uçaklar bunlar. Batı Darfur Eyaletinin başkenti El Cenine’ye gidiş-geliş bileti 400 dolar civarında. Sudan’da kişibaşına düşen milli gelirin yıllık ortalama 1000 dolar civarında olduğu düşünülürse bu fiyat oldukça pahalı.


El Cenine Sudan-Çad sınırına sıkışmış bir şehir. Nüfusu göçmenlerle birlikle 1.5 milyon civarında. El Cenine şehri etrafında çok sayıda mülteci kampı bulunmakta. Bu kamplarda Darfur krizi yüzünden köylerini yahut kasabalarını terketmiş insanlar barınıyor. Bazı mülteci kamplarında 10-15 bin kişi barınıyor. Buralara toplanmış insanlar dışarıdan gelen yarımlarla hayatlarını emaneten sürdürmekte. El Cenine Darfur’daki diğer bölgelere göre daha az yardım alıyor. Gerek güvenlik gerekse ulaşım sıkıntıları STK’ların bölgede çalışmasını zorlaştırıyor. Yardımlar kesintiye uğradığında ise açlık ve benzeri sorunlar başgösteriyor. İstihdam oranının çok düşük olduğu bölgede fakirlik seviyesi oldukça yüksek. Ticari ve tarımsal faaliyetler de güvenlik nedeniyle kısıtlanmış durumda.



El Cenine şehri Sudan’ın batı sınırındaki en son yerleşim birimi. Çad’a giden bir nehir yatağı ile çevrelenmiş şehirde iki katlı bina görmek imkansız neredeyse. Şehrin merkezinde bir meydan ve bu meydanda ufak dükkanlar ve seyyar satılar mevcut. Tahıl pazarı, hayvan pazarı gün içindeki kalabalık yerler. Saat beşten sonra ise meydan boşalıyor. Akşam karanlığı çöktüğünde ise üç beş açık dükkanın dışında sokaklarda kimse kalmıyor. El Cenine’de akşamları sokağıa çıkmak sakıncalı hele de yabancılar için. Son zamanlarda bölgede çalışan bazı yabancılar Sudan Ulusal Ordusu ile çatışan isyancılar tarafından fidye için kaçırılmış. Bu yüzden geceleri sokakta gezinmek riskli.



Şehrin 10-15km. dışında güvenlik sorunu daha da artıyor. Bu yüzden askeri koruma olmadan bölgede dolaşmak mümkün değil. Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler Darfur Barış Misyonu (UNAMIS) bölgede sivilleri korumaya çalışıyor. Ağır silah taşıyan askeri araçlar şehrin içinden konvoy halinde geçiyor. Bu manzaraya alışan halk askerlere pek aldırış etmeden işine gücüne bakıyor. Buna rağmen halk cancavit ismi verilen silahlı milislerden korkuyor. At sırtında gezinen cancavitlerin yüzleri kapalı olduğu için sadece gözleri görünüyor. Sırtlarında her daim tüfek taşıyan bu atlı milisler Sudan Ulusal Ordusu ile işbirliği yaparak isyancı gruplara karşı savaşıyor. Ordunun zayıf olduğu bölgelerde bu milisler kontrolü elinde tutuyor.



El Cenine şehrinin dışında yerleşim oldukça dağınık. Beş-on hanenin kümelendiği çok sayıda ufak köy var. Bu köylerde derme çatma evler sazlıktan, çalı çırpıdan yapılmış. İsyancı gruplar ile Sudan Ordusu arasında gerçekleşen silahlı çatışmalar yüzünden çoğunluğu bir ailenin ya da kabilenin yaşadığı bu ufak yerleşim birimleri büyük risk altında. Bu yüzden insanlar köylerini terkederek şehirlerin etrafındaki mülteci kamplarına sığınıyor. El Cenine nüfusunun neredeyse yarısı mülteci statüsünde. Bu mülteciler güvenlik nedeniyle geldikleri yerlere geri dönmek istemediklerinden bu kamplarda yaşamlarını zor şartlar altında devam ettiriyor. Bu kamplarda bina yapmak hükümet tarafından yasaklanmış. O yüzden kamplarda bina yok sadece dermeçatma kulubeler var. Hükümet El Cenine şehrinin yerlileri tarafından yabancı olarak algılanan mültecileri geldikleri gerlere geri göndermek istiyor ama bu göründüğünden oldukça zor bir iş.



Limon, Mandalina, Portakal ve Mango yetişen bölge tarıma elverişli olmasına rağmen neredeyse hiçbir tarımsal faaliyet yok. Gerek güvenlik sorunu gerekse teknolojik altyapı yokluğu bu potansiyelin kullanılmasının önündeki engeller. Aynı şekilde sanayi üretimide yok denecek düzeyde. Bu yüzden bölgenin ihtiyaçları Hartum ya da Çad’dan karşılanıyor. Hartum-El Cenine arasında 10-15 günde gidip gelen kamyonlar şehrin ihtiyaçlarını getiriyor. Benzer bir şekilde Çad’dan da bazı ürünler gelmekte. Şehir merkezinden Çad’a taksi dolmuşlar gidip gelmekte. Her saferinde beş kişi götüren bu taksilerin kişi başı fiyatı 2 dolar civarında.



Şehir su şebekesi olmadığından suya ulaşım kısıtlı bu yüzden şehirde su taşıyan eşekleri sıkça görmek mümkün. Su taşıma işini çocuklar üstlenmiş. Bir eşek yükü su 2 cüneyh ediyor. Eşeklerin sırtlarında sağlı sollu tulumlar var. Bu tulumlar özel bir deriden yapılıyor ve eşeğin fiyatından daha pahalı. Eşeklerle eve getirilen su varillere transfer ediliyor. Daha sonra ev-içi kullanımı ve banyo tuvalet kullanımı için farklı kaplara aktarılıyor. Eşeğin dengesini bozmamak için bu tulumlar sağlı sollu azar azar boşaltılıyor. Bu şekilde sağ ve sol her zaman dengede kalabiliyor. Su satıcıları bu işte ustalaştığı için suyu hızlı bir şekilde transfer edebiliyor.



Özellikle mülteci kamplarında sağlık koşulları çok yetersiz. Su kaynaklarının kısıtlı olması kamplardaki hijyen şartlarını olumsuz etkiliyor. El Cenine şehir merkezinde bulunan hastanelerin imkanları da kısıtlı. Bu yüzden ciddi operasyon gereken hastaların mutlaka Niyala ya da Hartum’a gitmesi gerekiyor. Gelir seviyesinin çok düşük olduğu bölgede bu imkana sahip insan sayısı sınırlı.



Batı Darfur’da ve Darfur’un diğer bölgelerinde yaşamın normale dönmesi için uzun bir zamana ihtiyaç var sanki. İnsanların emaneten yaşadığı koşulların değişmesi ticari, tarımsal faaliyetlerin yanında eğitim ve sağlık şartlarının da iyileşmesine bağlı. Şimdilik geleneksel toplumlara özgü güçlü kabile ve aile bağları insanları bu kriz topraklarında ayakta tutuyor. Bu güçlü bağlar sayesinde kenetlenen Darfur halkı sosyal ve psikolojik gerginliklere yol açan zorlu şartlara direniyor. Barışın gelmesi, çatışmaların bitmesi ve halkın huzura kavuşması krizin içindeki tüm tarafarın özveride bulunmasını gerektiriyor.

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Güney Sudan-Juba Gezi Notları

Güney Sudan-Juba Gezi Notları

Serhat Orakçı

Dünya Bülteni, Haziran 2010

Şehrin göbeğinde iki katlı pembe bir malikane gösteriyor Ali. “Burası Salva Kiir’in yeri” diyor. Bahsettiği kişi kovboy şapkasını başından çıkartmayan Güney Sudan Devlet Başkanı ve aynı zamanda Sudan Devlet Başkan Yardımcılığını yürüten Salva Kiir Mayardit. Pembe malikanenin hemen on metre ilerisinde üç beş kuzu otluyor ve kulubemsi evlerden çıkan kadınlar tel örgülere çamaşır seriyor. Araba ilerledikçe yol üstünde farklı tabelelar gözüme çarpıyor: UNDP, WHO, Unicef, New York Hotel, Welcome Juba...



Fazla değil yedi ay sonra Referandum var Güneyde. İsterse Sudan’dan tamamen ayrılıp bağımsız bir devlet olduğunu ilan edecek. Bu göründüğü kadar kolay olmayabilir. Güney Sudan’ın başkenti Juba büyük ama hala çok cılız. Şehirde üç katlı bina görmek bile neredeyse imkansız. Şehrin iki üç kilometre dışında kabile yaşamı başlıyor. Katetmesi gereken çok yol var gibime geliyor.


Şehir nüfusunun 1 milyonun üstünde olduğunu öğrendiğimde pek şaşırmadım. Oysa daha beş sene önce 200 bin nüfuslu bir yermiş Juba. Dışardan devamlı göç alıyor ve aldıkça genişliyor. Uganda, Kenya, Etiyopya ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile karayolu bağlantısı ve aynı zamanda günlük uçak seferleri var. Sadece Afrikalılar değil Pakistan, Hindistan’dan gelenleri bile görmek mümkün. Şehir merkezindeki Konyo Konyo çarşısı oldukça hareketli. Yan yana sıralanmış küçücük dükkanlarda ananastan cep telefonu kadar herşey satılıyor. Ama fiyatlar dudak uçuklatıyor. Hartum’da 5 Cüneyhe aldığım seyyar şarj cihazı için 20 Cüneyh istiyor satıcı. Hayret içinde kaldığımı görünce “Eeee burası Juba” diyor sırıtarak.

Sudan’ın başkenti Hartum’da alışık olduğum yan gelip yatma, sıcaktan ayılıp bayılma sendromu burada yok. İklim kuzeye göre oldukça farklı ve yaşanabilir. Tropikal iklim kuşağındaki Juba senenin 6-7 ayı yağmur aldığından olsa gerek yemyeşil. Şehrin etrafındaki tepeliğe gidip şehre bakıyoruz. “Burası Jebel Kucur” diyor mihmandarım Ali. Aşağıda dümdüz bir arazi. Ağaçlar, evler ve diğer uçta akıp giden Beyaz Nil Nehri var. Tepeliğin eteğinde toplanmış gençler kurdukları çakıl tepelerinin kenarında iskambil oynuyor. Oyun bitince birazdan kalkıp gene taş kırmaya devam edecekler. Güzel bir sistem oluşturmuşlar kendilerince. İçlerinden biri tepenin yüksek bir noktasına çıkarak irice taşları aşağıya yuvarlıyor. Bir alt sıradaki bu iri taşları balyozla döverek bir kaç parçaya ayırıyor ve aşağıya atıyor. Onun altında çalışan gençler bu taşları bir kenarda toplayarak kümeliyorlar. Bir kısmını da kırarak daha küçük çakıl taşı kıvamına getiriyorlar. Böylece sekiz on kişilik bir grup organize olarak inşaat sektörü için küçük bir taş tesisi oluşturmuş oluyor. “Ekmeğini taştan çıkarmak” deyimi tam da bu gençlere yakışıyor.



Kucur tepeliğinin biraz ilerisinde büyük bir otoyol çalışması var. Ömer El Beşir’in Güney Sudan halkına hediyesi olduğunu öğreniyorum. Yoldaki hummalı çalışma devam ederken yağmur çiselemeye başlıyor. İki yıl önce Salva Kiir tarafından açılan Nyokuron Kültür Merkezi ilgimizi çekiyor. Hoş tabelasına ve bahçesine rağmen içeride pek birşey bulamıyoruz; takım elbise ve iskarpin ayakkabılar satan dükkanın dışında. Ülkeye damgasını vuran ‘yokluk’ burada da karşımıza çıkıyor. Şehrin içinde ilerledikçe sağlı sollu bira solunlarını ve çok sayıda oteli geride bırakıyoruz. Şeriatla yönetilen Sudan’da içki satmak, almak, aracılık etmek büyük suç aslında. Ama güneyde bu kural da değişiyor. Kenya’dan ve Uganda’dan getirilen bol miktarda içki çok sayıda birahane açılmasına olanak veriyor anlaşılan.

