Perşembe, Aralık 01, 2011
Papa ve Diyanet’in Afrika Gündemi
Pazartesi, Ağustos 22, 2011
Türkiye'nin Afrika Yaklaşımı
TÜRKİYE’NİN AFRİKA’YA YAKLAŞIMI NASIL OLMALI?
Serhat Orakçı (serhatorakci@gmail.com)
Dünya Bülteni, Ağustos 2011
Türkiye devlet olarak Somali’de farklı bir yaklaşım benimsemeli. Gıda yardımını, hastane inşaatını vs. insani krizlere duyarlı Türk halkı ve Sivil Toplum Kuruluşlarımız halleder zaten T.C’nin bu Somali meselesinin bam teline dokunacak işler yapması, Somali’nin ve genel itibariyle Afrika’nın bu hale gelmesine yol açan yapısal, siyasi sorunlara el atması beklenmeli.
Somali’nin içine düştüğü kriz bir gece de çözülemez. Bu kriz sadece yağmurlarla, kuraklıkla, iklim değişikliği ile de açıklanamaz. Somali meselesinin altında yapısal sorunlar yumağı yatmaktadır. Devletin olmadığı, yirmi yıldır iç savaşın yaşandığı, en azından basit bir tarım politikasının dahi olmadığı on milyonluk bir coğrafyadan bahsediyoruz. Öyle bir yer ki insanlar karınlarını doyurmak için yüzlere kilometre aç susuz yürümekte, evlerini ocaklarını terk edip yollara düşmekte ve bazıları bu umut yolculuğunda can vermekte. Hem de bu burnumuzun dibinde dünyanın gözü önünde gerçekleşmekte.
2005 yılından bu yana Afrika için açılım politikası yürüten Türkiye kilit bir rol oynamak, Somali meselesinin gerçek çözümünü istiyorsa bu ülkeyi ve genel itibariyle Afrika’yı bağımlı ve kırılgan hale getiren Batı endeksli politikaların dışına çıkmalı. Türkiye Batılı politika yapımcıları ve bunun uygulayıcısı Birleşmiş Milletler gibi kurumların ortaya koyduğu çözüm önerilerini bir kenara itip önderlik ettiği bir blok kurmalı.
Türkiye’nin Afrika’ya yaklaşımı bu temele oturursa işte o zaman Türkiye hem Afrika’nın hem de kendisinin bu coğrafyadaki kaderini derinden etkileyebilir. Türkiye Afrika Birliği, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı(İİT) gibi kurumları mobilize ederek sorunun temeline inen çözümlerle bu işin üstüne gitmeli. Türkiye, Afrika’da Batılı kurumlarla ve onların mantığı ile hareket etmeyi bırakıp kendi özgün politikasını geliştirmeli. Örneğin Amerika’yı askeri üstler ve kontrol noktaları kurmaktan, gizli hapishaneler açmaktan ve Kızıl Deniz üzerine konuşlanmaktan Birleşmiş Milletleri de bu ve benzeri işlere alet olmaktan vazgeçirmeli. Bu güne kadar Türkiye tarafından uygulanan Afrika Açılım Programında ekonomik söylemlerin ve beklentilerin dışında bunu gördüğümüz maalesef söylenemez. Türkiye’nin suya sabuna dokunmadan, küresel güçlerle mücadele etmeden, diktatörlerle yüzleşmeden Afrika’da yapabilecekleri çok sınırlı kalacaktır.
Somali’nin içine düştüğü durum Güney Afrika, Mısır, Fas gibi birkaç ülkeyi saymazsak herhangi bir Afrika ülkesinin her an başına gelebilecek bir kriz halidir. Tek bir doğal kaynak ya da tarımsal ürün ihracatına dayalı ekonomik yapılar bir yerde tıkanma riski her zaman taşımaktadır.
Batılı ülkelerin ve BM’nin bugüne kadar Afrika’da uyguladığı politikalar, yaptırımlar, ambargolar ve stratejiler bu ülkelerin kalkınmalarını gerçekten hedeflemediği gibi tam tersini daha bağımlı ve kırılgan hale gelmelerinin önünü açmıştır. Serbest piyasa, demokrasi, özelleştirme gibi dayatmalar bu ülkeleri küresel kapitalist sisteme entegre ederken her açıdan kaybedecekleri bir ortam hazırlamıştır. Gelişme ihtimali olan bütün sektörler ve iş kolları yok edilmiş, Batı’nın mallarını sattığı bir pazar haline gelmiş zaman zaman jeo-politik ve askeri amaçlarına hizmet etmiştir.
Yapılması gereken bu ülkelerle işbirliği yaparken bu ülkelerde tarımsal modernizasyonu ve sanayi üretimini teşvik etmek, sanat ve el becerilerini canlandıracak ortamlar hazırlamak ve en önemlisi de eğitim alanında öncülük, Batılı işgal güçlerini ve Afrikalı diktatörlerin halkları hiçe sayan bencil emellerini törpülemektir. İşgal güçlerinin izlediği politikalara Osmanlı devrinden bu yana aşina olan Türkiye’nin bu konuda yapabileceği ve oynayabileceği çok fazla rol bulunmakta. Önemli olan bu ülkelerin bağımsız tarım politikaları geliştirebilmesi, kendi kaynaklarını kendi halklarının çıkarına kullanabilmesidir. Türkiye bu kıtada bir şeyler yapacaksa bu anlayışın önünü açacak ciddi adımlar atmalı ve tavır almalıdır.
Cumartesi, Ağustos 20, 2011
SOMALİ ve KURAKLIK
SOMALİ ÇIKMAZI
Serhat Orakçı (serhatorakci@gmail.com)
Dünya Bülteni, Ağustos 2011
Doğu Afrika, özellikle Somali, açlıkla mücadele ediyor. 12 milyona yakın insanın hayatı büyük risk altında. Çocuklar ölüyor, insanlar kitleler halinde göç ediyor.
Bölgede açlık alarmı veren Birleşmiş Milletler son 60 yılın en büyük felaketi olarak nitelendirdi durumu. Çözüm için 1.6 milyar dolara acil ihtiyaç var. Amerika gerek yaşadığı finansal kriz nedeniyle gerekse de Somali'ye karşı Amerikan toplumunun negatif algılaması nedeniyle soruna katkı sağlamaktan uzak. Benzer şekilde Avrupa Birliği de ekonomik sıkıntılar nedeniyle çözüm üretmekten uzak.
Somali, İslam İşbirliği Teşkilatı(İİT), Arap Birliği ve Afrika Birliği üyesi. Sivil Toplum Kuruluşları karınca kararınca bir şeyler yapıyor ama olayın büyüklüğü geniş çaplı bir işbirliği gerektiriyor. Ve maalesef geç kaldığımız her gün birileri açlıktan kıvranarak ölüyor.
1992 yılında Somali gene aynı şekilde kuraklık yaşamış ve 450 bin kişi açlıktan ölmüştü. O dönemde duruma müdahale etmek adına bölgeye giren Amerika ve BM Barış Gücü durumu daha da karmaşık hale getirmekten başka bir şey yapmadı. Amerika'nın askeri müdahalesi hüsranla sonuçlandı nitekim iki yıl sonra 1995 yılında BM ve Amerika ülkeyi iç savaşa terk ederek bölgeden ayrıldı. Ancak Amerika'nın Somali ve Doğu Afrika'ya ilgisi hiç de azalmadı. Somali'nin Kızıl Denizi ve Bab el Mendeb boğazını kontrol eden stratejik pozisyonu gereği de bu ilginin azalması beklenemezdi.
Etiyopya üzerinden siyaset yapan Amerika Etiyopya'yı destekleyerek Somali'yi kontrol etmeye çalıştı. BM ve Etiyopya desteğiyle Somali'de geçici bir hükümet kurdurdu. Ülkenin güney bölgelerini kontrol altına alan Eşşebab hareketini El Kaide'nin uzantısı olarak tanımladı. Bölgede baş gösteren korsanlık faaliyetlerini durdurma söylemiyle askerlerini bölgeye yerleştirdi.
Bu gelişmeler ışığında 2011'e giren Somali benzer bir açlık kriziyle tekrar başbaşa. Durum gösterdi ki son 19 yılda içeride ve dışarıda uygulanan politikalar ülkeyi uçurumun kenarına getirdi. Milyonlarca insanın hayatı risk altında; ölüm kalım savaşı verilmekte. Açlık alarmı verildiği tarihten bu yana Eşşebab ile Geçici Hükümet güçleri arasındaki çatışmalar azalmadı aksine şiddetlendi. Geçici Hükümet Eşşebab ile mücadele edebilmek için asker sayısını 9 binden 20 bine çıkartmayı amaçlıyor. Eşşebab Somali'nin başkenti Mogadişu'nun büyük bölümüne hakim ve halkın alış-veriş yaptığı ana pazarları elinde tutuyor. Somali iç dinamiklerini harekete geçiren Eşşebab-Geçici Hükümet gerginliğinin kısa sürede sona ermesi zor görünüyor.
Kuraklık ve kıtlık üzerinden yürütülen siyaset hakim havada. Geçici hükümet ve Amerika Eşşebab'ı yardım malzemelerini engellemekle suçlarken Eşşebab'da yardımın başka maksatlarının olduğunu, yardım çalışanlarının istihbarat elemanı gibi çalıştığını savunuyor. Kenya ve Etiyopya ülkelerine intikal eden mülteci sayısında daha fazla artış istemezken yeni kamplar açılmasında da isteksiz davranıyor. Ancak yerini yurdunu terkeden halk mülteci kamplarına sığınıyor.