Şehirdeki son durağımız Nil kenarındaki Juba Otelinin kafeteryası. Gerçekten çok hoş bir manzara çıkıyor karşımıza. Nil nehri ayalarımızın dibinden usul usul akıp gidiyor akşam serinliğinde. İki yakayı birbirine bağlayan eski demir köprü görünüyor ilerde. Tek tük balıkçı tekneleri gözümüze çarpıyor. Güneş batarken Uganda’dan yola düşen Nil usul usul Hartum’a doğru akmaya devam ediyor.


Kendi içinde özerk yapıda olan Güney Sudan’ın başkenti Juba’da yaşam kuzeydekinden oldukça farklı geldi gözüme. Kuzeyin beyaz cellabiyeli erkeklerine ve tesettürlü kadınlarına rastlamak imkansız. Kuzey güney arasında bayraklar ve tatiller bile farklı. Kuzeyin resmi tatili cuma-c.tesi iken güneyin resmi tatili c.tesi-pazar. Kuzey Arapça konuşurken güneyde İngilizce daha yaygın kullanılmakta.

Osmanlı yönetiminin Sudan’da en son ilerlediği nokta bugün Güney Sudan’ın başkenti olan Juba şehriymiş. 1900’lü yılların başından beri sadece misyonerlerin eğitim ve sağlık faaliyeti yürüttüğü Güney Sudan, Sudan’ın diğer bölgelerine göre oldukça geri bence. Zaten bu bölgenin hiristiyanlaşması da bu misyoner okulları aracılığıyla gerçekleşmiş. 1950’lere kadar Güney Sudan’da hiçbir resmi devlet okulu açılmamış. Kuzey ile Güneyi karşı karşıya getiren iç savaş 1985’de başlayıp 2005 yılına kadar devam etmiş. Bu süre zarfında büyük göç hareketleri yaşanmış. 2005 yılında iki tarafın yaptığı ateşkes anlaşması gereği Güney Sudan 2011’in Ocak ayında referanduma gidiyor. İç savaş yıllarında büyük yıkıma uğrayan bölge her açıdan geri kalmış durumda. Ayrılmasına şimdiden kesin gözle bakılsa da Güney’in idari yapısı oldukça zayıf ve arada 3-5 yıllık bir geçiş süreci olması gerekiyor. Bu süre zarfında kuzey-güney ilişkilerinin normal seyretmesi beklenebilir sanırım. Uganda, Kenya, Etiyopya ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile sınırı bulunan Güney Sudan bu çevre ülkeler ile sınır ticareti yapıyor. Siyasi istikarı sağlaması durumunda hızla gelişebilecek bir bölge. Doğal kaynakları oldukça fazla. Şu an Sudan petrollerinin %70’i güneyden çıkıyor. Tarıma henüz hiç açılmamış bakir toprakları mevcut. Kafamdan güneyle ilgili farklı düşünceler geçerken Ali hissetmiş gibi “Hükümet bu yıl içerisinde tarım projelerine ağırlık verecek.” diyor.

Üç günlük kısa gezim bittiğinde Juba Havalimanının yolunu tutuyorum. Hava parçalı bulutlu. Geliş ve gidiş olmak üzere 200 m2’lik iki salondan oluşan uluslararası havalimanı tıkıştıkış. Pistte BM uçağı bekliyor. Çıkış işlemleri bittiğinde ilginç bir üst baş aramasından sonra yolcu bekleme salonuna geçiyorum. Yanımda bekleyen Pakistanlı iş adamı Wau’a gideceğini söylüyor. Peşinden elektrikler kesiliyor. Havalimanı karanlığa gömülüyor. Uçak anonsları kesiliyor. Yağmur giderek şiddetleniyor. Beş saat yağmurun kesilmesini ve uçakların kalkmasını bekliyoruz. Sonunda eski bir Rus uçağıyla havalandığımızda Güneyin yemyeşil arazilerini bir bir geride bırakarak kuzeyin sıcak çöllerine doğru yol alıyoruz.

Perşembe, Aralık 17, 2009

BATI DARFUR GEZİ NOTLARI

BATI DARFUR El-CENİNE GEZİ NOTLARI (Aralık 2009)
Yazan: Serhat ORAKÇI

Batı Darfur’un başkenti El-Cenine Sudan’ın bittiği yer sayılır. Çünkü bu kent Sudan-Çat sınırında uçta bir yerleşim merkezi. Şehir merkezinden bir kaç saatlik yolculukla Çat’a gidilebiliyor. Hatta çarşıda sırf bu iş için taksiler bulunmakta. Gün boyu sınıra yolcu taşıyan bu taksilerin fiyatı 5 Cüneyh yani 2 dolar. El-Cenine şehri aslında sakin bir kasabayı andırıyor. Çarşısı merkez ve bu merkezin etrafında evler ve resmi binalar bulunmakta. Şehrin hemen yanı başında kurumuş bir nehir yatağı var. El-Cenine’yi katadeden yatak Çat’a uzanıyor. Yağmurlu mevsimlerde nehrin aktığını görmek mümkün ama ben altı ay arayla yaptığım iki gezide de sadece kuru halini görebildim.



2003-2004 yıllarında Darfur’da çatışmaların artmasıyla şehir yüzbinlerce mülteciye sığınak olmuş. Şehrin çevresinde onlarca mülteci kampı bulunmakta. Bunlardan bir kaç tanesi oldukça büyük kamplar. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle: Kirinding kampı, Riyad kampı, Ebuzer ve Huccac kampları. Tüm bu kamplarda çatışmalarda köylerini terketmiş insanlar yaşamakta. Kaçtıkları yerlerde güvenlik olmadığı için bu kampları terketmek istemeyen bu insanların yaşamı dışardan gelen yardımlara bağlı. Ama gene de ufak bir toprağı ekip biçmeye çalışan, koyun sağan, satıcılık yapan insanları görmek mümkün. Sağlık ve hijyen şartlarının ortalamanın çok çok altında olduğu bu kamplarda sağlık hizmetleri gönüllü yardım kurumlarının kurduğu ufak sağlık merkezlerinde sağlanıyor. Şehir merkezinde bulunan hastanelerin imkanları kısıtlı olduğu için ciddi operasyonlar için hastaların mutlaka Niyala ya da Hartum’a gitmesi gerekiyor. El-Cenine’den hartuma çitf yönlü uçuşlar 350-400 dolara tekabül ediyor. Maddi durumu el vermeyenlerin bu yoılculuğu yapması elbette ki imkansız.



Mayıs 2009’daki ilk ziyaretimden bu yana şehirde pek birşey değişmemiş. Geceleri patlamaya başlayan silah seslerinin ritmi bile aynı. Kurban bayramı olması nedeniyle şehir merkezi sakin. Dükkanlar ve seyyar satıcı tezgahları kapalı. Devlet daireleri de bayram boyunca kapalı. Hatta havalimanı bile çalışmıyor. Arife günü bizi getiren uçak bayram bitimine kadar hareket etmeyecekmiş öğrendiğime göre.



Bayram ın bu kadar sönük geçtiği bir yer görmedim hayatımda. Kurban kesildiğini dahi pek az gördüm. Üç-dört evin önünde toplaşan insanlarda olmasa bayram olduğunu anlamak çok güç. Bayram namazı neredeyse 10’a doğru kılınıyor. Öğlen namazı da 3’e yakın... İnsanlar bayram namazına beyazlar içinde geliyor. Büyük bir meydanı mescit haline getirerek bayram namazını kılıyorlar. Namaz bitiminde herkes yanındakinin elini sıkarak bayramlaşıyor.

Kasım ayının sonu olması nedeniyle havalar umduğumdan daha soğuk. Özellikle sabah 6 gibi buz gibi oluyor hava. Öğleye doğru tekrar ısınıyor. Akşamları gene soğumaya başlıyor. Tam bir çöl iklimi hakim.

Suya ulaşım kısıtlı olduğu için su taşıyan eşşekleri şehrin her yerinde görmek mümkün. Su taşıma işini de çocuklar üstlenmiş. Bir eşşek yükü su 2 cüneyh ediyor. Eşşeklerin sırlarında sağlı sollu tulumlar var. Bu tulumlar özel bir deriden yapılıyor ve öğrendiğime göre eşşeğin fiyatından daha pahalı. Evlerin bahçelerinde su varilleri mevcut. Eşşeklerle eve getirilen su bu varillere transfer ediliyor. Daha sonra ev-içi kullanımı ve banyo tuvalet kullanımı için farklı kaplara aktarılıyor. Bu eşşeklerin özel bir sistemleri var. Suyun ağırlığının eşşeğin dengesini bozmaması için su tulumları sağlı sollu azar azar boşaltılıyor. Bu şekilde sağ ve sol her zaman dengede kalabiliyor. Su satıcıları bu işte ustalaştığı için suyu hızla transfer edebiliyor.



El-Cenine’nin sıcak iklimi tarım için elverişli. Şehirde mandalina, portakal, limon ve mango ağaçları görmek mümkün. Buna karşın tarım üretimi yok denecek kadar az. Gerek teknik bilgi eksikliği gerekse bölgede yaşanan siyasi istikrarsızlık ve çatışmalar tarım üretimini ve sanayi üretimini geliştirmeyi imkansızlaştırmış. Yoğun bir nüfus barınmasına rağmen şehirde tek bir fabrika bulunmamakta. Tüm ihtiyaçlar Hartum’dan kamyonlarla temin edilmekte. Son yaşanan gelişmelerden belki de en olumlu olanı Hartum-El Cenine arasındaki ulaşımın eskiye nazaran geliştirilmesi. Daha önceden bir kamyonun bu güzargahta Hartum’dan Cenine’ye varması 20-30 gün sürereken şimdilerde bunun neredeyse 10-12 güne düşmüş olması. Şehre ayrıca Çat sınırından da malzeme girmekte. Bu sayede Hartum’da göremeyeceğiniz bazı ürünleri Cenine pazarlarında görmek mümkün. Şehirdeki başka bir ilginçlik de petrol istasyonunun olmaması. Benzinin de seyyar satıcılardan alınıyor olması.

Şehir merkezinde bulunan tahıl pazarı hareketli yerlerden biri. Bu pazarın ilginçliği ise Amerika’dan hibe gelen un ve şeker çuvallarının satılıyor olması. Üzerlerinde USAID yazılı bu amerikan bayraklı çuvallar tahıl satıcılarının depolarından halka satılmakta. Buna benzer daha başka bir üründe USAID ambalajlı yağ kutuları. Bunlarda hemen hemen tüm pazarlarda satılmakta. Zamanında hibe edilen bu gıda maddelerinin nasıl ticari meta haline dönüşerek pazarlarda alıcıya çıktığını bilemiyorum ama bu bile ayrı bir sektör haline şimdiden dönüşmüş.