Somali'nin şu anki durumunun sebeplerini sömürgecilik döneminden kalan mirasla da ilişkilendirmek olasıdır. Ülkenin güneyini sömüren İtalya ve ülkenin kuzeyini sömüren İngiltere farklı toplumsal yapılar inşa etmiştir. Bu ikili yapı halen daha devam etmektedir. 1991 yılında diktatör Siyad Berri'nin devrilmesinin ardından bağımsızlığını ilan eden kuzey Somali bölgesi Somaliland olarak ayrılmıştır. Bu ayrım resmen tanınmasa da ikili yapı günümüze kadar gelmektedir. Ülkenin güneyini sömüren İtalya, tarım ürünleri üretiminde toplumsal ihtiyaçtan ziyade İtalya ve Avrupa'nın ihtiyaçlarını öncelemiş buna göre tarımı yeniden organize etmiştir. Üretilen pamuk ve susam gibi ürünler Avrupa'ya taşınmıştır. Toprağa uymayan ürünlerin üretilmesinin doğal bir sonucu olarak ise toprak zamanla verimsizleşmiştir. Bu dönemde sanat ve zanaata bağlı meslek dalları bitme noktasına varmış ülkedeki alternatif iş dalları yok olmaya yüz tutmuştur.
Gene bu dönemeden geriye kalan başka bir miras ülkenin sınırlarıdır. İngiliz güçleri ülkeden çıkmalarına yakın bugün Cibuti olarak bilinen yeri hileli bir referandum ile Somali'den ayırmışlardır. Daha sonra Somali topraklarının bir bölümünü Etiyopya'ya bir bölümünü de Kenya'ya bırakmıştır. Somali bu toprakları geri almak için uzun mücadeleler vermesine karşın hiçbir şey elde edememiştir. Bu sınır sorunu Etiyopya-Somali, Kenya-Somali ve Cibuti-Somali çekişmesinin merkezinde yatmaktadır.
1884 Berlin Konferansına kadar tarih sahnesinde istikrarlı bir seyir izleyen Somali bu tarihten sonra istikrarsızlaşmıştır. Uzun bir süreç sonunda günümüzde bu istikrardan uzak hal devam etmektedir. Bu noktada birçok soru akla gelirken belki de sorulması en faydalı soru Somali halkına yardım noktasında neler yapılabileceğidir.
Şu an devam eden açlık krizinin çözümü için bölgeye gıda malzemesi gönderilmesi gerekmekte. Bunu farklı kanallardan, İHH gibi sivil toplum kuruluşları üzerinden yapmak mümkün. Krizin devamı noktasında gene yapılması gereken Somali'nin güney bölgelerinde su kuyusu açılmasını teşvik etmek, balıkçılık gibi alternatif iş kollarının geliştirilmesine yardımcı olmaktır. Afrika'nın en uzun sahillerine sahip ülkesi Somali'de sanat ve el becerilerine bağlı mesleki işlerin teşvik edilmesi de gerekmektedir. Uzun vadede ise Somali'nin bağımsızlığı ve dış güçlerden arındırılması için İslam ülkelerinin ortak girişimlerde bulunarak bu yönde çalışmaları gerekmektedir.
Cuma, Temmuz 22, 2011
KITLIK ve SOMALİ
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Temmuz 2011
1991 yılından beri iç savaşa sahne olan Somali son elli yılın en büyük açlık krizi ile karşı karşıya. Gelen haberlere göre insanlar yiyecek bulmak için günlerce aç susuz yürüyerek daha güvenli bölgelere sığınırken bölgede açlıktan ölümler yaşanmakta. Krizin boyutu giderek büyürken detayları ise insanı düşündürüyor.
Birleşmiş Milletler son açıklamasında Somali’nin güneyinde yer alan iki bölgede Bakool ve Aşağı Shabelle’de “Kıtlık(Famine)” olduğunu duyurdu. BM ayrıca krize müdahale edilmemesi halinde önümüzdeki iki ayda krizin Somali’nin sekiz eyaletinde daha başlayacağını duyurdu. Şu an Aşağı Shabelle, Bakool, Benadir, Gedo ve Hiran’da 310 bin dolayında çocuk açlıktan ölmek üzere. Somali’de 3 milyon insan acil gıda yardımı bekliyor. Ve insanlar kitleler halinde yer değiştirerek Mogadişu, Kenya ve Etiyopya’daki mülteci kamplarına sığınıyor.
Somali 1991 yılından beri iç savaşa sahne oluyor. Ülkede silahlı çatışmalar yaşanıyor. Ülkenin güney bölgeleri ve iç kesimleri Amerika’nın El-Kaide ile ilişkilendirdiği ve terörist listesine aldığı El Şebab’ın kontrolü altında. Bu yüzden Amerika Somali’ye ambargo uyguluyor ve Etiyopya’nın desteği ile El Şebab’ı tasfiye etmek istiyor. Ülkede resmi bir devletin olmaması bu tür insani krizleri daha da derinleştiriyor.
Bürokratların ve Sivil Toplum Kuruluşlarının F-word diye tanımladıkları kıtlık kavramını telaffuz etmeleri krizin en üst yani beşinci seviyede olduğuna işaret ediyor. Bu tanımın resmi ağızdan yapılabilmesi için belli bazı kriterlerin gerçekleşmesi gerek; yani belli sayıda insanın ve çocuğun ölmesini beklemek gerek.
Uzmanlar bu kelimenin çok güçlü olduğunu hatta hükümet devirebilecek güçte olduğu görüşünde. Kıtlığın bir önceki evresi ise “Yetersiz Beslenme (Starvation).” Yani bugün Somali’nin karşılaştığı kriz yetersiz beslenme sorunun kıtlığa dönüşmesi. BM’nin ya da diğer kurumların kıtlık alarmı vermesi için toplam nüfusun %20’sinin günlük 2.100 kaloriden daha az beslenmesi, toplam çocuk nüfusunun %30’unun yetersiz beslenme seviyesinde olması, her gün 10.000 kişide 2 ölümün ya da 10.000 çocukta 4 çocuğun beslenme yüzünden ölmesi gerekiyor.
Bu kriterler gerçekleştiğinde “KITLIK” alarmı veriliyor ve dünya kamuoyundan destek isteniyor. Genellikle hükümetler prestijleri açısından bu seviyeyi kolay kolay kabullenmiyorlar. Bu yüzden Somali’de devlet olmadığı için kıtlık alarmı vermek de BM’ye düştü. Somali’deki geçici hükümet yetkilileri sorunun kapasitelerini aştığını itiraf ederek yardım çağrısında bulundu. BM 1991-1992 yıllarından bu yana Somali’de ilk kez Kıtlık alarmı veriyor.
Bugün Afrika Boynuzunda yaşayan 10 küsur milyon insanın hayatı risk altında. Sorun sadece Somali ile sınırlı değil. Kenya ve Etiyopya gibi ülkelerde de yetersiz beslenme ve açlık sorunu var. Sorun zamanında çözülmezse açlıktan ölen insan sayısının daha da artması bekleniyor. Amerikan Yardım Ajansı(USAID) ülkelere göre gıda yardımı bekleyen insan sayısını şöyle sıralıyor:
Yardım bekleyen insan sayısı toplam: 10,27 milyon
Kenya: 3,5 milyon
Etiyopya: 3,2 milyon
Somali (Acil) : 2,85 milyon
Uganda: 600 bin
Cibuti: 120 bin
Kenya’daki Somalili mülteciler (Acil): 405,068
Etiyopya’daki Somalili mülteciler (Acil): 111,556
Somali’de yaşanan gıda krizine sebep ülkedeki iç savaş ve siyasi istikrarsızlığın yanında kuraklık ve gıda fiyatlarındaki %30’luk artış gerekçe gösteriliyor. Bunların hepsi farklı oranlarda sorunu etkileyen faktörlerdir.
Somali’deki gıda sorunu 2009 yılından beri devam etmekte. Son zamanlarda yeterli yağmur alamayan bölge kuraklığın pençesi altında. Ülkedeki geçici hükümet tarım planlaması yapmaktan çok uzak. Tarım arazileri verimli kullanılamazken ülkenin diğer kaynakları da askeri harcamalarla çarçur edilmekte.
Orta Doğu coğrafyasında yaşanan son gelişmeler ve petrol fiyatlarındaki artış tarımsal üretimi de etkilemektedir. Ulaşım giderlerindeki ve girdi fiyatlardaki bu artışlar temel gıda maddelerinin fiyatlarını da belirlemektedir. Gıda fiyatlarındaki bu artış gelişmemiş ülkelerdeki yoksul halkı etkilerken yoksulluğun kol gezdiği Güney Asya’daki bazı ülkelerin Afrika ülkelerinden pek de farkı yok aslında.
Somali’deki siyasi istikrarsızlığa gelince bu Amerika’nın o bölgedeki varlığı ile ilişkilendirilebilir. Daha geçtiğimiz hafta Amerika’nın Somali’deki Guantonamo tarzı gizli hapisleri gündeme geldi. Amerika askeri birimleri bu iddiayı reddetse de Amerika’nın bu bölgedeki silahlı operasyonları bilinmekte. Amerika, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu açıklarında gemilere düzenlenen korsan saldırıları durdurmak iddiasıyla bu bölgedeki askeri varlığını arttırmakta. Kızı Denizi en iyi kontrol eden stratejik konuma sahip Somali, Irak ve Afganistan ile aynı kaderi paylaşıyor; bu yüzden de yakın bir gelecekte istikrara kavuşması pek olası görünmüyor.
Ramazan ayının yaklaştığı şu günlerde Somali’de açlıktan ölümler yaşanıyor. Oruç tutacak Müslümanlar Somali’deki kardeşlerini durumunu daha iyi anlayacaktır. Umarız İslam ülkeleri ve özellikle Türkiye bonkör davranarak Somali’ye gereken desteği bir an önce verirler.