El-Cenine Darfur çatışmalarından en çok etkilenen merkezlerden biri. İnsani yardım kurumlarına bölgede çok ihtiyaç var. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştitilmesi için özel çaba gerekli. Avrupa’dan bazı yardım kurumları bulunsa da bunların sayıları oldukça az. En çok dikkat çeken kurumların başında Unicef ve Dünya Gıda Örgütü geliyor. Maalesef Türkiye’den hiçbir kurum burada faaliyette değil. Bu yüzden İHH İnsani Yardım Vakfı adına bu kurban bayramında özellikle seçtiğimiz bir yer burası. Türk insanın Darfur halkını unutmadığını bu coğrafyaya kayıtsız kalmadığını göstermek istiyoruz. İleri ki dönemlerde daha farklı projelerle bu bölgeye gelmeyi bölgede barış gelmesine katkıda bulunacak çalışmalar yapmayı kendi adımıza umut ediyoruz.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

DARFUR - NİYALA İZLENİMLERİ

Darfur - Niyala Gezi Notları (Ağustos 2009)

Yazan: Serhat ORAKÇI

Bugüne kadar Sudan’ın büyük bölümünü gezip görme şansım olsa da özellikle Darfur sorunu nedeniyle ismini sıkça duyduğum Niyala’ya yolum henüz düşmemişti. Ramazanın başlamasına üç gün kala Güney Darfur’un başkenti Niyala için yol göründü. Çalışmakta olduğum IHH İnsani Yardım Vakfının bölgede yaptığı bazı faaliyetlere katılmam gerekiyordu. Çok fazla hazırlık yapma şansım olmadı. Bölge hakkında önceden duyduklarım ve okuduklarımla yetinecektim bu sefer.

Darfur için gereken özel izinleri İnsani Yardım Bakanlığından çıkarttıktan sonra uçak ile iki saate yakın bir yolculuk yaptık. Sorunsuz bir uçuşun ardından uçağımız Niyala’ya indi. Uçak fiyatları yoğunluğa göre dönem dönem değişmekte ve birkaç değişik firma Hartum’dan buraya uçmakta. Gidiş-dönüş bileti yaklaşık olarak 700-850 Sudan Cüneyhi tutuyor. Bu da yaklaşık olarak 350-400 dolar yapmakta.


Zahmetsiz bir yolculuğun ardından mütavazi bir havalimanına indik. Şimdiye kadar ziyaret ettiğim diğer şehrilere kıyasla Niyala havalimanı oldukça büyük geldi gözüme. Daha önce gördüğüm yerlerde valizler elle ya da arabalarla taşınırken burada en azından dönen bant vardı. Bu da bir nebze olsun buranın büyüklüğüne işaretti. Yabancılara uygulanan özel arama ve taramarı müteakip havalimanından şehre doğru yola koyulduk.


Havalimanı ile şehir arasında arabayla takriben 15 dakikalık asfalt bir yol var. Bu yolda ilerlerken ufak tepeler ve tek tük ağaç dışında pek birşey görülmüyor. Bazı yerlerde bitki örtüsü oldukça yeşil. Bu yolda oldukça geniş ama kurumuş bir nehir yatağı hemen göze çarpıyor. Yağmurun bollaştığı dönemde yağmur suları bu nehre hayat veriyormuş. Ama biz sadece kuru halini görebildik. Çocukların oyun sahası gibi içinde koşuşturdukları bu yerde yetişkinler elleriyle nehir zeminini eşeleyerek su aramaktaydı. On ikinci enlemde bulunan Niyala Sudan’ın başkenti Hartum ile kıyaslandığında daha ılıman ve tümüyle çöl değil. Şehrin etrafında yer yer korular mevcut.

Niyala şehir merkezi oldukça hareketli. Çarşı merkezi insan seli adeta. Burada istenilen hemen hemen herşeyi bulmak mümkün. Pazar Çin mallarının istilası altında. Fiyatlar oldukça yüksek. İhtiyaçlar Hartum’dan kamyonlarla gelmekte. Haftada 40-50 kamyonun Hartum’dan mal getirip boşalttığını öğrendik. Şehir dışına doğru tek tük fabrikaları görmek mümkün. Hatta havalimanı yolu üzerinde büyük bir otel inşası hemen göze çarpmaka. Herşeye rağmen şehirde ufak tefek kıpırdanma imareleri var.

Niyala nufüs yoğunluğu bakımından da oldukça kalabalık. Darfur’daki en büyük yerleşim merkezi burası. Başkent Hartumdan sonra en çok nüfusun yaşadığı yer. Tüm Sudan’ın ikinci ya da üçüncü büyük yerleşim birimi. İklim Hartum’a göre daha yumuşak. Sıcaklık çok şiddetli değil. Ağustos olmasına rağmen dışarda yürünebiliyor. En önemli toplumsal sorunlardan biri su sıkıntısı. Şehirde su kaynakları yetersiz. Şehre her daim su sağlayacak bir kaynak yok. Herhangi bir göl yatağı ya da baraj olmadığından su yeraltından çıkartılmakta. Tarım alanları oldukça geniş ve verimli ama su tarım için hayati önem taşıyor. Hali hazırdaki tarımsal ekip-biçme yöntemleri çok çok yetersiz. Sadece ekip biçenin karnını doyuruyor. Önemli bir diğer sorun da elektrik kesintileri. Sudan’ın diğer şehirlerinde yapılan uygulama burada da karşımıza çıkıyor. Şehir elektriği rutin olarak belli saatlerde kesiliyor.


Şehirde en çok dikkat çeken şey sivil toplum kuruluşlarının tabelaları, arabaları, bayrakları. Darfur sorunu nedeniyle bölgede çalışan çok sayıda insani yardım kurumu bulunmakta. Bunların bazıları devlet başkanı Ömer el-Beşir davasına kanıt sağladıkları gerekçesiyle geçtiğimiz aylarda sınır dışı edilmişti. Geride kalan kurumlar çalışmalarına devam etmekte. Türkiye’yi temsil eden dört kurum var: IHH, TİKA, Kızılay ve Kimse Yok mu? derneği. Bu dört kurum da yaptıkları çalışmalar ile Türkiye’nin bölgedeki imajına büyük katkı sağlamakta. Çok sayıda kurum faaliyet gösterse de bölgenin ihtiyaçları sıralamakla bitmez. Sivil Toplum Kuruluşlarına bölgede çok iş düşüyor. Dikkat çeken başka birşey ise resmi devlet dairelerinin önlerine mevzilenmiş ağır silahlı araçlar ve askerler. Her kurumun önünde bu askerleri görmek mümkün. Hatta ağır makineli tüfekli askerlere çarşı pazarda bile rastalamak mümkün. İsmi sık sık Darfur Krizi ile anılan Cancavit’ler ise pek ortalıkta görünmüyor. Ancak şehir dışına çıkıldığında ratlamak mümkün.

Ziyaretimiz esnasında gezdiğimiz bazı okullarda öğrencilerin ve sınıfların içler acısı durumuna şahit olduk. Çoğunlukla masa, sıra, defter, kalem olmadan eğitim yapılıyor. Bazı okullarda sınıf bile yok. Bahçeye bir ağaç dibine koyulan hasırlar ve karatahtayı andıran dört köşe bir levha sınıf olarak kullanılıyor. Eğitim daha çok ezbere dayalı. Matematik ve fen bilimleri çok zayıf. Coğrafya derslerinde kullanılan haritalar elle işlenerek yapılmış. Bu okullarda harita dağıtmak, masa, sıra bağışlamak bile oldukça önemli. Çocukların çoğunluğu yetersiz beslendiği aşikar. Okullarda birde su sıkıntısı var. IHH İnsani Yardım Vakfı’nın başlattığı her okula bir su kuyusu projesi gerçekten yerinde bir çalışma. En azından çocukların su ihtiyacı giderilmekte böylelikle. Öğrenciler arasında türlü türlü hastalık baş göstermiş. Hastane imkanları kısıtlı olduğundan çocuklar kaderlerine terk edilmiş. Bazı okullarda sağdan soldan bulunan çadırlarla sınıf oluşturulurken bazı yerlerde saz ve ağaç direklerden sınıf oluşturulmuş. Bu şartşarda sağlıklı bir eğitim olması zaten bir mücize. Öğretmenler her ne kadar ümitvari konuşsalarda onlarda iki ara bir derede kalmış. 10-15 m²’lik sınıflarda 100’ün üzerinde öğrenci eğitim görüyor. Dört öğrencinin ders gördüğü bir okulda topu topu 10 öğretmen var.

Kuran eğitimi verilen okulların durumu da farklı değil. Çocuklar hafızlık eğitimlerini el yazması tahta levhalarla yapıyor. Farklı surelerin yazılı olduğu levhalar elden ele geçirilerek ezberleniyor. El yazması olduğundan hata çok fazla. Okumayı bırakın okumaya çalışmak bile imkansız neredeyse. Tahta levhalar oldukça ağır. O levhayı taşımak bile on iki on üç yaşındaki çocuklar için büyük iş. O ağırlıkla bir de saatlerce okuyup ezber yapmak gıpta edilesi bir iş. O çocuklar boylarından büyük işe kalkışmış. Allah yardımcıları olsun inşallah. Bu okullarda dağıttığımız matbu Kuran nüshalarını eline alan çocukların heyecanı görmelmeye değerdi. Sanki omuzlarından büyük bir yük inmiş gibiydi. Sayfaları özenle çevirişleri görülesiydi.

Niyala’da şehrini saran tepelerin eteklerinde dışardan göç etmiş göçmenler yaşamakta. Bunların sayısı oldukça fazla. Resmi rakamlar ve Birleşmiş Milletlerin verdiği rakamlar arasında büyük farklar var. Buradaki insanlar Darfur sorunun gerçek madurları. Evlerini, köylerini terkederek buraya sığınmışlar. Ellerine geçen bez, çaput ve sopalardan ev yapmışlar. Binlercesi bir arada böyle yaşamakta. Sağlık koşulları ytersiz. Çocuklar için okul yok. Su kaynağı yok. Binlrce insan sadece dışarıdan gelecek yardımlara bağlı yaşıyor. UNICEF ve Dünya Gıda Örgütü (WFP) tarafından dağıtılan erzak ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Sebep ne olursa olsun sayı ne olursa burada yaşayan insanlar çaresizliğe terkedilmişler. Büyük bir insanlık trajedisi yaşanmakta. Küçücük çocukların bir biskuvi için kavgaya tutuştuğu; dağılan ufak parçaları topraktan ayıklayıp yediğini görmek insana utanç veriyor. Bu kamplarda herşey çok değerli. Boş bir plastik su şişesi bile değer kazanıyor. Bitti diye atılan bir şişenin içindeki bir damla su bile ziyan edilmiyor. Sudan Hükümeti bu kamplarda kalıcı bina yapılmasına izin vermiyor. Burada yaşayanların köylerine geri gitmesini isityor ama güvenlik sağlanmadıkça kimsenin gitmeye niyeti yok. Hem siyasetçiler için hem de bölge sakinleri için büyük bir açmaz var ortada. Otash, Mosey, Kalma Niyala’yı çevreleyen kamplardan sadece birkaçı. Bazı kamplarda nüfuz oldukça yoğun on binlerin üzerinde. Bir kamp neredeyse Türkiye’de orta ölçekli bir ilçenin nüfusunu barındırıyor. Bu kamplarda güvenlik Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği ortak misyonu UNAMIS askerleri tarafından sağlanıyor. Her göçmen kampının çevresinde konuşlandırılmış askeri birlikler bulunmakta.

Darfur’da insanların bu hale düşmesine sebep her ne olursa olsun ortada halledilmesi gereken büyük bir mesele var. Hem de acilen harekete geçilmesi gerekiyor. Petrol, altın, makam, mevki, toprak vs. uğruna verilen savaş her neyse yüzbinlerce insanın geleceğinden daha değerli olamaz. En temel insani hak ve özgürlüklerden mahrum bu insanlara en azından onurlu bir yaşam çok görülmemeli. Bizi bu hale getiren şeyler üzerine vicdanımızı tekrar sorgulamamız gerekiyor. Çılgınca tüketime itildiğimiz bir dünyada bir yudum suyu içerken bile durup düşünmeli! Darfur tüm dünya insanlarına özellikle de müslamanların omzuna ağır bir sorumluluk yüklüyor.



Cuma, Şubat 13, 2009

Travel Notes from South Sudan-1

South Sudan Travel Notes
January 2009
Written by Serhat ORAKÇI

In the morning people greet each other saying ‘Woro’ that means Good morning. The sun rises smoothly inside Jur River and leaves reddish light on the surface of water. It flows gently. The day starts in the small town. People pour out of the way. The bridge over the river meets with motorcycles, bicycles, pedestrians from different direction.