Pazartesi, Temmuz 04, 2011
Çin-Sudan İlişkilerinde Son Perde
Çin-Sudan İlişkilerinde Son Perde
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Haziran 2011
Son yıllarda Afrika ülkeleri ile güçlü stratejik ilişkiler geliştiren Çin yönetimi 27-30 Haziran arasında Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’i ağırlıyor. Resmi görüşme için Ömer El Beşir’i davet ettiğini açıklayan Çin uluslarası baskılara rağmen bu davetinde ısrarcı.
Hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi(UCM) tarafından tutuklama kararı bulunan Ömer El Beşir’in yurtdışı ziyaretleri bugüne kadar hep sorunlu geçerken bu sefer durum başka gözüküyor. Obama yönetimi Çin-Sudan görüşmesine sıcak bakarken Çin’den Sudan üzerinde baskı kurmasını ve Güney Sudan meselesinin çözümünü istiyor. Son günlerde gelişen olaylar adeta bu ziyaretin sıradan bir görüşme olmayacağına işaret ediyor.
Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, hakkında 2003 yılından beri çatışmaların sürdüğü Darfur’da soykırım yaptığı gerekçesi ile çıkartılan tutuklama kararı sonrasında Eritre, Mısır, Katar, Çad, Libya ve Kenya’yı ziyaret etti. Özellikle Kenya ziyareti yoğun tepki çekerken Sudan Devlet Başkanı birçok dış gezisini ise güvenlik gerekçeleri ve oluşan baskılar nedeniyle iptal etmek zorunda kaldı. Beşir’in daha önce yapmayı planladığı Türkiye ve Malezya ziyaretleri de benzer şekilde iptal edilmişti.
Afrika’nın yüzölçümü açısından en büyük ülkesi Sudan hatırlanacağı gibi geçtiğimiz Ocak ayında önemli bir halkoylamasını geride bıraktı. Bağımsızlık isteyen Güney Sudan bölgesi Ocak referandumu ile bu hakkı elde etti. Güney Sudan Temmuz ayında resmi olarak bağımsızlığını ilan edip bağımsızlık kazanmaya hazırlanırken öte tarafta Kuzey-Güney gerilimi bir türlü yatışmak bilmiyor.
Ocak referandumundan bu yana Güney Sudan istikrardan giderek uzaklaşırken Kuzey-Güney gerilimi arada kalan petrol bölgesi(Abyei) nedeniyle giderek tırmanıyor. Son aylarda askeri hareketlilik yaşanan bölge Sudan petrol rezervlerinin %80’ine sahip olması nedeniyle hem Kuzey için hem Güney için oldukça önemli.
Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir son açıklamasında Güney Sudan’a üç opsiyon verirken petrol sorununun çözülmemesi halinde Güney Sudan’dan Kızıl Deniz’deki Port Sudan limanına uzanan petrol boru hattını keseceklerini duyurdu. Bu senaryonun gerçekleşmesi ise gelirleri yüzde 98 oranında petrole dayalı Güney Sudan’ın krize sürüklenmesi anlamına geliyor. Altyapısı oldukça yetersiz Güney Sudan ise bugüne kadar tüm hesaplarını petrol gelirine endekslemiş durumda. Uluslarası küresel güçler tarafından Kenya veya Uganda üzerinden alteratif boru hattı yapılmasına ilişkin projeler gündeme gelse de yıllar süreceği için bu kısa vadede şimdilik mümkün görünmüyor.
Ömer El Beşir Güney Sudan’ın petrolden Kuzeye pay vermesini ya da boru hattından geçecek miktara göre varil başına fiyatlandırma yapılmasını talep ederken sorunun çözülmemesi halinde ise boru hattını kullanıma tamamen kapatmakla tehdit ediyor. Oysa Sudan petrollerinin en büyük alıcısı Çin için petrolün güvenle çıkarılması ve liman şehri Port Sudan’a taşınması büyük önem arzediyor. Bu sebeple Ömer El Beşir’in yapacağı Çin ziyareti bazı pazarlıkların yapılması için iyi bir fırsat. Bu sistemin işlemesi için Çin’in Sudan’ı ikna etmesi gerekiyor.
Ömer El Beşir Çin Haber Ajansı Xinhua’ya verdiği demeçte Sudan ile Çin’i siyasi, ekonomik ve kültürel alanda stratejik partner olarak tanımladı. Petrolün yanında birçok sektörde yatırım gerçekleştiren Çin için Afrika içinde Sudan önemli bir ticari partner. Sudan’da 15 bin civarında Çin yurttaşı yaşamakta ve Çin yatırımları ülkede hızla artmakta.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) gibi uluslararası örgütler Çin üzerinde şimdiden baskı kurmaya başladı. Darfur’da soykırım yaptığı gerekçesi ile yargılanan ve hakkında tutuklama kararı çıkartılan Ömer El Beşir’in Çin’e gidecek olması tepkiyle karşılanıyor. Çin’in insanlık suçu işleyen liderler tarafından ziyaret edilmesini istemeyen grupların yoğun baskılarına rağmen Çin Dışişleri Sözcüsü Hong Lei geçtiğimiz günlerde Çin’in yıllardır desteklediği Beşir’i davet etme hakkı olduğunu ve Çin’in UCM’ye taraf olmadığını savundu. Çin yönetimi bugüne kadar yaptığı açıklamalarda Darfur sorununu Sudan’ın iç sorunu olarak algılarken soruna mudahil olmamaya özen gösterdi.
Görünen o ki ekonomik çıkarlarını herşeyin üstünde tutan Çin yönetimi Ömer El Beşir’i ikna etmeye çalışacak. Petrol fiyatlarının tırmanışa geçtiği bir ortamda ekonomik büyümesini sürdürmek isteyen Çin için kritik bir görüşme. Çin yönetimi bugüne kadar yoğun alyapı yatırımı gerçekleştirdiği Sudan’da tarafları küstürmeden bir çözüm üretmenin peşinde. Güney Sudan’ın 9 Temmuzda bağımsızlığını ilan etmesinden önce gerçekleşecek bu görüşme Çin-Sudan ilişkilerinde adeta son perde.
Cumartesi, Nisan 09, 2011
Türk STK'lar ve Darfur Sorunu
Türkiye'nin Darfur Açılımı
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Nisan 2010
Son günlerde gerek devlet desteği gerekse de Türk yardım kurumlarının Darfur'da gerçekleştirdiği projelerde artış görülmekte. Bu bağlamda Türkiye ile Darfur arasındaki Osmanlı döneminden kalan kaybolmaya yüz tutmuş bağlar insani yardım çalışmalarının etkisiyle yeniden dirilmekte. Her ne kadar Türk siyaset yapımcıları tarafından Darfur krizinin çözümü yönünde uluslar arası platformlarda şimdiye kadar etkin bir yaklaşım ortaya konmasa da Türkiye insani yardım çalışmaları vasıtasıyla Darfur krizinin yaralarını sarmaya çabalamakta.
Söze başlamadan önce Darfur ile ilgili Türkiye'de yanlış algılanan bazı noktalara değinmekte fayda var sanırım. Öncelikle Darfur bir şehir ismi olmayıp Sudan'ın batısında yer alan, Sahra çölünün doğu uzantısındaki geniş bir bölgeyi işaret etmektedir. Bu geniş bölge kendi içinde batı, güney ve kuzey olmak üzere üç eyalete ayrılmaktadır. Batı Darfur'un başkenti El Cenine, Güney Darfur'un başkenti Niyala ve son olarak Kuzey Darfur'un başkenti El Faşir şehirleridir. 6-7 milyon nüfusa sahip Darfur bölgesi Müslüman olup Hıristiyan nüfus bulunmamaktadır. Arapça'nın yaygın olduğu bölgede çok sayıda kabile yaşamakta olup yönetim eyalet valilikleri üzerinden Hartum'daki merkezi yönetimine bağlıdır. Bölgede ayrıca Birleşmiş Milletlere bağlı ve Afrika Birliğine bağlı barış gücü askerleri bulunmaktadır.
2003 yılından günümüze isyancı gruplar ile Sudan Ulusal Ordusu arasında silahlı çatışmaların devam ettiği Sudan'ın Darfur bölgesinde insanlar çaresizliğin pençesinde yaşam mücadelesi veriyor. Plastik bir pet şişenin bile değer kazandığı yoksul bölgede eğitimden sağlığa her alanda desteğe büyük ihtiyaç var. Darfur'daki insani krize seyirci kalmayan Türkiye'nin de gerek devlet eliyle gerekse de özel yardım kurumları aracılığıyla yaptığı yardımlar her geçen gün artmakta.
Dış kalkınma yardımların "Soft Power" olarak algılandığı ve küresel güçlerin özellikle de Amerika ve AB ülkelerinin dış yardım faaliyetlerini STK'lar üzerinden yönlendirdiği günümüzde STK yardımları giderek önem kazanıyor. Son yıllarda yaptığı dış kalkınma yardımlarında STK'lar ile daha çok işbirliğine giden Türkiye de benzer şekilde hareket ederek ulaşmak istediği bölgelere zaman zaman STK'lar üzerinden ulaşıyor. Bunun en güzel örneklerinden biri Darfur'da yürütülen çalışmalardır. Bu yüzden Darfur Sahra-altı Afrika içerisinde Türkiye'nin ve Türk STK'ların en etkili olduğu yerlerin başında geliyor.