The town Wau is a home for three major ethnic tribes settled in Western Bahr El-Gazal State of Sudan. The tribes are Dinka, Luo and Fertit. Ordinary Dinka people are usually thin and tall. They walk with long sticks. Although they speak their tribal language besides Arabic and English, most of them do not know Arabic and English well.

Wau has very productive land for agriculture. However, activities on the soil are very poor. The area has six months rainy season from April to October. Rest of the year is hot and dry. While avarage rate for rainfall is 50m³ in the Northern Sudan, this rate increases to 1.500m³ in the South Sudan.

Lunch time people greet one another saying ‘Lotto’. Despite the temperature increases up, city market is quite crowded. Traders wait for customer and display their best product. 4x4 jeeps belonged to UN pass inside the market leaving a huge dust cluster behind. People move in the dust like ghosts. Since the petrol is five times more expensive compared to capial Khartoum, Wau settlers use bicycle and motorcycle for transportation. Most of the commodities in the market come from outside world. There is almost no production in the town. Therefore, everything is more expensive than expected except tropical mango.

The town has a big amount of mango source which grew spontaneously all over the town. Nobody even dare to sell or to collect them. During the harvest season, amount of mango is unimaginable. Because transportation facilities are rare from Wau to Khartoum, all mangos get rotten on trees. Trucks go to Khartoum not less than in a week. Air transportation is so expensive nearly reach to international rates.Return flight ticket from Wau to Khartoum costs approximately 500 USD. Usually small aircrafts carry the passengers. Although there is daily flights according to schedule, there is always possibility of posponement or cancellation.

Cumartesi, Ocak 31, 2009

Güney Sudan Gezi Notları

Woro Loto Taga
Güney Sudan - Wau Gezi Notları

Yazan: Serhat ORAKÇI
Ocak 2009


İnsanlar birbirlerini böyle selamlıyor bu kentte. Sabah güneşinin Jur nehrinden yükselmesiyle gün başlıyor. Erkenden yollara dökülen insanlar Woro yani ‘Günaydın’ diyor birbirlerine. Nehrin üzerindeki köprüde motorsikletler, bisikletler ve yaya insanlar beliriyor. Güneş usulca yükselirken kızılımsı bir renk bırakıyor nehirde.



Orta Afrika Cumhuriyeti ile komşu olan Wau etnik olarak üç dört büyük kabilenin toplandığı bir bölge. Bu kabilelerden en büyükleri Dinka, Fertit ve Luo. Dinka insanları ince ve uzun boylular. Yaşlılarının ellerinde boylarıyla orantılı sopalar var. Bunları asa ya da baston niyetine taşıyorlar. Kabilelerine has bir dil konuşuyorlar. Geçim kaynakları başlıca hayvancılık. Çok verimli bir arazi olmasına rağmen Wau’da tarım çok yetersiz. Jur nehrinin suladığı araziler Nisan-Ekim döneminde yağmurla yıkanıyor. Bölge yüksek oranda yağış alıyor. Sudan’ın küzey bölgeleri yılda ortalama 50 m³ iken bu oran Güney Sudan’da 1500 m³’e kadar çıkıyor. Küzey’in çölleri burada yerini yeşil ormanlara bırakıyor.



Öğlen vaktinde insanlar ‘Loto’ diyerek selamlaşıyor. Hava sıcaklığı sabah saatlerine göre daha da yükseliyor. Şehir pazarı sıcağa rağmen hareketli. Esnaflar tezgahlarını bekliyor. Halk öte beri alıyor. Tozlu yoldan Birleşmiş Milletlere ait resmi cipler geçiyor arkalarında toz bulutu bırakarak. Tozun içinde kaybolan insanlar hayaleti andırıyor uzaktan. Kullanılan araçların çoğunluğu 4x4 cipler. Halkın büyük kesimi bisiklet ve motorsiklet kullanıyor ulaşım için. Benzin başkent Hartum’a kıyasla beş kat daha pahalı. Üretimin olmadığı kentte herşey dışarıdan geliyor. Ve mango hariç herşey daha pahalı.



Wau şehri mango diyarı adeta. Şehrin dört bir yanında mango ağaçları kendiliğinden büyümüş. Kimse toplayıp satmaya bile tenezzül etmiyor. Hayal edilemeyecek miktarda mango ağaçı var bölgede. Güzelim mangolar mevsimi geldiğinde dallarında çürüyormuş. Hartum’a ulaşım imkanları kısıtlı olduğundan toplatılıp gönderilmiyormuş. Kamyonlar bir haftada gidebiliyormuş ancak. Uçakla ulaşım çok pahalı. Neredeyse uluslarası uçuş fiyatına. Hartum – Wau gidiş geliş yaklaşık 500 USD tutarında. Uçaklar 30 – 40 yolcu taşıyan küçük uçaklar. Haftanın hergünü sefer var ama bazı seferler iptal edilebiliyor. Bazen kargo uçakları gelip yük boşaltıyor. Eğer alanda yolcu varsa onları alıp gidiyor.



Wau’a gitmeden önce Hartum’dan çok farklı bir yer bulacağımı sanmıyordum. Ama gerek bitki örtüsü ile gerek iklimi ile ve gerekse kültürü ile çok farklı bir yer. Nüfusun bir bölümü hıristiyan bir bölümü müslüman ve kalan diğer kısmı ise animist. Wau’da camii ve medrese sayısı küzeye göre çok az. Ama klise sayısı küzeye göre çok fazla. Şehrin hemen merkezinde batılı kurumlarca yaptırılmış çok görkemli bir klise mevcut. Yokluk içerisindeki bir yerde böyle devasa bir klise görmek insanı şaşırtıyor.



Aslında yokluk içerisinde demek yanlış olur. Varlık içinde yokluk çeken bir şehir burası. Diğer Afrika ülkelerinde yaşanan bu tıkanma burada da göze çarpmakta. Akıp giden bir nehir sulama için müsaitken, canım mangolar dallarında çürürken, ekilebilir devasa toprak bomboş durur iken insanlar yalınayak ve perişanlık içinde.



Batı Bahr El-Gazal eyaletinin başkenti Wau’da İngiliz sömürü döneminden kalma çok büyük bir eğitim hastanesi mevcut. Ama bu hastanenin büyük bölümü atıl durumda. Sudan hükümeti kırsal bölgelere doktor göndermekte zorlanıyor. Eğitimli kesim başkentte işsiz durmayı kırsalda çalışmaya yeğliyor. Bu yüzden merkezin dışındaki kırsal bölgelerde hastaneler ve okullar büyük sıkıntı içinde. Yüz bini aşkın bir nüfusa rağmen Wau’daki doktor sayısı beşi geçmiyor. İnsanların tedavi için başkente gitme imkanları neredeyse yok gibi. Kaderine terkedilmiş bir topluluk adeta.



Sudan’da kuzeyden güneye ilerledikçe bitki örtüsü, iklim, kültür değişiminin yanında Afrika’nın en önemli sorunlarından AIDS’le yaşıyan insan oranında da değişme görülmekte. Kuzeyde AIDS oranı Afrika’nın geneline oranla daha düşük kalırken bu oran Güney Sudan’da çok ciddi bir sorun teşkil etmekte. AIDS’le mücadelede bilinçelendirme çabalarında rağmen somut ilerlemeler zaman alacağa benziyor. Bu süre zarfında Dünya Sağlık Örgütünün göndereceği ilaçları beklemek zorunda insanlar.



Wau şehri 2003’e kadar süren Sudan iç savaşından derinden etkilenmiş bir eyalet. Kuzey ile Güneyin amansız savaşında arada kalmış bir bölge. 2005’de kalıcı barış imzalanmasından ancak sonra sakinleşmiş şehir. Çok sayıda insanın hayatını kaybettiği ve göç ettiği iç savaş döneminde sosyal yaşam derin darbe almış. Wau eğitim hastanesinin bahçesi yaralı ve cesetlerle dolup taşarken üç yıl boyunca bir tek doktor bile uğramamış bölgeye. Elektiriğin gelmesi bile dört ay öncesine dayanıyor sadece.



Günbatımından sonra ‘Taga’ diyor insanlar. İyice karanlık basmadan sazlıklardan yapılmış evlerinin yolunu tutuyorlar. Aydınlatmadan yoksun sokaklar boşalıyor. Şehir kaderini andıran bir karanlığa gömülüyor. Şehir radyosundan günün gelişmeleri anons edilirken Jur nehri sessizce akmaya devam ediyor.

Cumartesi, Aralık 13, 2008

Afrika Gezi - Seyahat

Madagaskar'da Bayram Sevinci
Yazan Serhat Orakçı

Yolculuğumuzun ilk kısmını oluşturan dört saatlik uçuş sonrası, Dubai transit yolcu terminaline ulaştık. Normal programa göre kalkmayıp gecikme yapan ikinci uçuş için, beş saat kadar beklemek zorunda kaldık. Sabahın ilk ışıkları ile kalkan uçağımız öğlen saatlerinde Maritius havalimanına iniş yaptı. Madagaskar’a gidecek olan uçağın aksam saatlerine denk gelmesini fırsat bilerek, havalimanından ayrılıp şehrin sokaklarında gezintiye çıktık. İstanbul’da karlı bir havanın ardından sıcak bir yaz gününün neşesine bıraktık kendimizi.


Afrika kıtasının doğu açıklarında, Hint Okyanusunun ortasında küçük bir ada olan Maritius, özellikle Avrupalı turistlerin akın ettiği bir tatil beldesi. Şehrin temiz ve tertipli caddelerinden bunu anlamak mümkün. Diğer Afrika ülkelerindeki sakinliği burada da gözlemleyebiliyorsunuz. İnsanlar telaşsız ve rahatlık içinde. Ülkeye turizmin getirdiği refah seviyesi, hemen göze çarpmakta.


Küçük havalimanında tanıştığımız Samire ismindeki taksi şoförü ile anlaşıp hemen yola koyulduk. Kendimizi tanıtıp, yolculuk amacımızı söyleyince Samire’nin yüzünde bir memnuniyet belirdi. Sanki teşekkür etme isteği duydu bizlere. Müslüman olup olmadığını sorduğumuzda, gururlu bir edayla “Müslüman” olduğunu söyledi. Bize olan minnettarlığını, yaptığı indirimle ifade etmek istediğini söyledi. Biz de bu küçük jesti kabul ettik.
Cuma Mescidinde, Müslümanlarla…

Yarım saatlik bir araba yolculuğu sonrasında Maritius’un merkezi Port Louise’e vardık. Adadan başka bir yere gitmemiş tecrübeli şoförümüz Samire, şehir merkezini tanıtarak bize rehberlik yaptı. Çarsı-pazar adımlarken, orta büyüklükte bir camiyle karşılaştık. İsmi; Cuma Mescidiydi. Avluda oturan bir kaç yaşlı dindaşımızın garip bakışları arasında içeri süzüldük ki içlerinden biri Müslüman olup olmadığımızı, sordu. “Evet” deyince, bütün kapılar bonkörce ardına kadar açıldı. Camiyi gezdirip, bize cami hakkında bilgi verdiler. Şükür namazı için alnımızı secdeye koyduk. Camii cemaati ile kısa kısa sohbet ederek, onlara ziyaret sebeplerimizi sıraladık. Seneye Maritius’a gelme sözü vererek kontak adreslerini ve numaralarını kaydedip oradan ayrıldık.


Cuma Mescidinin hemen yanındaki “China Town” gözümüze çarptı. Tüm dünya ülkelerinin maruz kaldığı Çin istilası, burada da karsımıza çıkınca fazla şaşırmadık. Çin malları satan dükkan vitrinlerini seyrederek yola devam ettik. Uçak saatimiz yaklaştıkça, keşke biraz daha vaktimiz olsaydı demeye başladık. Doğal güzelliklere, insanların güzelliği karışmış bu ülkede. Kendimizi hiç yabancı hissetmedik. Yolculuğumuzun son kısmını oluşturacak Madagaskar uçağı için havalimanının yolunu tuttuğumuzda, hava kararmaya başlamıştı. Sonrasında Madagaskar havayollarına ait eski bir uçakta bulduk kendimizi. İki saatlik bir yolculuk olmasına rağmen oldukça yorgun düşmüştük. Batmakta olan güneşin kızıllığı arasında havalanarak, Madagaskar’a yöneldik.


Manzara aynı: çıplak ayakla gezinen insanlar ve fakirlik


Madakaskar’ın başkenti Antananarivo’ya indiğimizde, akşam olup karanlık çoktan çökmüştü. Basit bir havaalanına giriş yaptık. Vize ve pasaport kontrolü için sıraya girdimizde bizi karşılamaya gelen arkadaşlar kolumuza girdiler. Giydiğimiz ay-yıldızlı tişört sayesinde bizi bulmaları zor olmadı. Kontrol sonrasında, buradaki arkadaşların arasına girip ayaküstü kendileriyle tanıştık. Yüzlerde memnun bir ifade vardı. Valizlerimizi alıp, eski model bir Mercedes`e yerleştirdiler ve hemen sonrasında yola koyulduk. Başkent Tananarivo’nun sokak lambalarından yoksun karanlık caddelerinde, ilerleye başladık. Gece, ıssız başkent sokaklarında uzunca bir yolculuk yaparak, o günlük son durağımız olan Shalimar adındaki mütevazi Hint oteline vardık. Ve Madagaskar’da geçirilen temkinli bir gece... Sabahın ilk ışıklarıyla tekrar yollara duştuk. şehir aydınlandıkça ülkeye dair düşünceler yeşeriyordu zihnimizde. Ve maalesef diğer Afrika ülkelerinde karşılaşılan genel manzara, burada da hakimdi: Çıplak ayakla gezinen insanlar ve fakirlik.


İnsanlar sanki bir dayanak bulmanın mutluluğu içindeydi
Kurban kesiminin yapılacağı şehir Tamatave, başkentten uçakla bir saatlik mesafede. Hint Okyanusunun kenarına kurulu küçük şehir, sakin bir havadaydı. Sanki ne köylülüğünden vazgeçmiş, ne de şehirli olabilmiş. Arada kalmış bir yer... Vardığımız gün orada bayramın başladığını öğrendik. Ve hemen vakit kaybetmeden kurban kesiminin yapılacağı ilk camiye gittik.


Hep oralarda olacağımıza söz verdik


Mangarivotra ismi verilen küçük bir camiye ulaştığımızda, toplanmış halkı bizi beklerken bulduk. Çoluk çocuk, genç ihtiyar bir grup Müslümanın yüzlerinde " Hoş geldiniz" babında anlamlı bir gülümseme belirdi. Biz de hemen karşılığını verdik, el sıkışıp kucaklaştık. Orada olmaktan duyduğumuz minnettarlığı dile getirip, hep oralarda olacağımıza söz verdik. İnsanlar sanki bir dayanak bulmanın mutluluğu içindeydi. Uzaklarda yaşayan akrabalarına kavuşmuş olmanın sevinci içindeydi.


Yüzlerden gülümseme eksik olmadı


Vakit kaybetmeden kurbanların kesimine başladık. Gençlerin özverili yardımıyla kısa bir sürede kesimi sorunsuz hallettik. Bu arada fotoğraf çekimi yapıp, çocuklara bayrak ve balon dağıttık. Yüzlerden gülümseme eksik olmadı. Havanın sıcak olmasına rağmen güneş altında beklemekten kimse sıkılmadı. Havanın sıcaklığını da göz önünde bulundurarak kesim işleminin hemen ardından dağıtıma geçtik. İHH amblemi taşıyan torbalara göz kararı koyduğumuz etleri, sırayla dağıttık. Gene burada da bir sıkıntı çıkmadı. Halk gayet sakin bir şekilde sırasını bekledi. Sırası gelenler etlerini alıp teşekkürlerini sundular. Biz de biraz olsun yüzleri güldürmenin mutluluğunu tattık.


Bunca sıkıntının içinde hala gülebilen insanlar görmek…


Bayramın ikinci günü sabahın ilk saatlerinde tekrar yola koyulduk. Şehir merkezinde kurulu halk pazarının hemen yakınında bir camiye geldiğimizde, bir gün öncesine benzer bir manzarayla karsılaştık. Kalabalık bir insan grubu bizi beklemekteydi. İnsanların arasına karışıp, bayramlarını kutladık. Dostluk mesajları verip, onlara burada bulunma nedenimizi anlattık. İnsanlara dertleri, sıkıntıları olup olmadığını sorduk. Elimizden gelen her türlü yardıma açık olduğumuzu ifade ettik. Yüzler gene gülüyordu. Sebepsiz bir mutluluk hakimdi. Bunca sıkıntının içinde hala gülebilen insanlarla karsılaşmak bizi de oldukça şaşırtıyordu. Ne var ki küçük şeylerden mutlu olma noktasında hünerli bir insan topluluğu vardı karşımızda.


Tencerelere düşen bir lokma etin düşündürdükleri…


Önceden satın alınan kurbanlıkları caminin geniş avlusunda müsait bir yere çekerek işe koyulduk. Gençler el birliği yaparak dört elle sarıldılar kesim işine. Çok kısa bir sürede beş büyük baş ve kırk küçükbaş hayvanın kesimi tamamlandı. Her zaman olduğu gibi renkli görüntüler ortaya cıktı. Ve biz elimizden geldiğince bu görüntüleri fotoğraflamaya çalıştık. Kesimi takiben dağıtım işlemine geçip, mümkün olduğunca çok kişinin bu hayır işinden faydalanmasını hedefledik. Vakit ilerledikçe insanlar taşıdıkları İHH amblemli torbalarla pazara karıştılar. Sonra gözden kaybolup evlerine vardılar. İnsanlar belki de yolda, uzun bir süreden sonra ilk defa çocuklarına güzel bir yemek hazırlayacak olmanın hayalini kurdular. Orasını ancak Allah bilir...


Öğleden sonra şehrin başka bir bölgesindeydik. Başka bir camiye misafir olup, burada kurban kesimi gerçekleştirdik. Burada da genel manzara değişmedi. Önceden alınan kurbanlar, camii cemaatinin cömert yardımlarıyla kısa sürede kesilip, burada hazır bulunan insanlara dağıtıldı.


İnsanlar sevinç içerisinde evlerinin yolunu tuttular


Beril Ruj bölgesi, kurban kesiminin yapıldığı son yerdi. Bu bölgede çok olmasa da simgesel olarak on küçükbaş hayvan kurban edilip, yetmişin üzerinde insana dağıtıldı. Beril Ruj’da bulunan küçük medreseyi de ziyaret etmeyi ihmal etmedik. Zor şartlar altında İslami eğitim yapan çocuklarla konuşup dertleştik. Medresenin acil ihtiyaçları için bir miktar para yardımında bulunup, oradan ayrıldık.


Kurban bahane, esas olan kardeşlik…


İki gün kaldığımız Tamamate’da dört değişik bölgede kurban kesimi gerçekleştirdik. Zaman zaman zorlu anlar yaşasak da, halkın bonkör yardımlarıyla sorunlarımızı giderdik. Halkın büyük çoğunluğu zor şartlar altında yaşam mücadelesi verse de, burada insanların yüzü gülmekte. Gittiğimiz yerlerde büyük bir hoşgörüyle karşılandık. Türklerin bölgeye gelmekte geç kaldığı sık sık vurgulandığında üzülsek de, her vesileyle orada olacağımızın sözünü verdik onlara. Dört değişik bölgede on beş büyükbaş hayvan ve elli küçükbaş hayvan kesip, bin dört yüzden fazla insana dağıtım gerçekleştirdik.


Ellerimizde küçük ama anlamlı bir hediyeyle döndük…


Tamatave’de geçen iki günün ardından, tekrar başkent Antananarive’ye döndük. Burada bulunan az sayıdaki camiyi gezerek, buradaki Müslümanlarla bayramlaştık. Türkiye’den geldiğimizi öğrenenler bize büyük bir ilgi ve alaka gösterdiler. Yine burada bulunan Emniyet Müdürlüğünü ziyaret ederek, ileriki dönemlerde başbakan olmasına kesin gözüyle bakılan Emniyet Müdürü ile tanıştık. Hoş bir sohbetin ardından, kendisine İHH’yı tanıtıp, kurumun amaç ve faaliyetlerinden bahsettik. Bu ziyaretin anısına, Emniyet Müdürlüğü’nün amblemini taşıyan bir plaketi armağan olarak kabul etmemiz istendi. Biz de seve seve bu küçük ama anlamlı hediyeyi kabul ettik.


Sömürgecilik döneminin bıraktığı yaralar, hala kapanmış değil ülkede


Madagaskar adası zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olsa da, diğer Afrika ülkeleriyle ortak kaderi paylaşıyor. Sömürgecilik döneminin bıraktığı yaralar, hala kapanmış değil ülkede. Burada halkın büyük çoğunluğu fakir. Madagaskar halkının ciddi manada yardıma ihtiyacı var. Nüfusun %10’unun oluşturan Müslümanlar için durum biraz daha kötü sayılır. Sefalete bir de devletle yaşanan sorunlar eklenmekte. Mevcut başbakanın Müslümanlarla ilişkileri olumlu gelişmiyor. Müslümanlar İslami faaliyetlerde oldukça temkinli bir yaklaşım içindeler. Bunun yanında camilerin ve okulların maddi yardıma ihtiyacı var. Öğretmenlerinin maaşlarını ödemekte zorlanan okullara rast geldik. Yerde halısı olmayan camilere girdik. Bütün bunlar oldukça düşündürücüydü bizim için. Burada üniversiteye devam eden gençlerle tanışıp, sohbet ettik. Hepsinin amaçları bir noktada birleşiyor: Okuyup ülkesine faydalı olmak. En büyük temennimiz elbette bu insanların öğrenimlerini bitirip ülkelerinin geleceğine yön vermeleri. Yine temennimiz Madagaskar halkının sefaletin önüne geçip, bir an önce refaha kavuşması.

Afrika - Sudan İzlenimleri

Afro-Arap Bir Sentez: Sudan
Yazan: Ser­hat Orak­çı
Bilim ve Sanat Vakfı, Bülten, 67, 2008

Su­dan’a ayak bas­ma­dan ön­ce, ora­da bu­ra­da is­mi­ni sık­ça duy­du­ğum ama hak­kın­da te­fer­ru­at­lı bil­gi sa­hi­bi ol­ma­dı­ğım sı­ra­dan bir Af­ri­ka ül­ke­siy­di gö­züm­de. Ulus­la­ra­ra­sı med­ya­da sık­lık­la “Dar­fur kri­zi” ile anıl­ma­sı, zih­nim­de de­vam­lı kar­ga­şa­nın ya­şan­dı­ğı bir at­mos­fer can­lan­dır­ma­ma se­bep­ti sa­nı­rım. Sı­cak bir ik­lim ku­şa­ğın­da ol­ma­sı ise, gö­züm­de can­la­nan bu kar­ga­şa­yı da­ha da de­rin­leş­ti­ri­yor­du. Ka­vu­ru­cu sı­cak al­tın­da ka­bi­le­le­rin bir­bir­le­riy­le sa­vaş­tı­ğı­nı dü­şü­nü­yor­dum. İs­ter is­te­mez bi­raz ür­kü­yor­dum. Ney­se ki ül­ke­ye ayak bas­tı­ğım­da işin öy­le ol­ma­dı­ğı­nı gör­düm.