Dünyanın farklı coğrafyalarından çok sayıda uluslar arası kuruluşun faaliyet gösterdiği Darfur aynı zamanda Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının da ilgi odağı. Çok sayıda Türk STK bu bölgede projeler gerçekleştirerek Darfur krizinde yerinden yurdundan olmuş mağdur halka yardım ediyor. TİKA, IHH İnsani Yardım Vakfı, Türk Kızılayı, Kimse Yok mu Derneği, Yardımeli Derneği bunlardan bazıları.
2006 yılında Başbakan Tayip Erdoğan'ın bölgeye yaptığı ziyaret esnasında verdiği hastane sözünü hayata geçirmek için TİKA geçtiğimiz ay kolları sıvadı. Devlet Bakanı Faruk Çelik'in Güney Darfur'un başkenti Niyala'da temelini attığı 170 yataklı bölge hastanesinin yapımı başladı. Gene Niyala'da Türk Kızılayı'nın işlettiği sahra hastanesi bölge halkının yaralarını sarıyor. Yine aynı şehirde Kimse Yok mu Derneği Türk köyü inşa ederek Darfur halkına yardımcı oluyor. Buralara kadar gelen Türk sağlık çalışanları hasta taramaları, ameliyat ve ilaç tedarik ederek ihtiyaç sahiplerine yardımcı oluyorlar. Sağlık koşullarının kötü olduğu bölgede bazen çok basit hastalıklar yüzünden insanlar özellikle de bebek ve çocuklar hayatını kaybedebilmekte. Yokluğun hüküm sürdüğü bu gibi yerlerde Bazen basit bir ilacın dağıtılması bile hayat kurtarabiliyor.
Yüzün üzerinde STK'nın faaliyet gösterdiği Darfur'ın Niyala şehri kısmen istikrar ve güvene kavuşurken Darfur'un diğer iki eyaleti El Cenine ve El Faşir destek bekliyor. Özellikle sıcak çatışmalara sahne olan EL Cenine Sudan'ın en fakir bölgesi. Temel altyapı hizmetlerinin neredeyse hiç olmadığı şehirde mağduriyet her yere sinmiş vaziyette. Kendi kaderine terkedilmiş Çad sınırındaki El Cenine'de 750 bin civarında mülteci yaşıyor.
Ulaşım imkanlarının kısıtlı olduğu su ve elektrik sıkıntısı yaşanan El Cenine'de TİKA ve IHH İnsani Yardım Vakfı ortaklığıyla geçtiğimiz günlerde hayata geçirilen katarakt projesi kararan umutları yeşertmeyi amaçlıyor. Hastane rehabilitasyonu ve ücretsiz göz ameliyatı hizmeti vermeyi hedefleyen proje çok az STK'nın çalıştığı El Cenine için hayati öneme sahip. Hayata geçirilen proje ile El Cenine halkı ilk kez Türkiye ile tanışırken bölgede su ve eğitim şartlarını düzeltmek adına başka projelerin de derhal hayata geçirilmesi gerekiyor.
Birleşmiş Milletler çatısı altında çalışan UNICEF ve WFP dışında Kızıl Haç ve Help Age gibi kurumların çalıştığı El Cenine 2003'den beri devam eden Darfur krizinin etkilediği yerlerin başında geliyor. Benzer şekilde Darfur'un kuzeydeki El Faşir eyaleti de yardıma ihtiyaç duyan yerlerin başında geliyor.
İngilizleri karşılarına alma pahasına Osmanlı Devletine duydukları bağlılığı ve desteği gösteren Darfur'da siyasi konjonktüre angaje olmadan insani yardım çalışmaları yürüten STK'lar hiç şüphesiz önemli bir boşluğu dolduruyor. Köylerini kasabalarını terk edip mülteci kamplarına sığınmış milyonlarca insan bu tür dış yardımlarla hayatını sürdürüyor. Acil ihtiyaçların giderilmesinin yanında kalıcı projelerin hayata geçirilmesi bölgenin istikrara ve güvenliğe tekrar kavuşması açısından önemli.
Geçen yıl Mart ayında Darfur için Mısır'da toplanan İslam Konferansı Örgütü Darfur'un kalkınması için hedeflediği 2 milyar dolarlık yardımın ancak yarısını toplayabilmişti. Toplantı sonrasında Batı kamuoyunda bunu başarısızlık olarak ve İslam dünyasının Darfur'a ilgisiz kaldığı şeklinde yorumlayan çok sayıda haber yer aldı. Türkiye İKÖ üyesi ülkeler arasında Darfur'a sahip çıkan ülkelerin başında geliyor. Son günlerde Darfur'da başlatılan çalışmalar da bunun en önemli göstergesidir.
Perşembe, Mart 17, 2011
2011 Historic Year for Africa
2011 Historic Year for Africa
Serhat Orakçı
March, World Bulletin
It seems that 2011 will be a historic year of Africa with popular uprisings, referendums, presidential elections and a new-born state. In couple of month, the continent witnessed high level of evolution that certainly has huge social, economic and political impact on Africa in general. Besides ongoing massive youth demonstrations in North Africa and South Sudan`s separation from Sudan, in this year there are legislative, parliamentary and presidential elections scheduled in not fewer than 20 different states across the continent. Through these elections democratic level and understanding of democracy will be tested in Africa where dictators are still dominant factor in a lot of countries. It might be a year observing democratic improvement to some extent and perhaps suffering of dictatorial regimes to remain.
Semi-autonomous South Sudan has already obtained chance to announce its independency in July after the historic referendum result accepted officially by ruling National Congress Party(NCP) in Sudan. Youth of Tunisia and Egypt has demolished long-standing dictatorial regimes of their countries. Tunisian ex-president has fled to Saudi Arabia with tons of gold costing billions of dollars. Mubarak despotism has finally ended after huge demonstrations in the Liberation Square. In these days, Libya`s regime is under huge pressure of United Nations and international communities. Kaddafi regime is enjoying its last days in Libya. Chad has recently held parliamentary election while Uganda and Niger have held elections for presidency. Ivory Coast is still tense due to conflict between supporters of two rival presidential candidates after the recent election. We saw all these in two months time. I think, Africa will witness more than that during the rest of 2011. The continent will observe conflict between democracy believers and dictatorial regime supporters.
In this year, there are key elections in 27 various African countries on legislative, parliamentary and presidential levels. For presidency and national assembly, in April there will be crucial elections in Nigeria where tension still exists between Muslim and Christian communities. In the same month Djibouti will hold presidential election as well. While Benin will hold parliamentary election, Liberia will hold parliamentary, presidential elections and constitutional referendum in this year. Madagascar, Gambia, Chad, Cameroon, Cape Verde, Central Africa Republic, Rwanda, Seychelles, Zimbabwe, Democratic Republic of Congo, Tunisia and Egypt are also ahead of the polls in this year.
Political experts and analysts devote special attention to Africa in 2011 due to busy election season. It seems hopes and frustrations are mixed for expectations on the process of democracy. According to some analysts nothing will change after doubtful polls while for the others there is still hope. However, some central questions require to be answered. Will these elections be well-managed, credible, free and fair? Which mechanism will stop incumbent dictators from buying votes, bribery, intimidating on opposition groups during campaigns and using state media tools unequally?
It is not easy process to remove dictators from their post, especially in natural resources-rich states. Although they struggle, they will resist. In Libya, Kaddafi assures to remain and resist until his last blood like Mobarak did in Egypt. After controversial election in the last November, there are two presidents in Ivory Coast, one elected and one self-appointed. While the country faces civil war in these days, international community is already concerned by increase of death toll. Defeated ex-president`s supporters are killing any demonstrator on the streets to keep the former regime alive. Mainly because of fighting between rival groups, around 450.000 people were displaced in a short period and some fled to Liberia. In Zimbabwe more than fifty people were arrested by security forces in last month while they were watching footage of Egypt uprising video. Some other African dictators have given harsh speeches warning and threatening any street demonstration seekers.
However, it should be considered that perhaps millions of young African under the influence of recent youth movements in Egypt, Tunisia and Libya will go to polls for the first time in their life and elect their leaders and parliaments throughout 2011. They will vote for their future and the future of corrupt dictatorial regimes existing in Africa for decades. The youngest continent on earth will be changed by youth. There is hope and democratic election is the safest way to change political atmosphere that shaped by dictators in favor of their own self-interest. I think, North Africa uprisings will make positive effect on rest of the continent and opposition groups will be braver than ever during the election processes.
We will see how uprisings, democratic polls and separation of South Sudan will re-shape political landscape of the continent. We will also see whether expectations of youth for better future will be met or not and how leader profile will change at the end of the day. A historic battle has already taken place. We will wait and see who will be the winner: freedom believers or dictators?
Çarşamba, Şubat 23, 2011
İsyan Dalgası ve Afrika
İsyan Dalgası Sahra-altı Afrika’ya Yayılır mı?
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Şubat 2011
Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan gelişmelerin siyasi ve pisikolojik etkileri Afrika kıtasının her köşesine sinmeye başladı. İlham perileri ezilmiş halklara cesaret fısıldarken koltuğunu korumaya çabalayan devlet başkanları oldukça tedirgin görünüyor. Afrika uzamanları Mısır ve Libya benzeri ayaklanmaların Afrika’nın genelinde başlayıp başlamayacağını anlamaya çalışıyor. Sorulan soru şu: Sıra kimde? Zimbabve mi Kamerun mu? Peki gelişmişlik düzeyi, internet kullanımı, okuma-yazma oranı, etnik ve dini yapı bakımından büyük farklılıklar arzeden Sahra-altı Afrika’da gerçekten halk protestoları ile iktidarların el değiştirmesi mümkün mü?
Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmeler Sahra-altı Afrika’da halk bazında yakından takip ediliyor. Özellikle Mısır’da Hüsnü Mubarek’in devrimesiyle diğer ülkelerde de ufak çaplı gösteri ve protestolar düzenlendi. Libya lideri Kaddafi’nin devrilmesi halinde ise etkilerinin Afrika’da daha geniş olacağı tahmin edilirken diğer ülkelerdeki halk gösterilerinin artması bekleniyor.
İşsizlik oranının %59’larda seyrettiği Cibuti’de geçen Cuma halk sokağa döküldü. Gösterilerin ikinci gününde iki kişi ölürken muhalif parti liderleri tutuklandı. Amerika’nın ve Fransa’nın askeri üstü bulunan ülkede internet kullanım oranı sadece %3. Halkın büyük sefalet içinde yaşadığı ülke 1999’dan beri İsmail Ömer Gülle tarafından yönetiliyor.
Rober Mugabe’nin baskı rejimi altında inleyen Zimbabve halkı bugünlerde cesaretini toplamaya çalışıyor. Muhalif gruplar ülkede isyanın başlaması için lobi yaparken hükümette boş durmuyor. Son olarak 53 kişi Mısır ayaklanmasının video kayıtlarını izlerken tutuklandı. Facebook’da açılan “Mugabe Must Go” tarzı grupların ise internet erişiminin %13 olduğu ülkede büyük destek gördüğünü söylemek zor. Uzmanlara göre ise böyle isyan hareketine polisin tepkisi sert ve kanlı olacak; bunu bilen halk cesaret edecek halde değil.
Geçen hafta Uganda’da yapılan başkanlık seçiminde iktidar el değiştirmezken seçimde hile olduğunu iddia eden ana muhalefet partisi halkı ayaklanmaya çağırdı. 25 yıldır ülkeyi yöneten Yoweri Musaveni %68 oy alırken Amerika seçim sonucunun Uganda halkının iradesini yansıttığı belirterek tebrik mesajını iletti.
Kamerun’da muhalif gruplar ve işçi birliklerinin bugün Devlet Başkanı Paul Biya’yı istifaya çağırmak için toplanması bekleniyor. Organizsyonun yeterince iyi yapılmadığını savunan görüşlere göre ise gösterilerin taraftar toplaması zor görünüyor. Ana muhalefet gruplarının bile açıktan protesto çağrısı yapmadığı ülkede Paul Biya yandaşları ülkenin istikrar ve gelişme yolunda olduğu tezini savunuyor.
Mısır’ın peşinden Sudan’da da ufak çaplı bazı öğrenci gösterileri oldu. Sayıları yüzü aşmayan göstericiler halk genelinden destek göremezken Devlet Başkanı Ömer El Beşir bir sonraki seçimde aday olmayacağını açıkladı. İktidardaki Ulusal Kongre Partisi kararın ülkede yaşanan reform süreciyle ilgili olduğunu Mısır ve Libya ile alakası olmadığını duyurdu.
Senegal, Gabon, Etiyopya ve Gana’da halk ayaklanmasının muhtemel göründüğü riskli ülkeler arasında.
Sahra-altı Afrika ülkelerinin Kuzey Afrika ile kıyaslandığında yapısal farkları olduğu muhakkak. Gelişmişlik düzeyi, internet kullanımı, okuma-yazma oranı, etnik ve dini yapı büyük farklılıklar arzediyor. Mısır isyanında büyük rol oynayan twitter ve facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin Sahra-altı Afrika’da bu tarz bir rol oynaması mümkün görünmüyor. İnternet kullanım oranın %10’ların altında seyrettiği ülkelerde internet üzerinden organizasyonlar yapılması ve destek çağrılarının yapılması mümkün görünmüyor. Benzer şekilde kimi ülkelerde şehirleşme oranı da oldukça düşük.
Kuzey Afrika’da yaşananlar diğer Afrika halkları için büyük bir ilham kaynağı oldu kesin. Kişisel görüşüm Tunus-Mısır-Libya tarzı halk ayaklanmalarının Sahra-altı Afrika ülkelerine halk geneline yayılmayacağı yönünde. Buna karşın muhalif kesimlerin seslerini artık daha gür duyurabileceğini düşünüyorum.
Ama şurası muhakkak ki son günlerde Kuzey Afrika’da yaşanan dönüşüm Afrika kıtasının geleceği için bir dönüm noktasıdır. Bu dönüşümün kıta geneline nasıl yayılacağını birlikte göreceğiz. Ezilmiş halklar, kişisel tavır ve davranışların politik areneda ne kadar etkili olabildiğini dahası birlik ruhunun baskıcı rejimleri nasıl zora soktuğunu bir kez gördüler.
Pazartesi, Şubat 07, 2011
Mısır Ayaklanması Sahra-altı Afrikayı Nasıl Etkiler?
Mısır’daki Ayaklanma Sahra-altı Afrika’yı Nasıl Etkiler?
Serhat Orakçı
Dünya Bülteni, Şubat 2011
Güney Sudan’da bağımsızlık oylamasının yapıldığı günlerde uluslararası kamuoyu acaba iç savaş tekrar patlak verir mi diye endişeyle Sudan’ı izlerken olaylar aniden Tunus’ta patlak verdi. Tunus lideri yüklendiği tonlarca altınla Suudi Arabistan’a kaçarken halk ayaklanması Libya’yı es geçerek Mısır’a sıçradı. Otuz küsür yıldır ülkeyi yöneten Mubarek rejiminin saltanatı bugünlerde sallanıyor. Tahrir meydanında günlerdir gösteri yapan halkın başarıya ulaşması başka coğrafyalarda ezilen halklara da ilham kaynağı olacak muhakkak.
Tunus ve Mısır’da yaşanan son gelişmeleri Arap eksenli okumamak gerekir sadece. Mısır bugün Afrika kıtasının liderliği için Güney Afrika, Nijerya ve Kenya ile yarışan önemli bir aktördür. Mısır’da yaşanan olaylar Afrika’nın da dönüşüm isteğinin göstergesidir aynı zamanda. Her ne kadar gözardı edilse de Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan siyasi değişim farklı boyutlarıyla en başta Afrika kıtasını ilgilendirmektedir. Bu coğrafyanın şekillenişi ve siyasi eğilimleri diğer Afrika ülkelerini de aynı yöne götürecektir. Gelir dağılımın Kuzey Afrika’da daha adil dağıtılması Sahra-altı ülkelerde de aynı etkiyi doğuracaktır ya da Kuzeyli ülkelerin demokratik tavır alması Sahra-altı ülkelerde de benzer sonuçlar doğuracaktır.
Konu ile paralel olarak geçen Haziran ayında yazdığım “Afrika’da Liderlik Sorunu” başlıklı yazıda değindiğim gibi bugün Afrika kıtasının en büyük açmazları iş başındaki liderlerden kaynaklanıyor. Koca kıta halktan gelen taleplere kulak tıkayan, kişisel servetleri ülkelerinin milli gelirini aşan diktatorlerle dolu. Mısır’da eğitimli gençler işsiz gezerken, halk yoksulluğa mahkum edilmişken Hüsnü Mubarek’in ve ailesinin Avrupa bankalarındaki servetinin 70 milyar dolarla Bill Gates’i solladığı ortaya çıkıyor. 1967 yılında başageçen Gabon Devlet Başkanı El-Hac Ömer Bongo Ondimba, 1969 yılında iktidarı devralan Libya lideri Muammer Kaddafi, 1987’den beri Zimbabve’nin başında bulunan Rober Mugabe ve 1982’de başa geçen Kamerun Devlet Başkanı M. Paul Biya örneklerden birkaçı sadece.
Liderler değiştikce Afrika halklarının makus talihi de değişecek hiç şüphesiz. Halkın taleplerine kulak veren, halkın rahatı için ülkenin kaynaklarını sefeber eden bir anlayış geliştikçe zengin kıtanın fakir halkları da refah seviyesine erişecektir. Bu aşamada Mısır’daki gelişmeler Arap dünyası ve İsrail için olduğu kadar diğer Afrika ülkeleri için de son derece önemli. Belki şimdi sorulması gereken soru Kuzey Afrika’da alevlenen halk gösterilerinin kıta iç derinliklerine yayılıp yayılmayacağı. Zimbabve halkının Robert Mugabe’yi değiştirmek için sokağa dökülüp dökülmeyeceğini önümüzdeki günler gösterecek.
Afrika ülkelerinin büyük bölümü benzer sorunlarla yüzleşse de Kuzey Afrika ile Sahra-altı Afrika arasında önemli yapısal farkların olduğunu unutmamak lazım. Kuzey Afrika ülkeleri Arap dünyasının ve İslam dünyasının önemli bir paçası iken Sahra-altı Afrika ülkerinde ise İslam kültürü dominant yapısını giderek yitirmekte. Ekvator altına inildikçe ise Müslümanlar azınlık statüsüne geçmekte. Mısır ve Tunus’ta yaşananlar her ne kadar İslami devrim olarak nitelendilmeyip halkın geçim derdi olarak algılansa da Müslümanların baskı altında tutulması bu iki ülkedeki halk ayaklanmasının büyümesinde önemli bir unsurdu.