Ye­ni bir coğ­raf­ya­da ge­çi­ri­len ilk ge­ce… Bö­lük pör­çük bir uy­ku. Gö­zü­mü her açı­şım­da da­ha sa­bah ol­ma­mış. Ku­la­ğı­ma ça­lı­nan ses­ler, gel­di­ğim yer­de alı­şık ol­du­ğum­dan fark­lı. Bir­kaç ara­ba­nın yol­dan ge­çi­şi. Is­sız ve ür­kü­tü­cü. Şeh­rin se­si fark­lı. Ge­ce kuş­la­rı­nın ötü­şü fark­lı. Ka­fa­mın üs­tün­de uğul­da­yan bir kli­ma. Oda­nın ta­va­nın­da çıl­gın­ca dans eden bir per­va­ne. Gün­düz­den ısı­nan oda du­var­la­rı hâ­lâ ra­hat­la­ma­mış. Bu­nal­tı­cı bir ha­va…

Sa­ba­hın ilk ışık­la­rı ile kız­gın gü­neş yük­sel­me­ye baş­lı­yor. Sa­ba­hın kö­rü ol­ma­sı­na rağ­men sı­cak­lık his­se­di­li­yor. Mus­luk­tan akan su­lar gü­neş­le bir­lik­te kı­zış­ma­ya baş­lı­yor. Sa­at öğ­le­ye yak­laş­tı­ğın­da mus­luk­tan akan su­ya el değ­mek müm­kün de­ğil. Sı­ca­ğa rağ­men şe­hir so­kak­la­rın­da adım­la­yan in­san­lar. O sı­ca­ğın al­tın­da kü­çük tez­gâh­la­rın­da sa­tış bek­le­yen es­naf­lar. Üzer­le­rin­de UN ya­zı­lı lüks jip­le­rin ara­sın­da te­laş­la do­la­na­rak tra­fik­te­ki araç­la­ra su sat­ma­ya ça­lı­şan ço­cuk­lar. Tam or­ta­ma alış­tı­ğı­mı dü­şün­me­ye baş­la­mış­ken, bir­den ay­lar­dan Şu­bat ol­du­ğu­nu ha­tır­lı­yo­rum. Mev­sim da­ha kış. Yaz yak­la­şı­yor.

Su­dan’a da­ir ya­zıl­mış bir­çok ya­zı­da şu ifa­de­ye rast­la­dım: “Af­ri­ka kı­ta­sı­nın en bü­yük ül­ke­si.” Bu doğ­ru. Su­dan, bu­lun­du­ğu kı­ta içe­ri­sin­de yü­zöl­çü­mü açı­sın­dan en bü­yük top­ra­ğa sa­hip. Tür­ki­ye’nin iki üç ka­tı bü­yük­lük­te bir ül­ke. Ama Su­dan’ı di­ğer Af­ri­ka ül­ke­le­rin­den da­ha ay­rı kı­lan özel­lik bel­ki de bir ge­çiş ül­ke­si ol­ma­sı. En ka­ba hat­la­rı ile ül­ke Arap dün­ya­sın­dan Af­ri­ka dün­ya­sı­na ge­çiş özel­li­ği ta­şır­ken, ay­nı za­man­da Müs­lü­man bir ik­lim­den Hı­ris­ti­yan bir ik­li­me ge­çi­şi de sim­ge­le­mek­te. Bir kuş gi­bi Mı­sır’dan Su­dan top­rak­la­rı­na, ora­dan da kı­ta­nın da­ha aşa­ğı­la­rı­na sü­zü­le­bil­sek, uç­suz bu­cak­sız Nil Neh­ri’nin ya­nın­da bu ge­çi­şi sim­ge­le­yen özel­lik­le­ri de gö­rür­dük sa­nı­rım. Çöl ik­li­min­den ek­va­tor­yal ik­li­me ge­çiş; Arap kül­tü­rün­den Af­ri­ka kül­tü­rü­ne ge­çiş; ca­mi­ler­den ki­li­se­le­re ge­çiş bu ül­ke­nin bir ucun­dan di­ğer ucu­na uzan­mak­ta. Bu özel­lik Su­dan’a di­ğer Af­ri­ka ül­ke­le­rin­de de sık­ça rast­la­nan bir mi­ras bı­rak­mış: çok kül­tür­lü­lük. Hem ka­bi­le­sel, hem de din­sel ma­na­da bir renk­li­lik gö­ze he­men çarp­mak­ta.

Ül­ke­nin baş­ken­ti Har­tum, tam da bah­set­ti­ğim bu ge­çiş nok­ta­sı­nın mer­ke­zin­de bu­lun­mak­ta. Ugan­da’dan çı­kan Be­yaz Nil ve Etop­ya’dan çı­kan Ma­vi Nil ne­hir­le­ri­nin bir­bi­ri­ne ka­vuş­tu­ğu “Ni­leyn” di­ye bah­se­di­len nok­ta­da yer al­mak­ta. Har­tum, ay­nı za­man­da ge­le­nek­sel ya­şam­dan mo­dern ya­şa­ma ge­çi­şi de sim­ge­le­mek­te. Özel­lik­le son yıl­lar­da ül­ke­de çı­kar­tıl­ma­ya baş­la­nan pet­rol ile baş­kent Har­tum’u “Af­ri­ka’nın Du­ba­i’si” yap­ma ha­ya­li de gün­de­me gel­miş. Baş­ken­tin Nil’i çev­re­le­yen be­re­ket­li top­rak­la­rın­da yük­se­len gök­de­len­ler ve ih­ti­şam­lı bi­na­lar bu de­ği­şi­min en bü­yük ha­ber­ci­si. Em­lak fi­yat­la­rı­nın ta­van yap­tı­ğı bu hav­za­da lüks otel­ler ve iş mer­kez­le­ri hız­la yük­sel­mek­te.

Su­dan var­lık için­de yok­luk çe­ken bir ül­ke. İn­san is­ter is­te­mez Hin­dis­tan’dan İn­gi­liz­ler ta­ra­fın­dan par­ça­la­nıp ge­ti­ri­le­rek Nil’in üze­ri­ne di­ki­len es­ki de­mir köp­rü­den aşa­ğı­da akıp gi­den İs­tan­bul bo­ğa­zı ge­niş­li­ğin­de­ki uç­suz bu­cak­sız neh­rin ses­siz se­da­sız su­la­rı­na ba­kar­ken böy­le dü­şü­nü­yor. Bu bi­le baş­lı ba­şı­na bü­yük bir ni­met bir ül­ke için. Su sı­kın­tı­sı­nın ya­şan­dı­ğı Sah­ra Hav­za­sı’nda böy­le bir su kay­na­ğı­na sa­hip ol­mak en az pet­rol ku­yu­la­rı­na sa­hip ol­mak ka­dar önem­li ol­ma­lı. İş ge­lip yi­ne Ba­tı’nın tek­ni­ğin­de tı­ka­nı­yor; bu su­yu de­ğer­len­dir­me­de, top­ra­ğa ak­tar­ma­da kul­la­nı­la­cak alet ede­vat­lar­da ki­lit­le­ni­yor. Kay­nak var ama tek­nik yok! Böy­le bir kay­na­ğa rağ­men ül­ke su sı­kın­tı­sı çe­ki­yor. Sö­mür­ge­ci İn­gi­liz­ler­den kal­ma alt­ya­pı ile ida­re edi­len ül­ke­de su eşek­le­rin çek­ti­ği tan­ker­ler­le ta­şı­nı­yor. Bu man­za­ra kar­şı­sın­da ben de ül­ke­yi ge­zen di­ğer ya­ban­cı­lar gi­bi ha­yıf­la­nı­yo­rum. Ola­yı ol­du­ğu gi­bi ka­bul­len­mek var­ken, bu neh­rin üze­ri­ne kaç ba­raj ku­ru­la­bi­le­ce­ği­ni he­sap­lı­yo­rum. Son­ra da ken­di ken­di­me kı­zı­yo­rum.

Baş­ken­tin tam gö­be­ğin­de di­ğer­le­rin­den mi­ma­rî ola­rak fark­lı bir ca­mi be­li­ri­yor. İn­ce el iş­çi­li­ği dı­şa­rı­dan bi­le he­men fark edi­le­bi­li­yor ve ca­mi­nin ya­kın­la­rın­da Os­man­lı pa­şa­la­rı­na ait tür­be­ler be­li­ri­yor. Tür­ki­ye’den ol­duk­ça uzak­ta ol­ma­ma rağ­men hâ­lâ Os­man­lı top­rak­la­rın­da ol­du­ğu­mu id­rak edi­yo­rum. Os­man­lı’nın yap­tır­dı­ğı ca­mi­ler­de iba­det et­me şan­sı bu­lu­yo­rum. Os­man­lı mi­ra­sı de­nen şey bu ol­sa ge­rek. Da­ha ca­mi­nin av­lu­sun­day­ken yer­li hal­kın “De­de­le­ri­niz…” di­ye baş­la­yan cüm­le­le­ri ile mu­ha­tap olu­yo­rum. Ko­nuş­ma­lar­dan an­la­şı­lan, de­de­le­rim ki­mi­le­ri­ne gö­re sö­mür­ge­ci, ki­mi­le­ri­ne gö­re ise kur­ta­rı­cı. İn­sa­nın du­rup bak­tı­ğı ye­re gö­re gö­rü­şü de fark­lı­la­şı­yor.

Ulus­la­ra­ra­sı kriz­ler­le is­mi­ni sık­ça duy­du­ğum, kat­li­am vs. id­di­ala­rı ile çal­ka­la­nan Dar­fur böl­ge­si­ne uzak de­ği­lim; bur­nu­mun di­bin­de. Baş­kent Har­tum’dan uçak­la iki sa­at­lik me­sa­fe­de. Ama baş­kent­te bir tu­haf­lık var… Bu­ra­da­ki­ler san­ki Dar­fur’u hiç duy­ma­mış gi­bi; kim­se­nin Dar­fur’dan bah­set­ti­ği yok. Kı­sa soh­bet­le­rim­de Su­dan­lı­la­ra sor­du­ğum­da ise, ağız­bir­li­ği et­miş­çe­si­ne Dar­fur’da so­run ol­ma­dı­ğın­dan, Ba­tı’nın ko­nu­yu bi­le­rek gün­dem­de tut­tu­ğun­dan bah­se­di­yor­lar. Tat­min edi­ci gel­mi­yor. Şa­şır­ma­mak müm­kün de­ğil. Baş­kent­te her­kes du­rum­dan hoş­nut gö­rü­nü­yor. Av­ru­pa ve Ame­ri­ka’nın id­di­a et­ti­ği kat­li­am­lar­dan kim­se ha­ber­dar de­ğil; bu du­ru­mu an­la­mak ol­duk­ça güç. Dar­fur san­ki ken­di ka­de­ri­ne terk edil­miş uzak­ta bir yer.

Baş­ken­tin beş on ki­lo­met­re dı­şın­da ise iş­ler de­ği­şi­yor. Pet­rol ge­li­riy­le in­şa edi­len gös­te­riş­li bi­na­la­rın ye­ri­ni der­me çat­ma ev­ler ve yo­lu ol­ma­yan en­ge­be­li so­kak­lar alı­yor. Baş­kent­ten uzak­laş­tık­ça fa­kir­lik da­ha da ar­tı­yor. Kır­sal ke­sim­ler­de ya­şam da­ha me­şak­kat­li. Alt­ya­pı yok. Eği­tim ve sağ­lık hiz­met­le­ri çok ye­ter­siz. İş­siz­lik ve has­ta­lık oran­la­rı yük­sek. Çev­re te­miz­li­ği yok de­ne­cek de­re­ce­de. Bü­tün bu olum­suz­luk­la­rın üs­tü­ne bir de sı­cak ek­len­di­ğin­de du­rum da­ha da tra­jik ha­le ge­li­yor.
Bü­tün bu olum­suz­lu­ğa rağ­men, Su­dan­lı­lar ta­vır­la­rın­da ve ina­nış­la­rın­da iç­ten, po­zi­tif ve gu­rur­lu. Di­ğer coğ­raf­ya­lar­da­ki Müs­lü­man­la­ra ör­nek teş­kil ede­cek ka­dar ma­ne­vi­yat­la­rı­na önem ver­mek­te­ler. Özel­lik­le na­maz­la­rı vak­tin­de ve ca­mi­de kıl­ma­ya bü­yük özen gös­te­ri­yor­lar. Baş­ka yer­ler­de na­dir rast­la­na­cak sün­net­le­ri ha­yat­la­rı­nın ru­ti­ni ha­li­ne ge­tir­miş­ler. Tüm olum­suz­luk­lar kar­şı­sın­da sa­bır gös­ter­mek­te ve ne olur­sa ol­sun mut­lu gö­rün­mek­te­ler. Ül­ke­de fa­kir­lik cid­di bo­yut­la­ra var­ma­sı­na rağ­men hır­sız­lık ora­nı çok dü­şük. Ço­ğu Af­ri­ka ül­ke­si­nin ter­si­ne, gü­ven­lik ya­ban­cı­lar için bi­le ol­duk­ça iyi. Af­ri­ka’da­ki ço­ğu ül­ke­nin ter­si­ne, AIDS ve te­ca­vüz va­ka­la­rı­nın ora­nı da çok dü­şük. Böy­le ni­te­lik­li bir in­san top­lu­lu­ğu­nu gör­dü­ğüm­de ül­ke hak­kın­da­ki tüm olum­suz­luk­la­rı unu­tu­yo­rum ve Su­dan’ın ge­le­ce­ği için umut­la­nı­yo­rum. So­kak­lar­da ya­lı­na­yak ge­zen ço­cuk­la­rın, iş­siz güç­süz bek­le­şen fa­kir in­san­la­rın du­ru­mu­nun iyi­le­şe­ce­ği­ne; has­ta­ne­ler­de­ki im­kân­sız­lık­la­rın, okul­lar­da­ki tüm so­run­la­rın gü­nü gel­di­ğin­de bir şe­kil­de hal­lo­la­ca­ğı­na ina­nı­yo­rum.

Çarşamba, Kasım 08, 2006

Afrika - Tanzanya'dan Notlar


AFRİKA'NIN GERCEĞİ: CÖMERTÇE PAYLAŞILAN FAKİRLİK

Yazan: Asuman KALUFYA


Tanzanya'da toplumun görünen iki yüzü var. Birinci yüzün yansıttıkları, toplumun yüzde doksanını kapsayan fakirliğin getirdiği sefalet manzaraları. İkinci yüz, çoğunlukla diğer etnik grupların oluşturduğu insani yaşam standartlarını yansıtan manzara. Yerli siyahların aksine, Hint, Arap ve Batı kökenlilerin insani standartlara uygun evleri, okulları, hastaneleri var. Düzenli bir işleri ve gelirleri var. Bu iki manzaranın ortaya koyduğu sonuç ise net, orta tabaka yok. Zengin çok zengin, fakirin ise hiçbirşeyi yok. Yerli halkın içine girip, onların hayatlarıyla azıcık hemdem oldumu insan, yüzüne çarpan gerçekler ruhunu şok etmeye, zihnini allak bullak etmeye yeter. Zira bazen fakirliğin boyutları o kadar derinleşir ki, adım attığınız her yerde, üstüne gitmeye çalıştığınız her meselede sefaletin binbir boyutuyla karşılaşırsınız. Fakirliğin beraberinde getirdiği sefalet, sonunda felaketler zincirine dönüşerek devam eder gider. İçinde yaşadığım insanların bu durumunu defalarca müşahade ettim. Gördüğüm, bildiğim, hemdem olduğum insanların fakirlikği sefaleti. Felaket zincirine bağlanmış yaşamlarının ruhi dengemi alt üst ettiği zamanlar çok oldu.


Örneğin Kinondoni semti, Darüs Selam'ın en fakir bölgelerinden biri. Burada yaşyan çok yakınlarım var. İnsanların öbeklendiği daracık sokaklar taş, çukur, çamur, toz ve her türlü pislikle kaplı. Bu sokaklarda karşılaşan iki arabanın yanyana geçmesi şoförlerinin maharetine bağlı. Evler üst üste, yanyana yığılmış karton kutular gibi; eğer bunlara ev denirse. Üç beş ailenin ortaklaşa kullandığı tuvalet niyetine çakılmış tahta veya teneke kabin yeralır evlerin aralarında bir yerlerde. Etrafa yayılmış pis kokulu çöpler arasında cılız tavuklar, civcivler eşelenir. Duvar diplerinde yere oturmuş kadınlar, erkekler, çoğu işsiz güçsüz sadece vakit geçirir. Oyuncağı, salıncağı, kaydırağı olmayan toz, toprak ve çöplerle oynayan çıplak ayaklı, üstü başı kirli, elbiseleri yırtık çocuklar etrafa yayılmış. Her köşe başında mangallarda kızartılan balık, patates, kasava, muz etrafın tozuna, pisine, çöpüne aldırılmadan yenir ve satılır. Afrikalıların vazgeçemeyecekleri tek şey müzik ve dans, Kinondoni'de de yaşamın vazgeçilmezi. İçiçe, sırt sırta kondurulmuş evlerden, derme çatma dükkanlardan en yüksek tondan haykıran yerli rap müziği eşliğinde çılgınca dans eder gençler. Dans ederken de adeta müziğin ve dansın ritminde kendilerini kaybederler. Onları izliyorum... Sanki tüm dünya onları seyrediyormuşcasına yaptıkları işi, yani dansı büyük bir coşkuyla icra ediyorlar. Figürleri sonsuz bir özgüven ve itinayla yerine oturtuyorlar. Takla atmalar, tek ayak üstünde dönmeler, saltolar, sanki onları fakir ve sefil mahallelerinden alıp meşhur diskoların ışıklı, şaşalı pistlerine götürüyor. İşi ve aşı olmayan bu gençler, Michael Jakson ve muadili siyah şarkıcı ve dansçıları her daim dinleye, izleye ve bir gün bu fakirlikten kurtulup onlar gibi olabilme hayaliyle o figürleri öylesine talim etmiş ve benimsemişler ki. Onlar için dünyada belki daha önemli bir şey yok. Sokak ortasında, insanlar arasında, toza toprağa bulanarak, vücutlarının her kıvrımını hareket ettirerek icra ettikleri bu işi, hayatlarının tek gayesi, tek ciddi meselesi gibi algılıyorlar. Michael Jakson ve pek çok ünlü zenci de fakir gettolardan çıkıp sivrilmemişler miydi? Böylece zengin olup fakirlik zincirlerinden kurtulmamışlar mıydı? Neden kendileri de olmasındı? İşte hayatlarını kurtarmanın, fakirliğin zincirlerini kırıp zenginliğe koşmanın yolu. Zira fakirlikten zenginliğe koşmada okul ve eğitim yolu, onurlu bir iş kurma yolu, onurlu bir kazanç elde etme yolu, hemen hepsi kapanmış onlar için. Kinondoni'nin gençleri için.


Okul, eğitim, onurlu bir iş ve iyi bir gelir elde etme yolları kapanmış. Kinondoni insanı için felaketler zincirine takılma ihtimali çok yüksek. Nitekim gün geçmiyor ki, orada bir kavga, bıçaklama, yaralama, yan kesicilik, cinsel taciz, fuhuş olayı duyulmasın. Her köşe başında derme çatma bir bar ve 50-100 şilinge doldurulan kadehler. AIDS, alkolizm, çocuk yaşta fuhuş... Kimse yadırgamıyor, ayılamıyor, çekinmiyor ve gizlemiyor.


Kinondoni'de müslüman da var hıristiyan da. Ama fakirlik ve çaresizlik aynı olunca dini değerlerin anlamı buharlaşıp yok oluyor. Geleneksel olarak müslümanlığına bağlı kalmaya çalışanlarda da en azından ihlas ve saffet neredeyse tamamen tükenmiş.


Belki birçoklarımız bilmez temiz bir toplum içinde yaşamanın kıymetini. Dini ve manevi değerleri ışığında, inancını hayatına taşıyabilmenin, onurlu bir hayat yaşamanın değerini. Oysa öylesine zordur ki, pislik içinde temiz kalabilmek. Çamurlu bir yolda, çamura batmadan yürüyebilmek neredeyse imkansızdır. Hiç yoksa çamur sıçrar paçalarına insanın. İşte Kinondoni'de ve Tanzanya'nın daha bir çok yerlerinde, çamura batmadan yoluna devam etme mücadelesi veren, temiz kalabilmek için adeta debelenen müslümanlar yok mudur? Var ve daima da olacaktır. Ama ne kadar çabalarsa çabalasın çamur bir yerden ona da sıçrıyor. Pislikten kaçabilmenin yolu yok, fakirlik ve sefalet zincirinden kurtulmadıktan sonra. Evet gerçekten başka yolu yok. Bunu ne yazık ki, ruhum alt üst olarak defalarca gördüm. Pisliğe bulaşmadan temiz kalabilmek, çamurda yürüyüp ayaklarını çamurdan koruyabilmek ve böylece hayat yolculuğunu başarıyla tamamlayabilmek dünyanın en zor işidir. Pek çokları bunu bilmez. Dolayısıyla yaşadıkları temiz hayatın ve temiz toplumun da kıymetini bilmez.


Dünyanın başka başka yerlerinde de fakirliğe düçar olanlar vardır elbette. Ama o fakirlik derinleşip sefalete dönüşmeden bir toplumsal destek, bir mümin kardeşin kardeşine yardım eli veya bir sosyal dayanışma ya da bir sosyal devlet desteği ulaşır. Belki de fakirliğe son verecek çözümler üretilir. Eğer bunlardan hiçbiri olmazsa Afrika'daki vahim durumlar, sefalet ve felaket manzaraları hasıl olur. Nitekim Tanzanya'da olduğu gibi pek çok Afrika ülkesinde fakirliğin önünü kesecek idari çözümler üretilmediği gibi, fakirlere yardım eli uzatacak sosyal ve siyasi kurumlar da yok. Halkın çoğu zaten fakir. Cömertçe paylaştıkları tek şey, fakirlik. Paylaşacak daha fazla şeyleri yok. Zaten bir tas olan aşı, lokma lokma paylaşıyorlar. İki göz kibrit kutusu evi 10-12 nüfus paylaşıyor. 3-5 evin halkı küçücük bir teneke kabini tuvalet, banyo ihtiyacı için paylaşıyor. Bir çeşmeyi 10-15 evin halkı paylaşıyor, ya da bir su kuyusu tüm mahalle veya köy halkının ortak ve tek su kaynağı oluyor. Adı okul olan tek sınıflı bir kulübeyi ilkokul çağı her yaştan 40-50 çocuk paylaşıyor. Öğrenci yurtlarında tek kişilik bir yatak 2, hatta 3 öğrenci tarafından paylaşılıyor. Varsa elbise, ayakkabı, çanta vs. herkes birbiriyle paylaşıyor.