Mısır ve Kuzey Afrika’da yaşanan siyasi gelişmeler diğer Afrika ülkelerine siyasi ve ekonomik alanlarda doğrudan ya da dolaylı olarak etki yapacaktır muhakkak. Kuzey Afrika ülkeleri ile Sahra-altı ülkeler arasındaki ilişkilerin daha olumlu gelişeceği kanaatindeyim. Özellikle Mübarek rejiminin yıkılması ile Mısır’ın Afrika ülkelerine uyguladığı dayatmacı tavır normalleşecektir. Her ortamda Arap kimliğini ve Mısır’ın çıkarlarını öne çıkaran siyaset toplamda Afrika’nın çıkarlarını gözetecek şekilde evrilme şansı bulacaktır. Bu minvalde özellikle son dönemde Mısır ve Doğu Afrika ülkeleri arasında yaşanan Nil suyunun kullanım haklarına ilişkin gerginlik çözüm bulabilir. Günümüzde 400 milyon Afrikalının beslendiği Nil Nehri Mısır’ın tekelinden çıkarak Nil’in kaynak ülkelerinin de nehir suyundan eşit oranda yararlanmasının önünü açabilir.
Bulunduğu coğrafya gereği Mısır’daki siyasi gelişmelerden en çok etkilenen ülkelerin başında Sudan geliyor. Mısır’da yaşanan gelişmelerin hemen komşusu Sudan’a da sıçrayacağı başta akla gelmiş olsa da olaylar beklendiği gibi gelişmedi. Sudan’daki muhalif grupların protesto çağrıları halkın genelinde yankı bulmadı. Öğrenci grupları birkaç yüz kişiyi geçmeyen küçük gösteriler düzenledi. Halkı gösteriye çağıran muhalif liderler ironik biçimde dinazor olarak nitelendirildi. Muhakkak 2010 Nisan ayında ülke genelinde yapılan ilk demokratik seçimde Ömer El Beşir’in Ulusal Kongre Partisinin %65 dolaylarında oy alması Sudan için önemli bir göstergeydi. Geçtiğimiz Ocak referandumunda %99,57’lik oy oranıyla Güney Sudan bölgesinin ayrılması, 2003 yılından beri Darfur’da devam eden silahlı çatışmalar ve Uluslarası Ceza Mahkemesinin(UCM) Ömer El Beşir hakkındaki yargılama kararı ve kamuoyunun bu yöndeki baskılarına rağmen Sudan halkı liderine güven duyuyor.
Tekrar hatırlatmakta fayda var dünyanın en hızlı gelişen ve en genç kıtası Afrika önümüzdeki yıllara dünya siyasetinde önem kazanacağının sinyallerini veriyor. Afrika kıtası talihini değiştirmek, kendi geleceğini hazırlamak için değişim istiyor. Kuzey Afrika ülkelerinde bugün yaşananlar kıta genelinden bağımsız düşünülemez. Burada yaşanan siyasi gelişmeler tüm kıtayı olumlu yönde etkileyecektir şüphesiz.
Salı, Şubat 01, 2011
Güney Sudan Ayrılık Referandumu
Güney Sudan’da İslam Dünyası Toptan Kaybetti
Serhat Orakçı
Dünya Dülteni, Ocak 2011
Sudan önemli bir süreci geride bıraktı. Dünya basınının ilgisi geçen hafta Güney Sudan bölgesi için bağımsızlık oylaması yapılan ülkedeydi. 600’ün üzerinde uluslarası gözlemcinin izlediği referandum süreci Abyei bölgesindeki çatışmaları saymazsak olaysız geçti. Gelen ilk açıklamlar bölgede referanduma katılım oranının %90’ların üzerinde gerçekleştiğiydi. 2005 Kapsamlı Barış Anlaşmasında öngörülen %60 katılım şartı böylece sağlanmış oldu. Fiziki şartların ve okuma-yazma oranının vasatın çok altında olduğu Güney Sudan’da bu oranda bir katılımın gerçekleşmesi çok ilginç aslında. Bu sonuç bize bölgede ayrılık kampanyası yürüten iktidardaki Sudan Halk Kutuluş Hareketi(SPLM)’nin ve Batılı partnerlerinin güzel organize olduğunu gösterdi.
Referandum kesin sonuçlarının Referandum Komisyonu tarafından şubat ayının başında açıklanması bekleniyor. Yabancı merkezlerde sandıklar açıldı ve sayım işlemleri bitti. Londra, New York, Kahire, Addis Ababa ve Nairobi’de açılan sandıklarda açık farkla ayrılık oyları fazla çıktı. Disporadaki Güneylilerin çok büyük çoğunluğu ayrılık dedi. Güney Sudan’da henüz sonuçlar açıklanmazken bölgenin %90’ın üzerinde ayrılık için oyladığı tahmin ediliyor. Associated Press geçen hafta Güney Sudan’ın başkenti Juba’da 30.000 kişi ile yaptığı görüşmeye dayanarak ayrılık oylarının %96 civarlarında çıkacağını iddia etti.
Güney Sudan referandumu öncesi sandıktan ayrılık çıkacağı zaten tahmin ediliyordu. Bazı gazeteler “sonucu belli referandum” şeklinde başlıklar kullandılar. Ancak ayrılık oylarının %90’ın üzerinde çıkacak olması gerçekten düşündürücü. Bölgede yaşayan %10 civarındaki Müslüman Güneylinin de ayrılık için oyladığı anlaşılıyor. Bölge nüfusunun bu oranda ayrılık istemesi kuzey-güney ilişkilerinin ne kadar zayıf olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu manzaradan gerekli derslerin çıkartılıp çıkaltılmayacağını önümüzdeki günlerdeki gelişmeler gösterecek elbette.
Önümüzdeki takvime göre Güney Sudan’ın 9 Temmuz’da tam bağımsızlığını ilan etmesi bekleniyor. Böylece ekonomik ilişkileri devam etse bile Güney Sudan, Sudan’dan resmi anlamda ayrılacak ve Arap dünyasından kopacak. Bölge her ne kadar Arap olmasa da günümüzde Arap ve İslam dünyası içinde yer alıyor. Bu değişim ile sadece Sudan’ın değil Arap dünyasının ve dolayısıyla da İslam dünyasının haritası değişmiş olacak. 10 milyon nüfus ve 600 bin km.’nin üzerinde bir toprak parçası İslam dünyasından kopacak ve İslam dünyasının sınırlarında kuzeye doğru gerileme yaşanacak.
İslam dünyasının Güney Sudan’ı kazanmak için bugüne kadar ciddi bir girişimi gerçekleşmedi. Politik areneda kuzey-güney çekişmesi hep Sudan’ın iç meselesi olarak algılandı ve insiyatif kullanılmadı. İzlenen politika iç savaş yıllarında Amerika’nın desteklediği güneye karşın kuzeyi desteklemenin ilerisine geçmedi. 2005 yılında kuzey-güney arasında imzalanan barıştan sonra da bölge toptan ihmal edildi. Referanduma birkaç aya kala Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın bölgeyi alelacele ziyareti dışında İslam dünyasından hiçbir lider buraya ayak basmadı. Avrupa Birliği, Amerika hatta Çin bile referandum için gözlemciler gönderirken İslam dünyası buna bile gerek görmedi. Aynı ilgisizlik Sivil Toplum Kuruluşları için de geçerliydi. Batılı misyoner STK’lar bölgede harıl harıl çalışırken İslam ülkelerinden STK’lar politik ve reklam getirisi şüphesiz daha çok olan Darfur’a hücum ettiler; fiziki şartları hiç de Darfur’dan iyi olmayan Güney Sudan’a ayak basan olmadı. Oysa yirmi iki yıl iç savaşa sahne olan bölge her açıdan yardıma ihtiyaç duymaktaydı. IHH İnsani Yardım Vakfı’nın ve TİKA’nın 2008-2010 döneminde Güney Sudan’daki bazı çalışmalarını saymazsak 2005’den beri Afrika’ya özel ilgili gösteren Türkiye bile bu bölgeye ilgisiz kaldı.
Referandum sürecinde Arap basını ateş püsküren yazılar kaleme aldı. Artık iyice aşikar olan Amerika ve İsrail ittifakının Sudan’ı böldüğünü yazdılar. Bilinen bu kof analizin dışına çıkamayan Arap basını psikolojik rahatlamanın dışında ileri gidemedi. Amerika-İsrail ittifakı ülkeyi bölmek için çalışırken biz bunu engellemek için ne yaptık diye soran çıkmadı. Bölge hep son yıllarda çıkmaya başlayan petrole paralel ekonomik çıkarlar ile gündeme geldi.
Güney Sudan’da kaybeden Sudan hükümeti ve Ömer El Beşir yönetimi değildir. İslam dünyası toptan kaybetmiştir. Güney Sudan İslam dünyasının harita üzerinde üvey evladıydı bugüne kadar. Bugün üvey evlat kararını verdi ve gidiyor. Umarız İslam dünyası Güney Sudan bölünmesinden gerekli dersleri çıkartır.
Cumartesi, Ocak 08, 2011
Sudan'da Mutlu Son mu?
2011 yılına referandum tartışmalarının gölgesinde giren Sudan 1956 yılında İngiliz-Mısır yönetiminden bağımsızlığını kazandığından bu yana tarihinin en önemli gelişmesiyle yüzleşiyor. Dünya basını tarafından yakından takip edilen gelişmeler ışığında ülkede yeni bir döneme giriliyor. Yarı-özerk Güney Sudan bölgesinde tam bağımsızlık için referandum yapılacak ülkenin kuzey-güney olarak ikiye bölünmesi bekleniyor. Referandum öncesi veya sonrası oluşacak muhtemel gelişmeler Mısır başta olmak üzere şüphesiz bir çok komşu ülkeyi yakından ilgilendirirken küresel güçlerin de bir gözü Sudan üzerinde. 9 Ocak’da yapılacak referandumda 4 milyon Güneylinin sandık başına gideceği tahmin edilirken %50+1 oy çoğunluğu bölgeye tam bağımsızlık kazandıracak. Yeni Sudan-New Sudan ismini alacak bölge siyasi ve ekonomik açıdan Sudan’dan tamamen ayrılarak bağımsızlığını ilan edecek.