Aslında paylaşımın en büyüğünü, en hadsizini gördüm burada. Onlar yoklukta, kılıta, azlıkta paylaşanlar. Ellerinde ne varsa tümünü taksim edenler. Bollukta, çoklukta paylaşmak kolay. Biz hep kolay olan infakı yaşadık. Oysa zor olan, onları yaptığı gibi yokken verebilmek, azken paylaşabilmek. Bir şekeri 3-5 çocuğun sırayla yaladığını gördüm. Bir bisküviyi ön dişlerini itinayla kullanarak, diğerinin ıssırık hakkına tecavüz etmeden koparma becerisini gösteren halka olmuş çocuklar gördüm. Bir çift terliğin teki kendi ayağında, diğeri başka çocuğun ayağında tek tek kullanıldığını gördüm. Bir tas mısır unu bulamacını sağ ellerinin parmak uçlarıyla minik minik koparıp yiyerek 8-10 kişinin doyduğunu gördüm. Donatılmış masalardan aç kalkanların aksine onlar her zaman az yiyip tok olmak zorunda olanlar. Hesapsızca tüketip yine de gözü, gönlü doymayanların aksine onlar tüketmeden doymak zorunda olanlar. Her şeyin fazlasıyla sahibi olup yine de mutlu olamayanların aksine, onlar hiçbir şeyi olmayan mutlular. Bolluk içinde yokluktan yakınıp şükrü diline ve gönlüne getiremeyenlerin aksine, onlar yokluk içinde şükredebilenler. Ve sahip olduğu zenginlikleri başkalarıyla paylaşamayanların aksine, onlar sahip oldukları herşeyi pervasızca paylaşanlar. Onlar fakirlik ve sefalet zincirleriyle başetmek zorunda olan mahsun kullar.

Asuman Kalufya
16.05.2006
Darus'Selam
Köy Çocukları

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Güney Afrika

İlk İzlenimler


Yazan: Serhat ORAKÇI
Bilim ve Sanat Vakfı, Bülten, 57, 2005

Eger Avrupa`ya gidiyor olsaydim insanlar farkli dusuneceklerdi ve eminim ailem benim icin kaygilanmayacakti. Eger Amerika`ya gidiyor olsaydim insanlar adima sevineceklerdi...

Afrika karanligin hakim oldugu toprak parcasi gozumuzde. Birkac ufku genis tanidigin disinda cesaret veren az olmustu hatirladigim kadariyla.

Guney Afrika`ya gelmek benim cocukken kurdugum hayallerde hic yer almadi. Izledigim bir kac belgeselin disinda bilgim ve ozgurluk savascilarinin onderi Nelson Mandela disinda tanidigim da yoktu. Lisedeki tarih dersleri Avrupalilarin Umitburnu`nu kesfini ogretmisti ama onemi uzerinde fazla durmamisti. Afrika`ya gidiyor olmak Amerika`ya gidiyor olmaya hic benzemiyordu. Insanin neyle karsilasacagini bilemedigi durumlarda yasadigi tuhaf, tarifi zor duygularla yuklu oldugumu hatirliyorum. Belirsizlik vardi. Herseye ragmen hayatimda gercekten ilginc birseyler yapacagima olan inancim sonsuzdu.

Karli bir kis gunu Istanbul`dan ayrilmistim. On iki saat surecek uzun ucak yolculugumuzun ilk duragi Dubai`ydi. Aradan gecen uc seneye ragmen o geceye dair hatirladigim en ilginc sey: ucagimiz Iran uzerinde yol alirken asagi baktigimda Tebriz sehrinin bana bir sazi animsatan isiklariydi. Bir merkezde toplanan sarimtirak isiklar sonra ince uzun bir hat halinde uzaniyordu. Bu ise binlerce metre yuksekten bakildiginda isil isil parlayan bir sazi andiriyordu.

Sikici ucak yolculugum esnasinda ayaklarim uyusmus haldeyken Umitburnu`nu kesfeden Avrupali seruvencileri dusundum durdum. Onlar yuzlerce yil once gemilerini Cape Town`a demileyip issiz bir karaya ayak bastiklarinda, varligindan bile habersiz olduklari bu bilinmeyen toprak parcasina geldiklerinde neler hissetmislerdi acaba? Yorgunluktan bitap dusmus, elinde parlayan kiliciyla onde yuruyen bir kaptan ve pesi sira onu takip eden bir grup yorgun asker canlandi zihnimde. Agaclari kendisine siper etmis, bir grup medeniyetten habersiz sozde yamyam korku icerisinde gordukleri esrarengiz ziyaretcileri endise icerisinde beklemede. Ellerinde mizraklari, yuzleri rengarenk boyalarla boyanmis, ciplak yasayan bu siyah adamlarin kafasi oldukca karisik. Gelenler Tanri ve cocuklari olmali. Tarih kitaplarindan aklimda kalan bir sahne. Ayni sahne daha sonralari Amerika`nin kesfinde de kullanilacakti.

Bir donem gelmisti hayatimda herseyden uzaklasmak ve baska diyarlara gitmeyi cok istemistim. Belki de yeni bir baslangic yapmayi... Iste o zaman onume atlasi cekip dunya haritasina ilk defa bir arayis icerisinde bakmistim. Hep sinirlarda gezinen gozlerim Afrika kitasinin en uc noktasina takilmisti sanirim. Sonra hayaller pesi sira gelmisti. Nasil bir yer orasi diye uzun uzun dusunmustum. Yuksekce bir kayaliktan hircin okyanus dalgalarini hayal etmistim. Sonra bu hayalde digerleri gibi yok olup gitmisti zihnimden. Ve bir gun hayalini kurdugum bu yere gidecegimi hic aklimdan bile gecirmemistim. Zaten Guney Afrika yolculugumu da benim nazarimda anlamli kilan bir zamanlar boyle duslerle vakit gecirmis olmamdi sanirim.

Cok da uzun bir sure gecmemisti ki Guney Afrika seyahati nasip oldu. Yok olup gittigini sandigim dusleri tekrar gormeye basladim. Ne olursa olsun Umitburnu`na gidecektim. Bir zamanlar kisisel tarihimde yer etmis hayalleri gerceklestirecektim. Uzunca bir yolculuk hayallerle, umitlerle, korkularla cabucak geciverdi sonra.

‘Johannesburg International Airport’ yazili tabelanin onune geldigimde artik Turkiye`de olmadigimi; bambaska bir ulkenin topraklarina ayak bastigimi hissettim. Memleketimi, sevdiklerimi geride birakmanin verdigi huzun ile yeni tecrubeler edinecek olmanin verdigi heyecan arasinda bocaliyordum. Etrafimdaki hicte asina olmadigim suratlara bakarken yer yer diger yolcularla gozgoze geldikce kendi kenime nerede oldugumu hatirlamaya calisiyordum. Yillarca kullanilmis havalaninin kararmaya yuz tutmus duvarlari insanin icini bir kat daha daraltiyordu. Ve alisik olmadigim bir insan kokusu kendimi daha da kotu hissetmeme sebep olmustu. Neyse ki pasaport islemlerimiz kisa surmus ve cabucak disari cikip derin bir soluk almistim.

Yabancilarin Johannesburg, beyaz Guney Afrika`lilarin Joburg ve siyahlarin ise Jozi dedigi sehir onumuzde uzaniyordu. Buyuk bir hevesle arabanin camindan sehri izlerken gordugum yuksek goktelenlere akil sir erdirememistim. Oysa benim hayalimdeki Afrika bambaskaydi. Itiraf etmeliyim ki bekledigim Afrika ilkel ve vahsiydi. Ama onumde uzanan sehir hicte ilkel ve vahsi bir hayati barindirmiyordu; tam aksine oldukca modern gorunumdeydi.

Istanbul`da kisi gerimizde birakmistik ama Johannesburg`da insanlar hala yazin keyfini cikariyorlardi. Yorucu ucak yolculugu dolayisiyla ilk birkac gunu dinlenerek gecirdim. Ani iklim degisikli nedeniyle hastalanip yataklara dusmekten cok korkmustum ama bunun bekledigim gibi cok buyuk bir etkisi olmadi.

İlk İzlenimler

Hava tertemiz, bulutlar yere yakin, toprak sari, ayin sekli degisik, suc orani yuksek, evler tel orgulerle kapli, alt yapi mukemmel, paralarin uzerinde vahsi hayvan resimleri var, hintlisi, malayi, beyazi ve siyahiyla renkli bir insan cografyasi ve bunu getirdigi renkli bir kultur cografyasi hemen goze carpmakta. Muslumanlar azinlik ama zengin, yeteri kadar cami var sehrin degisik semtlerinde. Beyazlar ile siyahlar arasinda gelir dagiliminda ciddi ucurumlar var. Hayat kosusturmacadan uzak; yavas bir seyirde akmakta. Is yerleri dortte kapanmakta. Yoksul sayisi fazla. AIDS orani yuksek. On bir resmi dil, uc tane baskent var. Ingizce hemen hemen herkesin bildigi ortak dil. Kabile dilleri hala konusulmakta. Ve issizlik orani yuksek...

Insanlar dunyadan habersiz degiller... Ayak ustu sohbetlerimizde eger son dunya kupasini izlemislerse hemen “Hasan Sas, Hakan Sukur...” siralamaya basliyorlardi. Muzikten haberdar olanlari “Tarkan, Candan...” Ya da film duskunleri Cannes`ten odullu “Uzak” filminden bahsediyorlardi. Ahmet Davutoglu`nun, Halil Inalcik`in calismalarini takip eden universite ogrencileri vardi. Hatta Orhan Pamuk`un romanlarinin ingilizce cevirilerini okuyanlarla bile karsilastim. Guney Afrika muslumanlari ozellikle Osmanli hayrani. Osmanli devletinin gonderdigi alimleri, para yardimlarini, hediyeleri hala unutmus degiller. Butun bunlar karsisinda Turkiye`de insanlarin Afrika`yi ne kadar tanidigini sik sik dusundum. Biz Afrika denilince-bunda Turk televizyon kanallarinin da onemli etkisi var- dinledigimiz yamyam hikayelerini ya da izledigimiz yamyam filmlerini animsiyoruz sadece. En basitinden Afrika`da duzenlenen film festivallerini, basilan edebi eserleri, akademik calismalari ya da cikan albumleri takip eden kac kisi gosterebiliriz?

Gunler gectikce ulkeyi daha yakindan tanimak gerektigini anladim. Boylece sagdan soldan ismini duydugumuz yazarlarin kitaplarini okumaya basladim. Iclerinde Alan Paton ve J.Coetzee`nin eserleri buyuk kazanimlardi benim icin. Afrika edebiyati, Afrika`da muzik, Afrika sinemalari derken daha once varoldugunu hic bilmedigim zengin bir hazinenin basinda buluverdim kendimi. Her alanda verilmis cileli ve buyuk eserlerden olusan gizemli bir hazineydi bu. Kolelik, bagimsizlik mucadeleleri, savaslar, kabilesel inanclar, efsaneler, yoksulluk, AIDS, ask... Elbette butun bu malzemeyi hunerle yoguran, ismi az bilinen Afrika`li bilgeler vardi.

Sabirsizlikla bekledigim an geldi sonunda. Cape Town gezisi esnasinda Umitburnun`da gecirdigim bir gun unutulmazdi benim icin. Sert ve yuksek kayaliklar, hircin okyanus dalgalari, olanca hiziyla esen adini bilmedigim bir ruzgar... Issizligindan hic suphe etmedigim Umitburnu dunyanin dort bir yanindan gelmis turistlerle doluydu. Biraz hayal kirikligi yasadim ama uzun surmedi. Vakit gectikce, gunes Atlas okyanusuna battikca kalabalik dagildi ve aradigim sukuneti buldum sonunda.

Kisa bir sure sonra kendimi Guney Afrika`daki hayata alismis buldum. Alismakta en cok zorlandigim trafik kurallari olmustu. Eski Ingiltere somurgelerinden olan Guney Afrika`da da trafik Ingiltere`de oldugu gibi soldan isliyor. Buna ancak bir kac ciddi kazadan kil payi kurtulunca alisabildim. Bir kez alistiktan sonra onceden enterasan gorunen seyler artik gorunmez oldu. Gorduklerime, duyduklarima sasirmaz oldum. Dostlar, arkadaslar edinmeye basladim. Sokaktaki insanlara karismaya basladim. Kirik ingilizcemden oturu onceleri agzimi acar acmaz nereli oldugumu sorarlardi sonradan onu da sormaz oldular. Sanirim sadece ben degil Afrika`da bana alisti zamanla.

Melville, 2005