Sudan iç savaşının yeniden patlak vermesinden korkulan referandum sürecinde artık sona gelinirken 9 Ocak’da başlayacak halk oylaması bir hafta sürecek. Güneyliler oy pusulalarındaki iki el ile tek el arasında seçim yapacak. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu bölgede tek el Güney Sudan’ın ayrılmasını sembolize ederken iki el Sudan’ın bütünlüğünü temsil ediyor.
Şüphesiz bu haftanın en önemli gelişmesi Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in Güney Sudan’ın başkenti Juba’ya yaptığı geziydi. Alışılmışın dışında takım elbise üzerine kabilesel kıyafet giyerek uçaktan inen Ömer El Beşir Güney Sudan’da Salva Kiir tarafından karşılandı. 2005 Kapsamlı Barış Anlaşması gereği yapılan gezide Güneyli parlamenterlere seslenen Ömer El Beşir tarihi açıklamalarda bulundu ve ilk kez net ifadelerle Güney Sudan’ın bağımsızlığı seçmesi halinde referandum sonucunu tanıyacağını açıkladı. Kuzey-Güney arasında karşılıklı açıklamalarla zaman zaman yükselen tansiyon El Beşir’in açıklamalarıyla bir nebze yumuşadı. Açıklama hem uluslararası kamuoyu nezninde hem de Amerika tarafından memnuniyetle karşılandı.
Ömer El Beşir’in Güney Sudan’dan istediği muhalif liderlere özellikle de Darfurlu isyancı gruplara destek sağlamaması şartı da Juba’da kabul edildi. Güney Sudan yönetimi bugüne kadar iyi ilişkiler içinde olduğu Darfurlu isyancı gruplara bundan sonra destek sağlamama sözü verdi. Sudan hükümetinin en büyük endişesi Güney Sudan’ın ayrılması halinde Darfurlu isyancı grupların Güney Sudan’dan beslenmesi ve lojistik destek almasıydı. Şimdilik bu olasılığın önüne geçen Ömer El Beşir 2003 yılından beri devam eden Darfur krizini diğer bir Güney Sudan vakası haline gelmeden çözmek istiyor. El Beşir Darfurlu isyancı grupların Çad, Libya, Mısır ve Güney Sudan bağlantılarını öldürerek Katar hükümeti aracılığıyla Doha’da yürütülen barış görüşmelerine katılmaya zorluyor.
Merkezi hükümetin referandum sonucunu tanımaması halinde bunun bölgede iç savaşı yeniden tetikleyeceğini başta Amerika çok iyi biliyor. Güney Sudan’da iktidarda bulunan Salva Kiir’in Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM)’ni doksanların başından beri el altından destekleyen Amerika yönetimi farklı kanallar aracılığıyla Sudan’daki merkezi yönetimden bugüne kadar Güney Sudan referandum sonucunun kabul edilmesi yönünde taleplerini dile getirdi. Hatta Başkan Obama senatonun itirazlarına rağmen Amerika’nın terörü destekleyen ülkeler listesindeki Sudan üzerindeki ambargoyu kaldırma önerisinde bulundu. Sudan’ı ziyaret eden Amerikalı diplomatlar Sudan hükümetine referandum sonucunun tanınması halinde ambargonun kaldırılacağı yönünde Obama’nın mesajını ilettiler.
Önemli gelişmelerden biri de Amerikan Senatosu Dış İlişliler Başkanı John Kerry’nin Sudan gezisiydi. Hartum’da üst düzey dilomatik görüşmeler gerçekleştiren Kerry Amerika’nın memnuniyetini dile getirdi. Ömer El Beşir’in Juba’da yaptığı açıklamadan duydukları memnuniyeti dile getiren Kerry Sudan üzerindeki ambargonun kaldırılabileceğini açıkladı. Amerika ile Sudan arasındaki ilişkikerin yeniden tesis edilmesini arzuladıklarını iletti. Sanırım, referandum sonrası gelişmeler özellikle de Sudan’daki merkezi hükümetin Darfur ve Güney Sudan’a yönelik hamleleri Sudan-Amerika ilşikilerinin bundan sonraki seyrinde belirleyici olacak.
Afrika içinde Çin’le rekabet etmeye çalışan Amerika kaybettiği gücü tekrar kazanmak için Güney Sudan referandumunu önemsiyor. Altyapısı oldukça yetersiz bölge Amerika için önemli bir merkez olma potansiyeline sahip. Bölgede petrolün çıkması, el değmemiş tarım arizilerinin olması, kullanilabilir su kaynakları ve Kenya, Etiyopya, Uganda gibi Afrika’nın önemli aktörlerine komşu olması Güney Sudan’ı stratejik bir üst haline getiriyor. Amerika Güney Sudan’da politik-ekonomik etkisini hissettirerek Doğu Afrika’da etkisini arttırabilmenin hesabını yapıyor. Bu aynı zamanda Çin’in bu bölgedeki etkisinin de kırılması anlamına geliyor.
Uzak Doğunun küresel gücü Çin de Sudan’daki gelişmeleri yakından takip ediyor. Büyük Çin yatırımlarının bulunduğu petrol üreticisi Sudan, Afrika kıtası içinde Çin’in başta gelen ticaret partnerlerinden. Çin-Malezya konsorsiyumu çerçevesinde yıllık 600 bin varil petrolün çıkartıldığı Sudan’da 15.000 civarında Çin vatandaşı bulunuyor. Son olarak 9 Ocak’da yapılacak referandum oylamasına gözlemci göndereceği duyuran Çin referandum sonucu ne olursa olsun Sudan’daki ilişkilerini devam ettirmek istediği açıkladı. Ekonomik çıkarlarını politik gelişmelere endekslemeyen Çin, Afrika içindeki aktif rolünü Amerika’ya rağmen devam ettirmek istiyor. Bugüne kadar Amerika’ya sırtını dönüp Çin’le yakınlaşan Sudan’da Güney Sudan’ın ayrılması ile manzara değişeceğe benziyor.
Güney Sudan’ın ayrılık süreci diplomatik alanda iyi organize edilmiş bir kampanyadır aslında. Bölgede okuma-yazma oranının şehirlerde bile çok düşük olduğu düşünüldüğünde halkın büyük kısmı aslında referandumun gerçekten ne anlama geldiğinin farkında bile değil. Batı dünyası ve kiliseler tarafından dini temellere oturtulan ayrılık kampanyası Hıristiyan Güneyi Müslüman Kuzeyin elinden kurtarmayı hedefliyor. Güney Sudan’da iktidarda bulunan Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM) etrafında yürütülen Güney Sudan’ın ayrılık kampanyası şimdilik amacına ulaşmış gibi.
2010 Nisan seçimlerinde Güney Sudan genelinde %92,8 oy alan SPLM’in referandum sandıklarından da istediği sonucu alacağına neredeyse kesin gözüyle bakılırken Afrika kıtasındaki stratejik çıkarları doğrultusunda bu kampanyaya maddi-manevi en büyük desteği sağlayan Amerika ise son gelişmelerden oldukça memnun. Güney Sudan referandumu sonrasında Darfur krizinin çözümüne odaklanması beklenen Sudan yönetimi isyancı grupları Doha görüşmelerine katılmaya çağırırken bu grupların dışardan aldıkları askeri ve lojistik desteği de kırmak istiyordu. Referandum sonucunu tanıması karşılığında Amerika’dan ambargoyu kaldırma sözü alan Ömer El Beşir, Güney Sudan lideri Salva Kiir’den de muhalif liderleri desteklememe sözü aldı. Sudan’da tarihi dönüm noktasına gelinirken şimdilik taraflar istediklerini almış görünüyor.
Salı, Kasım 23, 2010
Güney Sudan-İsrail Yakınlaşması
Günlük 500-600 varil pertol üretimi bulunan Sudan uzakdoğulu şirketler aracılığıyla çıkarttığı pertolden yıllık 10 milyar dolar gelir elde ediyor. 2000'li yıllarda ülke ekonomisinde başlayan canlanma ve büyüme hızında pertolden elde edilen gelirin payı büyük. Bugüne kadar pertol gelirlerini kuzey-güney arasında yarı-yarıya bölüştüren sistem Güney Sudan'da yapılacak referandum sonrasında değişime uğrayacak. Güney Sudan'ın referandum sonunda bağımsızlığını ilan etmesi ve yeni ülke kimliği ile yola devam etmesi durumunda pertol gelirlerinin %80'ini eline alacak. Bu durumda merkezi Hartum hükümetinin pertol gelirleri azalacak. Kuzey-güney sınırı arasında kalan petrol bölgesi Abyei'nin paylaşımı ise Sudan'da gündemin ilk maddesi. Ekonomik canlanmayı sürdürmek isteyen taraflar Abyei'den vazgeçmek istemezken Amerika aracılığı ile ara formüller geliştirilmeye çelışılıyor. Sudan'dan ayrılma planları ayyuka çıkmış Güney Sudan yönetimi merkezi Hartum yönetiminin ekonomik kaygılarını dindirmek adına sıfır faizli uzun vadeli kredi açabileceklerinden bahsediyor.
Ekonomik canlanmayı sürdüren taraflar büyük pertol rezervlerinin bulunduğu Abyei bölgesini kaybetmek istemiyor. Yapılan tüm hesaplar bu bölgeye odaklanmış durumda. Amerika yönetimi çatışma ihtimaline karşı sınır hattına BM barış gücü yerleştirmek niyetinde lakin bu öneri Sudan hükümeti tarafından şiddele reddediliyor. Sudan petrollerini çıkartıp işleyen konsorsiyumun büyük ortağı Çin de BM gündemine getirilen barış gücü önerisini kabul etmeyerek Sudan'la birlikte hareket ediyor. Amerika'nın bölgeye gönderdiği diplomatlar ise savaş çığırtkanlığı yapmanın ötesine geçmeyerek her fırsatta ABD ordusunun Sudan'a müdahaleye hazır olmasını istiyor.
Güney Sudan'ın bağımsızlığını eline alması ve Sudan'dan tamamen ayrılması bazı kesimlerce cesaretlendiriliyor. Bu bölücü propaganda da Güney Sudan'ın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine vurgu yapılarak Hıristiyan güneylilerin Müslüman kuzeylilerden ayrılması teşvik ediliyor. Bölgede çıkan petrolün kuzeyli Araplarla paylaşılmadığı taktirde tek başına güneylilere yeteceği ve dahası Güney Sudan'ın ayrılır ayrılmaz zenginleşip Afrika'yı saran tüm hastalık, yoksulluk gibi dertlerden kurtulacağı yönünde pembe bir tablo çiziliyor. Ama işin aslı hiçte göründüğü gibi değil.
Güney Sudan'ın bölünmesi durumunda kuzey-güney hattında 2000 km.'lik yeni bir sınır ortaya çıkacak. Sancılı geçeceğe beklenen bölünme sonrasında iki tarafın önceliği de bu sınırı korumaya odaklanacak. Yapılacak olan sınır koruma maliyeti ise muhtemelen tarafların elde edeceği petrol gelirinden kat ve kat daha fazla olacak. Bu durumda petrolün bırakın fayda getirmesini damlasının bile ülkeye bir yararı olmayacak. Bu durumu görmekten uzak siyaset yapımcıları tüm hesaplarını petrol üzerine kurarken büyük bir yanılgı içinde olduklarını görmekten uzaklar. İki sınır arasında kalan petrol bölgesini korumanın askeri maliyeti o bölgeden elde edilecek muhtemel gelirlerin çok üstünde olacağı kesin.
Güney Sudan'ın petrolün yanında el değmemiş verimli tarım arazilerinin olduğunu öne sürerek bölünmeyi cesaretlendiren zihniyete bu tarım arazilerinin neden bugüne kadar el değmeden durduğunu bölgede yaşayan insanlara bir nebze faydasının dokunmadığını da sormak lazım. Bugüne kadar işlenmeyen bu toprakların ülke bölünür bölünmez nakit paraya dönüşeceğini, ülkenin birden refaha kavuşacağını umanlar yanılıyorlar. Sudan'ın bölünmesinden kuzey de güney de bir fayda görmezken bu işten karlı çıkacaklar yeraltı ve yerüstü zenginliklerine zaafı olan, hiçbir bölgede güçlü odak istemeyen küresel büyük güçler olacaktır.
Sudan'da yapılacak referandum Orta Doğu'yu doğrudan etkileyebilecek gelişmelere de gebe. Güney Sudan yönetimi geçtiğimiz günlerde en yetkili ağızdan İsrail ile siyasi ilişkiye girebileceklerini duyurdu. İsrail'in bölünme sonrasında Güney Sudan'ı tanıması halinde siyasi ilişki kuracakları mesajının Güney Sudan yönetimi tarafından verilmesi boşuna değil elbette. Benzer mesajlar daha öncede verilmişti. Tüm hesaplarını Sudan'ın bölünmesi üzerine kuran Güney Sudan yönetimi çok iyi biliyorki Etiyopya, Uganda, Kenya, Sudan gibi ülkeler arasında kaldığında dışardan korumaya ihtiyacı olacak. Özellikle Hartum ile arasına 2.000 km.'lik sınır girdiğinde bu sınırın korunması gerekecek. Petrol bölgesi Abyei'yi kendine bağlayacağını düşünen Güney Sudan'ın pertol bölgesini koruması hiç de kolay olmayacaktır. Tüm bu güvenlik ihtiyacı içinde sağlam bir partner bulma güdüsü ile hareket eden Güney Sudan öncelikle Amerika'nın yardımına ihtiyacı duyacaktır. Bu desteği almanın kesinleşmiş yolu ise İsrail ile iyi ilşkiler kurmak, İsrail yatırımlarını bölgeye çekmekten geçiyor. Elbette bu güvenlik çemberinden yararlanmanın bir maliyeti de olacaktır ki o da bölge petrolünü işlemekten, Nil suyundan faydalanmaktan ve verimli tarım arazilerine konmaktan geçiyor.
Afrika'da yaşanan insani sorunları zerre kadar umursamayan dahası işgal ettiği topraklardaki Afrikalı göçmenleri bir şekilde postalamanın yolunu arayan İsrail ayağına kadar gelen bu fırsatı elbette kullanacaktır. Bölgede Uganda, Kenya ve Etiyopya ile iyi ilişkiler içinde olan İsrail, Güney Sudan'a nüfuz etmesi durumunda hem Mısır'ı hem de Sudan'ı Nil üzerinden siyasi baskı uygulayabilir. Dahası gıda ihtiyacının çok büyük bölümünü bu bölgede yapacağı tarım projelerinden elde edebilir. 2020 yılında dünya kullanılabilir su kaynaklarının azalacağı ve tüm dünyayı su krizinin beklediği düşünüldüğünde Nil havzası gibi bir kaynağın başına çöreklenmeyi kim istemez ki? Güney Sudan bölünürse politik açıdan varlığını ilk tanıyacak ülkeler şüphesiz İsrail peşinden de Amerika olacaktır. Biri bölgedeki petrole diğeri de su kaynaklarına ve el değmemiş tarım arazilerine konacaktır.
Çarşamba, Ekim 13, 2010
South Sudan Referendum Process
The biggest county in Africa, Sudan, is going to start coming new year with a referendum which may pave the way for independence to its semi-autonomous South Sudan region. It seems that the referendum result will change millions of southerners’ future in some degree. It will affect cultural, economic and population balance of whole Sudan in general as well. Moderate change for political and religious balance in the East/Central Africa can also be expected after the referendum. Even the Nile water discussion between the countries in Nile Basin Initiative will get new dimension if South gets independency since it will demand construction of new dams and water projects for its agricultural activities.
As Sudan is getting close to the historic referendum, some crucial problems between north and south is still outstanding. Border demarcation, foreign debts, citizenship and distribution of oil resources are eminent issues waiting to be solved until referendum date. Especially, discussion on oil-rich Abyei region that located on south-north border should be completed. It is expected that simultaneously with South Sudan general referendum, another regional referendum will be organized for Abyei. Neither the central government nor the semi-autonomous government in South is willing to lose control over oil-rich area Abyei due to petroleum income which each side needs for economic development. For that reason, future of Abyei looks more important than rest of the South Sudan’s future.
Apparently, both sides (north and south governments) have different motivation regarding the future of South Sudan. While the central government, led by President Omar Al Basher’s National Congress Party (NCP), supports unity of Sudan for economical and geopolitical reasons, Sudan People Liberation Movement (SPLM), ruling party in South Sudan led by Salva Kiir, considers secession idea more than unity for Sudan. Recently, South Sudan President Salva Kiir addressed world leaders in United Nations General Assembly and revealed that the idea of united Sudan was no longer his party SPLM’s priority. In the same session, US President Obama asked for free and transparent referendum and explained US efforts as mediator between north and south wings. Further, after his return to Southern capital Juba Kiir announced his own vote color and said he will vote for independency in the referendum.
President Salva Kiir’s SPLM has been running secession campaign in South Sudan territory since Comprehensive Peace Agreement signed in 2005. By %92 of general votes, SPLM received huge support in recent April election in the South for presidency. It is a very important indicator for prediction of expected referendum result which followed with great concern by all sectors in the country. However, NCP’s campaign statement for unity remains still weak in the South since what it promises for South’s future is not very clear. How Unity can change Southerners life standards should be explained more clearly by ruling NCP. In current situation it seems that while SPLM basically vows independency for Southerners, NCP vows continuation of current conditions for them. But present circumstances in South Sudan needs more improvement in all directions especially infrastructure, health and education sectors. For instance, the capital of South Juba has only 60km. paved proper road and definitely needs more than this.
South Sudan President Salva Kiir has stressed South Sudan’s willingness for secession in his recent speeches in and out of Sudan. According to his idea, South Sudan might conduct its own referendum if President Basher’s NCP attempts to hinder the historic referendum. South Sudan and SPLM seems decisive for South’s independency till now. Their effort for the long awaited self-determination referendum is also supported by international community, Western countries and religious leaders of South Sudan churches. On the other hand, President Omar Al Basher and his party NCP have accused South President Salva Kiir of supporting for the South’s secession in public. NCP has stressed that Kiir’s open support for separation was clear violation of the 2005 Comprehensive Peace Agreement (CPA) which terminated two decades of civil war between north and south in Sudan. The Unity campaign of NCP receives support from Arab and some African countries in general. At the latest Afro-Arab Summit in the Libyan town of Sirte, Arab leaders gave huge support to Sudan for its Unity. Besides, they all agreed that secession of South might have negative effect on African continent as well as some Arab states. In the Summit, Libyan leader M. Gaddafi described Southerner’s demand for the referendum as contagious disease that affects the continent. However, Gaddfi’s statement was in contrast to comments he made in March after the Muslim and Christian clashes in Nigeria.
In conclusion, it seems that Sudan is in important phase which might change identity of millions of Sudanese citizens. If the historic referendum result provides south to establish a new state in Africa, Southerners should also establish their own new identity. So far, SPLM’s campaign for secession gained more support than NCP’s unity campaign amongst Southerners. As previously mentioned, NCP should be clearer in his statements for Unity. As well known in history, “independency/freedom” is the strongest statement of all times.
